Ormanların birinde, henüz filizlenmekte olan bir tohum varmış. Her gün biraz daha, biraz daha boy atıyormuş, günden güne serpiliyormuş. Ne ağacı olduğunu o da bilmiyormuş, daha fidan olduğu için de diğer ağaçlara benzemiyormuş. Yaprakları fikir verse de büyüyünce tam anlaşılacağı için ne ağacı olduğuna dair düşünülmüyormuş. "Nasılsa ağacım, cinsim önemli değil" deyip ormandaki kuşlarla, sincaplarla oynayıp vakit geçiriyormuş.

Bir de Ormancı varmış, arada bir ormana geliyor, kurumuş, miyadını doldurmuş ağaçları kesip, kulübesine götürüyormuş. Bazen tam kurumamış olanları, hatta fidanları bile kestiği oluyormuş. Gördükleri karşısında dehşete düşmüş Küçük Fidan. Fidan'ın en çok sohbet ettiği kişi yaşlı Ardıç imiş.

Bir gün muhabbetleri esnasında Ormancı tekrar gelmiş, hemen yanıbaşlarındaki kocaman yaşlı çınarı kesmeye başlamış, bir taraftan da Fidan ile Ardıç'ın sohbetlerine kulak kabartmış.
"Ormancı ağaçları neden kesiyor Ardıç Amca? diye sormuş Fidan, biraz ürkerek.
"Vakitleri geldiği için Küçük Fidan" demiş ihtiyar Ardıç.
"Bazıları daha fidan ama!" demiş anlamayarak.
"Vaktin ne zaman geleceği belli olmaz küçüğüm" demiş Ardıç, "bazıları daha tohumken çıkarılır topraktan, bazıları ise benim gibi yıllarca büyür gelişir."
"Peki ben?" diye sormuş Küçük Fidan "benim vaktim ne zaman gelir?"
"O hiç belli olmaz" diye araya girmiş Ormancı. "Afedersiniz" demiş Ormancı "sohbetinizi bölüyorum."
"Sorun değil" demiş Ardıç, şefkatle. Fidan ise tek kelime edememiş korkusundan.
"Benden korkma Küçük Fidan" demiş Ormancı, çınarı kesmeyi bırakıp oturmuş Fidan ile Ardıç'ın karşısına, baltasını da Ardıç'a dayayıp başlamış konuşmaya. "Senin tohumunu hatırlarım" diye girmiş lafa Ormancı. Elleri balta tutmaktan nasırlanmış,  cildi yaşlılıktan kırışmış, sert görünmesine rağmen güven veren bir hali varmış Ormancı'nın. "Senin olduğun yerde önceden asırlık bir meşe vardı. Bir süre önce onu da kesip götürdüm barakama."
Korkudan bir şey söyleyemeyen Fidan, yaprakları titreyerek Ardıç'a bakmış, Ardıç da dallarını eğerek onaylamış.
"Ardıç ile iyi anlaşırdı Meşe ancak vakti dolmuştu artık, ben de kestim onu."
"Vakit nedir?" diye sormuş Fidan, korkusunu biraz yenerek.
"Vakit, bu topraklar üzerinde geçireceğin sürenin toplamıdır" demiş Ormancı.
"Peki ne kadardır o süre?" diye sormuş Küçük Fidan.
"Kimse bilemez" demiş Ormancı. "Ben bile bilemem. Onu anca vaktinin geldiğinde anlarım" demiş anlayışla. "Bak küçüğüm, bazen fidanları bile kestiğim olur, sanırım birkaçına sen de şahit oldun. Onların da vakti gelmişti. Vakit adil bir şey değil Küçük Fidan. Benim bile isyan ettiğim kıyımlar oluyor bazen, vakitsiz gidenler oluyor" demiş. "Ben her zaman vaktini beklerim. Mesela sen..." demiş Ormancı bakışlarını Fidan'a dikerek "eğer Meşe'yi kesmeseydim sen burada olamazdın. Ormandaki sürekliliği sağlamak zorundayım. Vakti gelenleri kesip, senin gibi gençlere yeni alanlar açıyorum yahut Ardıç gibi fazla gelişen sağlıklı ağaçlara yer açmak için."
"Yani güçlü olanı kayırıyorsun" demiş Küçük Fidan, sorar bir şekilde.
"Ormanda güçlü olmaz yavrucuğum" demiş Ardıç. "Sırf ben daha çok gelişeyim diye mi bu Çınar kesiliyor sanıyorsun?"
"Ama Ormancı dedi ki..."
"Ormancı, ormanın sürdürülebilirliği için dedi" diye lafını bölmüş Ardıç "tabiat ormandaki her ağaca aynı yağmuru sunar, aynı gün ışığını verir, aynı toprağın üzerinde serpiliriz. Ancak bazıları bunlarıiyi değerlendirir, ihtiyacı kadarını kullanırken, bazıları ya diğer ağaçların hırsından ya da kendi tembelliğinden bu imkanları yeterince kullanamaz. Aynı şekilde hırsa kapılan bazı ağaçlar da bu imkanları fazla kullandığından vaktini erken doldurur" diye açıklamış Ardıç "ihtiyacından fazla yağmur köklerini çürütür, ihtiyacından fazla güneş yapraklarını kurutur. Her şeyden ihtiyacın kadar almazsan, fazlası da, azı da sana zarar verir."
"Sanırım anlıyorum" demiş Küçük Fidan. "Peki Ormancı, vakti gelmemesine rağmen gidenler oluyor demiştin, onlar nasıl gidiyor?" diye sormuş Ormancı'ya Küçük Fidan.
"Dikkatsizlikten çıkan yangınlar, korunmak için yapılan barınaklar..."
"Korunmak için yapılan barınaklar mı?" diye araya girmiş Küçük Fidan.
"Evet."
"Neyden? Kimden?" diye heyecanla sormuş Küçük Fidan, anlam veremiyormuş.
"Diğerlerinden."
"Diğerleri kim?"
"Aslına bakarsan diğerleri diye bir şey yoktur, onlar öyle söylediği için öyle dedim. Ancak insanlar kendilerine, vakti gelmeyen ağaçları keserek barınaklar yaparlar, geri kalan her şeyi dışarıya hapsederler, aslında hapsettiklerini düşünürler, halbuki kendilerini içeriye hapsettiklerinin hiç farkına varmazlar."
"Neden hapsederler her şeyi dışarıya?"
"Güvende olmak için."
"Güvende olmak için mi?"
"Evet."
"Güvende değil miyiz?"
"Pek alâ güvendeyiz."
"Onlar mı güvende değil?"
"Onlar da güvende."
"Peki neden barınak ihtiyacı duyuyorlar?"
"Tüm canlıların doğası benzerdir ancak insanların fıtratı bizden farklıdır. Yerküre tüm insanlara yetecek gereksinimi karşılar lakin bazı insanlar, diğerlerinin gereksinimlerini de tüketir ve böylelikle bir kısım insanların vakitleri erken dolar."
"Fazladan tüketen insanların da vakitleri erken dolmaz mı?"
"Çabuk öğreniyorsun Küçük Fidan. Elbette onların da vakitleri erken dolar fakat onlar sizinkinin aksine madden yaşamaya devam ederler. Kökleri çürümesine, içinde yaşam kalmamasına rağmen hala ayakta duran ağaçlar gibi. Yalnız o kütüklerin aksine insanlar tüketmeye devam ederler. Hem de gereksinimlerinin üzerinde bir tüketim."
"Nasıl yani?" diye sormuş Küçük Fidan.
"Şu ağacı görüyor musun?" diyerek kuru bir ağaç göstermiş Ormancı.
"Evet, görüyorum" demiş Küçük Fidan.
"Aslında vakti çoktan dolmuş olması gereken bir ağaç o, içinde canı bile yok ama güneşten, yağmurdan ve topraktan yararlanıyor. İhtiyacı olmamasına rağmen tüketiyor. O insanlar da bu ağaç gibiler."
"Peki onu neden kesmiyorsun o zaman?" diye sormuş Küçük Fidan.
"Tepesindeki incecik dalı görüyor musun? Bir tane yaprağı olan."
"Evet."
"İşte bir umut. O dal bu ağacı tekrar yaşatır belki diye."
"O küçücük dal, bu ağaca hayat verir mi?"
"Son dal kuruyana kadar hala umut vardır."
"O zaman o insanlarda da hala umut olduğundan mı vakitleri gelmesine rağmen gitmiyorlar?"
"Aynen öyle. Son dal kuruyana kadar vakit dolmaz."
"Peki Ormancı, kesilen ağaçlar öylece yok olup gidiyorlar mı?"
"Olur mu hiç?"
"Odun olarak mı yakılıyorlar?"
"Bazıları evet ama bir çoğu işe yarar bir şekilde kullanılıyor."
"Onu sormuyorum" demiş Küçük Fidan "o kesilen ağaçlardan geriye hiçbir şey kalmıyor mu?" diye sormuş tekrar.
"Hayır dedim ya" demiş Ormancı, "senin gibi genç fidanların filizlenmesi için tohumlar bırakıyorlar geriye. Onların ardından bıraktığı yegâne varlıklar senin gibi bir çok genç fidan ve tohum" demiş Ormancı.
"Ailemiz gibi yani" demiş Küçük Fidan.
"Gibisi fazla" demiş Ormancı "sen tohum olana, kendi başına toprakta yetişebilecek duruma gelene kadar seni dallarında taşıyıp, uygun ergenliğe erişince seni toprağa bırakır ailen" diye açıklamış Ormancı.
"Benim ailem hangi ağaç o halde?" diye heyecanla sormuş Küçük Fidan.
"Yaprakların hiç tanıdık değil, muhtemelen bu ormanda değil senin ailen" diye yanıtlamış Ormancı. "Bu ormandaki tüm ağaçları bilirim, sen hiç birine benzemiyorsun. Üzgünüm Küçük Fidan, ailen malesef bu ormanda değil." demiş Ormancı. Sonra da baltasından destek alarak ayağa kalkmış "ben işime devam edeyim" diyerek Çınar'ı kesmeye devam etmiş.

- Devam Edecek -
dahası...


     ...Ozan uyandığında sersem gibiymiş. Şaraptan ötürü boğazı kurumuş, sakallarını da epeydir kesmemiş, kıyafetlerinin hala onarılması gerek. Hala toparlanamamış haldeymiş ama Prenses ile ilgili olan yaraları garip bir şekilde hızla iyileşiyormuş. Bir önceki gece düşündüğü şeyler demek ki işe yaramış. Prenses ile bir gelecek kuramayacağının farkına varmış. Hatta bununla ilgili birkaç şarkı bestelemiş ve handa çalmaya başlamış.
     Bir süre daha o o köyde amaçsızca vakitlerini geçiren Ozan'a bir gün ulaklardan bir tanesi haber getirmiş. Sarayda kaldığı sıralarda edindiği bir arkadaşının yaş günü kutlaması varmış, haberi Prenses bizzat göndermiş ve eklemeyi de unutmamış; "biliyorsun pek arkadaşı yok, o yüzden gelmen çok iyi olurdu. Biliyorum krallığımızdan bir süre ayrı kalmak istiyordun ve beni görmek istemiyordun ama bana rağmen bu kutlamaya gelir misin?" Ozan o an krallıktan ayrı kalmasının hiç kıymeti olmadığının farkına varmış. Susarak, giderek anlatamamış kendini. Bu daha da uzaklaştırmış Ozan'ı Prenses'ten.
     Kutlamalara katılmış Ozan. Az bir katılımla gerçekleşen, kutlamadan ziyade beraberce yenilip içilen bir etkinlik şeklindeymiş yaş günü kutlaması. Prenses ile hiç göz göze gelmemiş Ozan. Krallıktan da uzak kalınca, oradaki muhabbetleri bilmediğinden dolayı da sıkılmış kutlamadan. Kalkmak için yeltendiği sırada herkes kalkmış yerinden, demek ki tek sıkılan o değilmiş. Prenses çantasından çıkardığı rengarenk bereyi uzatmış Ozan'a, ne zamandır vermek istiyormuş ancak Ozan uzaklarda olduğu için fırsatını bulamamış. Teşekkür etmiş Ozan, ardından Prenses onun iki yanağını da öperek uğurlamış.
     Bu aralarındaki son alışveriş olmuş. Çünkü Ozan, Prenses'in sevmediği huylarını anlattığı şarkıları Prenses'in kulağına kadar gitmiş ve ipler gerilmiş. İpler tamamen kopmasa da incecik pamuk ipliği ile bağlıymış artık. Ozan ise içinde hiç bir şey barındırmayıp, aklına ne geldiyse söylediği için huzurluymuş. Kendisinin tamamen haklı olduğunu Prenses'in bazı tavırlarında farketmiş, sonrasında iç huzuruna kavuşmuş.
     Epeyce sürenin ardından Ozan yenmiş öfkesini. Prenses'e öfkeli değilmiş aslında Ozan. Düşündükçe farkına varmış. Kendisine öfkeliymiş. Hırsına, ihtirasına, tutkusuna öfkelenmiş. Zamanla kendisini de affetmiş ve Prenses'e haber salmış; "Yeni yılda konuşmayanlar konuşuyor muymuş?" diye. Yanıtı açık değilmiş ama olumsuz olduğu aşikârmış. Kabullenmiş Ozan, üzülmeden, kırılmadan, vicdan azabı duymadan, hiç bir hayıflanma olmadan.
     Yeni yılda da görüşme ümidi kalmayan Ozan, Prenses için çizdiği, Prenses'in dans derslerindeki resmini de Prenses'e verememiş. Ne acı, ne öfke, ne üzüntü, ne sevinç, ne coşku, ne hüzün, ne yalnızlık, hiçbir şey hissetmemiş Ozan o resme bakarken.
     Şarabından bir yudum daha alarak resme bakmış ve fısıldamış;
     "Japonlar nasıl diyordu onu? Hah, owari da!

     Bu masal da böylelikle sona ermiş. Muradına eren hiç kimse olmadığı gibi gökten elma falan da düşmemiş. Zaten gökten yağacak şeyi de, Ozan'ın başına düşecek şeyi de az çok kestirmiş olmanız lazım artık. Bu masal burada tamamiyle sona eriyor, umarım yeni masallar yazabilirim tekrar.
dahası...


          Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak diyarlardan gelen ve hiç bir yere ulaşma gayesi olmayan bir ozan görülmüş yolda. Harap biçimde imiş. Esvapları kirlenmiş, yer yer yırtılmış, sökülmüş, sazı çatlamış, sakalları uzamış, boylu boyunca bir söğüt gölgesinde uzanıyormuş.
          "İyi misin?" demiş yoldan geçen bir kız.
          "Değilim" demiş ozan zor bir biçimde. Dudakları çatlamış susuzluktan. "Suyun var mı? Aa sen?!" 
          "Var var" demiş kız telaşla "aç ağzını! Evet benim ama senin bu halin ne?"
          "Boşver, anlatırım sonra" demiş ozan suyu kana kana içtikten sonra. Yoluna devam etmek istiyormuş ama ne hevesi varmış ne de dermanı. "Sen ne tarafa gidiyorsun?" demiş kıza.
          "Hemen şurada köyüm var, derlediğim çiçekleri oraya götürüyorum."
          "Benim gibi bir ozana müziği karşılığı yatacak yer ve yemek verirler mi sizin köyde?"
          "Karşılıksız da verirler" demiş kız kocaman bir gülümsemeyle. 
          İçi ısınmış ozanın, çok uzun zamandır kimseyle konuşmadığı için kızın konuşması bile farklı gelmiş. Kızın da yardımıyla doğrulmuş ve köye doğru ilerlemeye başlamışlar. 
          "Sana rastladığım için o kadar şanslıyım ki" demiş ozan takatsizce.
          "Bunları eve gidince konuşuruz, şimdi yorma kendini. Gitmemiz gereken biraz daha yol var."
          "Peki senin burada ne işin var?"
          "Tek gezen sen değilsin ya! Ailem burada yaşıyor benim, bu ara onlara yardım için geldim." Bir süre sessizce yürüdükten sonra köyün ilk evleri görünmeye başlamış. "Geldik!" 
          Köy çok samimi küçük bir yermiş. Herkes birbirini tanır, her şey imece usulü yapılırmış. Tam ticaret yolu üzerinde olduğu için de çok fazla yabancı orada kısa süreli konaklar, ticaret yapar ve yoluna devam edermiş. Hal böyle olunca da han sürekli doluymuş. 
          "Benim gibi bir ozana geceleri çalması karşılığında yemek ve yatacak yeriniz var mı efendim?"
          "Sen ozan mısın?"
          "Evet efendim, diyar diyar şarkılarımı gezdiririm."
          "Güzeel" demiş hancı "evlat, benim de tam senin gibi birine ihtiyacım vardı. Ama denemeden kabul etmem bilesin. Bu öğünün benden ancak akşam çalışını beğenmez isem sana ne yemek ne de yatacak yer!" diye yarı şaka yarı ciddi telkinde bulunmuş. 
           Akşamı gayet iyi atlatmış ozan. Handaki hemen herkes, hancı da dahil olmak üzere mest olmuş. Hancıdan yemek ve yatak için söz almış. Bunun yanında topladığı bahşişler de cebine kalacakmış. Çiçek derleyen kız da dinlemeye gelmiş ozanı.
           "Çok iyiydin!"
           "Gerçekten mi?"
           "Etrafına baksana, herkes kendinden geçti."
           "Tamam utandırma beni, ee ne yapalım? Bir sürü bahşiş topladım, sana şarap ısmarlayabilirim."
           "Yok teşekkür ederim, yarın erken kalkmam gerekiyor." deyip müsaade istemiş çiçekçi kız. O gittikten sonra ozan da odasına çekilmiş.
           Yıkandıktan sonra temiz kıyafetlerini giyerek bırakmış kendini yatağa. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar konforlu bir yerde konaklayacakmış. Başını yastığa koyup düşünmeye başlayınca canı tekrar yanmaya başlamış. Çünkü aklında sürekli krallık ve orada yaşadıkları geliyormuş. Beklentileri hep çok büyük olmuş ozanın, bu yüzden de yıkımları o denli büyükmüş. Kendisinden başka kimseyi o kadar da önemsemeyen, mala mülke tamah eden bir prensese gönlünü verme gafletinde bulunmuş ozan. Düşündükçe farkına varıyormuş ozan. Prenses onunla ilgili hiç bir şey sormamış. Merak etmemiş demek ki. Nereden gelip nereye gittiği ile ilgili arada bir ozan kendisi başlarsa konuya anca o zaman bir şeyler paylaşıyormuş kendisiyle ilgili. Onun dışında prenses sürekli gündelik işlerinden bahsediyormuş. Arkadaşlarıyla olan anlaşmazlıklarından, aldığı derslerdeki bazı başarısızlıklarından, yediği yemeklerin şişkinliğinden, ondan daha başarılı olan tanıdıklarından, kısacası her şeyden şikayet ediyormuş prenses. Kibirliymiş, kıskançmış, hırslıymış. Fakat ozan bunları yanındayken hiç görmemiş. Prensesin bu özelliklerini sazına çentik atmaya başladığı günlerde fark etmeye başlamış, gözündeki perde tam olarak kalkmadığı için o sıralar, yakıştıramıyormuş prensese. Ne zaman ki krallığı terkedip yola düşmeye başlamış, ne zaman ki kendi durumuna uzaktan bakmaya başlamış, işte o zaman daha net seçebilmiş prensesteki eksiklikleri, fazlalıkları. 
          Yürüdüğü o uzun yollar boyunca düşünmüş ozan. Özlemiş de. O özlemle, o hasretle ufacık bir haber beklemiş. Günler geçtikçe hasreti artmış ozanın. Krallıktan da gitgide uzaklaşmaya başlamış. Uzaklaştıkça prensesin hazmedemediği davranışları aklına geliyor, hasreti kedere dönüşüyormuş. Her geçen gün farkına varıyormuş ki prenses kesinlikle onun için uygun bir insan değilmiş. Genç ve neşeli kalmak için insanların yaşam enerjisini emdiği bile söylenirmiş ancak ozan buna da hiçbir zaman kulak asmamış. Düşündükçe fark etmiş ki ne zaman prensesle buluşsa ayrıldıklarında uykusu geliyor, bitkin düşüyormuş. Sanki tüm yaşam enerjisi çekilmiş gibi oluyormuş. Yollar aştıkça o kederi de nefrete dönüşmüş ozanın. Hiçbir şey düşünemez, yeni besteler yapamaz olmuş. Sürekli kendisine kızmış durmuş, neden bir şeyler olması kesinlikle lehine değilken hala prensesi istiyor diye. 
            Bu düşünceler eşliğinde uyuyakalmış ozan. Sabah güneşi gözünü almış.
            "Bu ne yaa, ben perdeyi kapamamış mıydım?" diye söylenmiş kendi kendine.
            "Evet, ben açtım!" demiş tanıdık bir ses.
            "Ne? Senin burada ne işin var?"
            "Uzun zaman sonra eski dostum köyüme gelmiş, ne yani sabah kahvaltısında yalnız mı bıraksaydım?"
            "Ne kahvaltısı, uyuyorum ben daha!"
            "Hala tembelsin! Kalk hadi, beraber çiçek toplamaya gideceğiz! Hem belki anlatacakların vardır."
            Handa kahvaltılarını ettikten sonra ozan kız ile birlikte çiçek toplamaya gitmeye karar vermiş. Zaten daha iyi bir planı yokmuş, ya akşama kadar odasında pinekleyecek ya da eski dostu ile vakit geçirecekmiş. 
            "Ee anlat bakalım hikayeni" demiş çiçekçi kız "en son krallıkta idin, öyle yazmıştın."
            "Evet, sonra çıktım oradan, tekrar yollardayım."
            "Peki o sürekli bahsi geçen prenses?"
            "Ne olmuş ona?" biraz asabi çıkmış sesi.
            "Sen anlat ona ne olduğunu, aşıktın ölüyordun?"
            "Ben verdiğim değerin karşılığını bulamayacak mıyım hiç?" diyerek eski dostuna sarılmış.
            "Oyy tamam geçti geçti" demiş kız, arkadaşının sırtını sıvazlarken, "ben aynı çileyi iki yıldır çekiyorum, derdim sana derman olsun" demiş, halden anlar bir ses tonuyla.
            "Hakikatten sende durum nedir?" demiş ozan bir anda kendine gelerek.
            "Ne uzuyor ne kısalıyor" demiş kız iç çekerek. 
            "Desene yüzümüz gülmeyecek bizim sevdadan"
            "Hadi oradan be, mutlaka gülecek bizim de yüzümüz"
            "Öyle mi dersin?"
            "Kesinlikle!"
            Kır gezintisi ve eski dost ile muhabbet çok iyi gelmiş ozana, resmen tazelenmiş hissediyormuş. Prensese olan öfkesini de yense her şey düzene girecekmiş. Aslında kızdığı kendisiymiş ozanın. Nasıl bu kadar kör olurum, nasıl bu kadar kendimden ödün veririm diye öfkeliymiş kendisine. 
            Akşamki gösteriden sonra ozanın eski dostu yine oradaymış, bu sefer yanında üç arkadaşı daha varmış;
           "Merhaba, yine çok iyiydin."
           "Teşekkürler"
           "Tanıştırayım bu kardeşim, bu da Kira, Bene'yi zaten tanıyorsun."
           "Memnun oldum, n'aber Bene?" 
           "Ben de memnun oldum" demiş Kira.
           "Kira ismi hiç bu diyarların isimlerine benzemiyor, sen de mi yabancısın?"
           "Yok hayır, annem uzak diyarlardan gelmiş, bu isim o diyarda çok yaygın."
           "Anladım" demiş ozan "gerçekten ilgi çekici, annenizle tanışmak isterdim. Mutlaka bir sürü hikayesi vardır.
           "Malesef on yıldır aramızda değil" demiş Kira gözleri uzaklara dalarak.
           "Özür dilerim, bilmiyordum. Huzur içinde yatsın" demiş ozan nasıl telafi edeceğini bilmez bir şekilde.
           "Sorun değil, bilemezdin zaten."
           "Kendimi affettirmek için size şarap ısmarlasam?" demiş ozan en şirin tavrını takınarak
           "Hiç sormayacaksın sandım" demiş çiçekçi kız, "hadi donat masayı!"
           "Başüstüne hanımefendi!"
           Sonra hep beraber sohbet edip şaraplarını yudumlamışlar. Ozan farkına varmadan kendini Kira'ya bakarken buluyormuş. İlgisini çekmiş Kira ancak hala kafasındaki prenses bulutunu dağıtamadığı için ilgisini başka taraflara yönlendirmiş. Olabildiğince ilgilenmemeye çalışmış. Zaten geceyi ilk terk eden de o olmuş. Uzun bir günün ardından tekrar yatağına gitmek için ayaklanmış;
           "Arkadaşlar bana müsade, bugün erken kalktım ve bu saate kadar çok yoruldum. Gidip dinlensem ertesi gün için iyi olacak." demiş ve ardından "sabah uyandırmaya gelme sakın!" diye sinirli taklidi yaparak çiçekçi kıza gülümsemiş.
           "Onu yarın düşünürüz, iyi uykular."
           "Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum, iyi geceler."
           "Sana da" demişler hep bir ağızdan...
          
dahası...


          Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Kaf Dağı'nın ardında bir krallık varmış. Bu krallıkta herkes sevgi, barış, kardeşlik içinde yaşamasa da hayatlarından memnun bir şekilde yaşayıp gidiyorlarmış. Günün birinde yolu krallıktan geçen bir ozan, hem para kazanmak hem de uzun yolun yorgunluğunu atmak için bir süre orada konaklamaya karar vermiş. Önce hana gitmiş, kalacak yer ayarlamak için. Hancı ile yemek ve kalacak yer karşılığı geceleri orada çalmak için anlaşmış.
          Kısa bir sürenin ardından aklına gitmek düştüğü zamanlarda, pazarda kimsenin dilinden düşürmediği beyaz tenli, turuncu bukle bukle saçlı, minyon, güleç yüzlü prensese rastlamış. Kızıl prenses derlermiş ona, herkes çok severmiş, o da herkesi. Beğenisini gizleyememiş ozan. Hayranlıkla seyretmiş prensesi. Kısa bir süreliğine göz göze gelmişler, gülümsemiş prenses herkese gülümsediği gibi. Gidememiş ozan. Hancıyla olan anlaşmasını bir süre daha uzatmış. Tekrar görebileceğinden emin olmasa da öyle bir olasılığın varlığı bile ozanı krallıkta tutmaya yetmiş. Birkaç kez daha pazarda rastlamış ozan prensese. Prensesin de dikkatini çekmiş ozan.
          "Merhaba!" demiş narin bir ses ile.
          O kadar diyar gezmiş, o kadar farklı dillerde şarkılar işitmiş ozan için prensesin sesi şimdiye kadar söylenmiş tüm şarkıların melodisinden çok daha güzelmiş. Aklını başına toparladıktan sonra cevap verebilmiş ozan "m.. merhaba!" heyecandan sesi titriyormuş.
           "Krallığımıza yeni geldin herhalde, daha önce sana rastlamamıştım."
           "Evet leydim, birkaç haftadır buradayım, yolculuğuma devam etmeden önce biraz para kazanmak, biraz da dinlenmek için krallığınızda konaklamaya başladım."
            "Anladım, ne iş tutarsın?"
            "Ozanım leydim, diyardan diyara şarkılarımı gezdiririm."
            "Ne mutlu bize ki senin gibi bir ozan krallığımıza şeref vermiş. En sonra dört yıl önce gezici bir tiyatro ile gelmişti bir gurup müzisyen. O günden beri yeni müzik dinleyememiştim. Saraydaki müzisyenler hep aynı şarkıları çalıyorlar. Bir gün benim için çalmak ister misin?"
             "Büyük bir zevkle leydim!" yüreğinin atışını tüm vücudunda hissediyormuş ozan.
             Hemen parşömenlerini çıkarıp daha önce yazdığı, diğer diyarlarda dinlediği şarkıları tekrar etmeye başlamış. Günlerce çalışmış. Gece handa çaldığı sıralarda ise bu tekrar ettiği şarkıları çalıyormuş. Hancı bu değişimi fark edince gösterisinin ardından kenara çekip;
            "Hayırdır genç, şarkıların değişmeye başladı? Yanlış anlama, bu şarkıların ilklerinden çok daha güzel ancak kulak aşina olmayınca merak ettim." diye babacan bir tavırla ozanın omzuna elini koyarak sormuş.
            "Prenses için şarkı listesi oluşturuyorum, yarın akşam onun için çalacağım" demiş ağzı kulaklarında.
            "Çok güzel!"
            Prenses daha önce hiç duymadığı şarkılar karşısında hayranlığını gizleme gereksinimi duymadan kendinden geçmiş. Daha önce hiç duymadığı diller ve tınılarda şarkılar varmış ozanın listesinde. Bu yüzden prenses daha sık çağırır olmuş ozanı. Sadece şarkılarını dinlemiyor aynı zamanda daha fazla vakit geçiriyormuş. Derdini, sevincini, öfkesini paylaşıyormuş. Babasını da ikna ettikten sonra ozanın saraya taşınması için gerekli olan her şey yerine getirilmiş.
            Ozan çok neşeliymiş. Prensesle sürekli görüşebiliyor, içten içe yaşadığı aşkı da gitgide alevleniyormuş. Tanımak istemiş ozan prensesi. İzlemiş, gözlemlemiş, ne anlattıysa dinlemiş, ezber etmiş. En ufak detayına kadar ağzından çıkan her kelimeye dikkat etmiş. Duyarlı olmuş, iyi insan olmuş, güvenilir olmuş prensese karşı. Ancak prensese dokunmak istiyormuş ozan. Daha yakından sevmek. Sarılmak, koklamak. Dayanamamış, beraber çıktıkları bir gezintiden dönerken açmış ağzını yummuş gözünü. İlan-ı aşk yapmış. Haykırmış hatta aşkını. Onu düşünmeden edemediğini, aklını yitirecek gibi olduğunu bazen. Prenses ise teşekkür etmekle yetinmiş. Akşam yemeğine geç kalmamak için acele etmesi gerekiyormuş;
           "Bunu neden gezimizin başında söylemedin?"
           "Söyleyemedim, şu an bile dile getirmesi çok zor inan."
           "Bunu bir ara uzun uzun konuşalım."
           "Hadi konuşalım."
           "Yemeğe katılmam gerekiyor, sen odana git, sonra konuşuruz."
           Boynu bükük kabul etmiş ozan. Elinden daha iyisi gelmiyormuş. Ondan sonraki her gün için çalgısının üzerine bir çentik atmış ozan konuşacakları günü bekleyerek. Bu arada da prenses ozana olan yakınlığı ve ilgisinden hiç bir şey kaybetmemiş, daha önceden nasılsa hala aynı, bilakis çok daha yakın davranıyormuş. Çimlerde uzandığında prenses de yanına uzanıyormuş, sevgi dolu bir biçimde. Bu ve benzeri durumlardan ötürü ozan sürekli aklından olumlu düşünceler geçirmiş. 18. çentiğin olduğu gün ozanın kaldığı handa bir şenlik varmış. Çekine çekine prensesi çağırmış. Ne de olsa bir prenses için çok farklı ve soyluların olmadığı bir ortammış. Ozan öncesinde müzisyen olarak ardından davetli olarak katılmış şenliğe. Prenses ise soylu çevresinden birkaç tanıdığı ile gelmiş. Şenlik boyunca prensesin etrafı kalabalık olduğu ve 18 gündür duyguları hakkında tek bir kelime etmemesinden dolayı ozan kendisini prensesten uzak tutmuş. Gelen diğer misafirlerle sohbet etmiş, hanın diğer kısımlarında takılmış. Arada bir merak edip prensesi seyretmiş uzaktan, keyfi yerindeymiş prensesin. Bir ara ozan prensesin yanından geçerken gülümsemiş, prenses ise onun elinden tutup;
          "Seninle bir ara konuşmak istiyorum." demiş prenses, kararlı bir ses tonuyla.
          "Ne hakkında?"
          "O günkü söylediğin şeyler hakkında" demiş prenses.
          "Peki, konuşuruz" demiş ozan. Kırgınmış çünkü bu zamana kadar beklediği için. Biraz kırgın, biraz umursamaz vaziyette sırtını duvara yaslayıp oturmuş yere.
          "Yani o gün söylediklerinle alakalı, daha önce kimse bana bu kadar değer vermedi."
          "..."
          "Ben de seni çok seviyorum ama abimmiş gibi, en yakın arkadaşımmış gibi, babammışsın gibi. Sürekli yanımda ol istiyorum, sürekli sana dokunmak istiyorum, her şeyimi seninle paylaşmak istiyorum. Çok iyi bir insansın."
          "Zaten iyi bir insan olduğum için yıllardır yalnızım ben" demiş ozan, biraz sitemli, biraz kırgın bir ses tonuyla.
          "Seni cinsiyetsiz olarak görüyorum ben. Eğer seni erkek olarak görsem ve ilişkimizi bunu üzerine kursam bir gün gidersin." demiş ve sarılmış ozana. Sıkı sıkı. "Adını koyunca bir şeylerin, ölüyorlar."
          "Adını koymayız biz de. Böyle severiz birbirimizi."
          "Beni seni senin beni sevdiğin gibi sevmiyorum ama." demiş prenses.
          "Sevme!" demiş ozan. "Ben daha önce birisini tam 6 yıl hiç bir karşılık beklemeden ve yılmadan sevdim. Ben bıkmam sevmekten."
          "Öyle olmaz!" demiş prenses. "Ben o sevginin altında ezilirim."
          "Elimden daha iyisi gelmez" demiş ozan, "tek yapabileceğim seni kendi kendime sevmek."
          Ayağa kalkmış prenses, gitmek için hazırlanmış. Ozanın da elinden tutup kaldırmış, üzdüğünün farkındaymış ozanı. Saraya dönmesi gerekiyormuş artık ve ozana veda ederken içten bir şekilde son bir kez daha sarılmış. Uzun uzun.
          "Bana ilk kez bu kadar içten sarılıyorsun, bu anın tadını sonsuza dek çıkarabilirim" demiş ozan gözleri dolu dolu bir vaziyette.
           Kafası allak bullak, düşünemez vaziyetteymiş. Prenses gittikten sonra kendini hanın bir köşesindeki koltuğa bırakıp bir testi daha şarap istemiş hancıdan. Onun da yarısını tükettikten sonra ozan ortalıkta manasız danslar ediyor, ne yaptığını bilmez hareketler sergiliyormuş. Hancı onu ikna edip odasına kadar bırakmış. Kapıyı kapatırken de;
          "Onun bir prenses olduğunun farkındasın değil mi?" demiş her zamanki babacan tavrı ile.
          "Evet."
          "İyi uykular, yarın seni toparlamış göreyim." diyerek odadan ayrılmış hancı.
          O günü takip eden günlerde ozan çok düşünmüş. Prenses onu hala saraya çağırıyor, haber gönderiyor, sohbet etmek istiyormuş. Ozanın ise kafası karışık, keyfi kaçık; ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmez vaziyette, temkinli bir şekilde sohbetini devam ettiriyormuş prenses ile. Sonunda karara varmış ozan. Prensese rağmen, kendine rağmen gitmeliymiş. Çok seviyormuş ancak sevgisine beklediği karşılığı bulamadığı için gitmek istiyormuş. Bir insan gidecek olduktan sonra baba iken de gider, abi iken de gider, yâr iken de gider. "Günün birinde" demiş, "tekrar gelirim, tekrar görürüm kızıl prensesimi. Belki o zamana kadar beni özlemiş olur, belki eksikliğimi hissetmiş olur." demiş biraz umutsuz, biraz üzgün. "Belki gönlünde başkası yatıyordur da o yüzden beni buyur etmemiştir gönül sarayına, olamaz mı?" diye bile düşünmüş ozan. Son ihtimal olarak da "olur da beni unutur, kimselerle haber yollamaz, merak etmez ise bu günlerimi gülümseyerek anarım..."demiş. Bu olasılığın olmasını hiç istemeyerek.
          Toplamış çantasını, vedalaşmış hancıyla. Krallık kapısından çıkarken gözü hala gerideymiş. "Bir gün" demiş, "hayatında beni istediğini fark edeceksin. Seni üzen, aldatan, yalan söyleyen, kötü davranan, duyarsız insanlardan sıkıldığında beni arayacaksın yanında" demiş gözleri dolu bir biçimde. "Umarım o gün çok geç olmaz" diye geçirmiş içinden. Diline de Kadıköy adında bir diyarda tanıştığı bir ozanın şarkısını takıp, vurmuş kendini yollara...

"Topladım dertleri üşenmedim, attım sırt çantama.
Dönüyorum şimdi gider gibi sessiz, sakin ama heyecan yok şimdi.
Her şey bir gün bitebilir; bendeki sabır, sendeki para.
Bir şeyler söyledin en sonunda.
Kusura bakma yaram çok, kusura bakma yaram çok..."


dahası...


          Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken çok da uzakta olmayan bir şehirde herkesi seven, etrafına gülücükler saçan ve hiç birşeye keyfini kaçırmayan bir çocuk yaşarmış. Ülke yıkılsa, borsa düşse, köy yansa yine de şarkılarını söyleyerek günlerini geçirirmiş bu çocuk. Nerede keyfi kaçmış, ufak tefek sorunları kendisini kör etmiş, açan çiçekleri göremeyen, doğan güneşin farkında olmayan birileri var koşup gider yanına otururmuş. "Bak" dermiş, "bu güneş. Hergün yeniden doğar, hergün seni aydınlatır, ısıtır. Ve güneş her yeni gün ile tekrar orada belirdiğinde birşeyler başarmak için yeni bir fırsattır." Yalnız diğer insanlar birşeyler başarmanın ne anlama geldiğini unuttuklarından böyle bir umudu bünyelerinde barındırmayı bırak, güneşin gerçekten ertesi gün de orada olacağına inanamıyorlarmış.

         Bu insanlar en çok diğer insanlardan şikayet ederlermiş. "Şu bunu yapmış, bu bunu demiş, o ne der? vs" diyerek kaygılara düşmüş, kendisinden ziyade o insanlar için yaşamaya başlamışlar. Özgür olamamışlar, mutlu da değillermiş üstelik. Hayatlarını hep daha fazla kazanmak, daha fazla lüks satın almak, diğer insanlara ne kadar zengin olduklarını göstermek için harcamışlar. Şarkı söyleyen çocuk bunlara bir türlü anlam veremiyormuş, onun da giyisileri örtmesi gereken yerlerini örtüyor, sıcak ya da serin tutuyormuş. Ancak ucuz kumaşlardan yapıldığı için insanlar tarafından bazen hor görülüyormuş. Yine de bu şarkı söyleyen çocuk onlara aldırmadan hala reklamına, markasına para vermeden giyinmeye devam etmiş.

          Daha sonra insanlar görmüş bu şarkı söyleyen çocuk. Eğeniyorlarmış. "Tamam" demiş "demek ki böyle olmalı eğlenmek için, neşeli olmak için". Öğrenmeye çalışmış insanların nasıl eğlendiğini. İnsanlar, tüketilen bolca alkolün ardından günübirlik ilişkiler kurup, geceyi beraber geçiriyorlarmış. Sadece o gün için. Sevmeden sevişiyorlarmış.
- Daha önceden tanışıyor muydunuz?
- Yok, tam tanıdığım söylenemez, birkaç kez takılmışlığımız var.
- Hmm ilk görüşte aşk yani?
- Aşk? Hahahaha
- ...
- Sen demin aşk dedin değil mi?
- Evet?!
- Abi sen neyin kafasını yaşıyorsun? Sadece işini gör, aşk falan hikaye.
- Hikaye? Aşk hikaye yani?
- Evet.
- ...
Nasıl böyle olabilir? İnsanlar aşk ile dalga geçiyorlardı. Hayatta en çok inandığı şey idi halbuki. İnsanların iyi vakit geçirdiğini düşünmüştü ama meğerse sadece anlık zevklerle, anlık keyiflerle idame ettiriyorlarmış hayatlarını. Sonrasında ise tüm hayatlarını çük/delik odaklı yaşamış insanlar. Kendini daha güzel yapmaya çalışmış. İnsanlarla ilişkilerini "acaba verir mi?" diye kurmuş. Yürüyen her bireye "sevişilesi etler" olarak bakmışlar.

       Güvenmiyormuş insanlar kimseye. Hiçkimseye. Buna da anlam verememiş şarkı söyleyen çocuk. Neden güvenmez ki insanlar birbirine diye düşünmüş durmuş. Hiç kimse birbirine güvenmezse nasıl iletişim kuracaklar? Bu kimseye güvenmeyen insanlar hiç de iletişimlerini koparmıyorlarmış. Hatta dışarıdan izleyen insanlar iletişimlerinin çok kuvvetli olduğunu düşünürlermiş. Şarkı söyleyen çocuk bunun aslında sadece mevkiye, makama, iktidara, mala, mülke yapılan bir yalakalık olduğunu farketmiş.
- Ben insanlara güvenmem arkadaş, babana bile güvenmeyeceksin bu devirde.
- Neden?
- Neden mi? Ufacık fırsatını bulsa arkamdan kuyumu kazacaklar, ayağımı kaydırmak için uğraşıyolar.
- Sen öyle bir şey yapar mıydın diğer insanlara?
- Tabii ki yaparım, onlar beni kaydırmadan önce onları kaydırmak lazım.
- Hmm...
İnsanlar diğerleriyle iletişim ya da ilişki kurarken kendinden yola çıkarak kurar. Ne de olsa en yakın örnek kendisidir insan olarak. Kendin ne kadar güvenilir ya da güvenilmezsen, insanlar hakkında nasıl düşünüyorsan, o şekilde görürsün karşındaki insanı. İşte böyle olunca şarkı söyleyen çocuk "demek ki kimseye güvenmeyen insanlar güvenilmez insanlar" diye geçirmiş içinden. Benim hala herkese güvenmem, güvenilir olduğumdan mı acaba?  İşin içinden çıkamamış. Hala güvenmeye, hala aldanmaya devam etmiş. Ütopik bir şekilde "ben sürekli inanırsam, sürekli güvenirsem, bir gün herkes güvenmeyi, inanmayı öğrenir" diye düşünmüş.

          Gel zaman git zaman toplumda yer edinememiş şarkı söyleyen çocuk. İnsanlara güvendiği, duygularını istismar etmediği, üstünlük sağlamaya çalışmadığı için insanlar tarafından dışlanmış, arkadaş edinememiş. İnancı zayıflamış, doğru bildiklerini sorgular olmuş. "Toplumda yaşamak için toplumdaki insanlar gibi olmak gerekir" diye düşünmüş. Bırakmış kendini kalabalığa. Herkes ne giyiyorsa onu giymiş, nerede yiyorsa orada yemiş, insanları küçümsemiş, günübirlik ilişkiler kurmuş, duygularını istismar etmiş, kimseler onun kuyusunu kazmadan önce o kazmış, yükselmek, mevki, makam, etiket sahibi olmak için üst mevkilerdeki insanlara yalakalık yapmaktan geri durmamış. Önceleri gezip şarkı söyleme hayalleri varken onları bırakıp kravatlı masabaşı işleri seçmiş. Ne kadar parası olursa o kadar özgür olduğunu, ne kadar lüks sahibi ise o kadar itibar sahibi olduğunu düşünmüş. Daha fazla harcayabilmek için daha fazla çalışmış. Tüketmek için yaşamış ve ömrünü de bu yolda tüketmiş. Anlık ve maddi zevklerden mutlu olduğuna inandırarak harcamış kalan ömrünü, sonu da aynı o şekilde olmuş.

          Şarkı söyleyen çocuk bu hayatın yanlış olabileceğine hiç ihtimal vermeden yaşamış ve ölmüş. Hem de "normal" bir insan gibi tükettiği için hayatını, olabildiğince tatmin olarak yummuş gözlerini hayata. Bizim çocuk ermiş muradına, insanlar da çıksın kerevetine!!

* Her masal iyi bitecek değil ya? Gerçi bunun iyi olduğunu düşünen yığınla insan bulabilirim.
** Hala çok geç değil, olay buraya gelmeden yetişebilirim.
*** Okuduktan sonra biraz da Küçük Prens'i andırdı masal ama kesinlikle onunla ilişki kurmak istememiştim.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.