İnsana hedef lazım. Evet, tüm insanlığı kurtarmak da bir hedef, ancak insanlar doğrudan etkilendikleri mevzular üzerine daha çok eğiliyor, daha fazla çözüm üretmeye çalışıyor. İklim değişikliğini önlemek ya da etkilerini azaltmak istiyordum zaten ancak adım atmak için hiç acele etmiyordum, seni tanıyana kadar. Şu anda istiyorum ki beklenmedik yağmurlarda ıslanma, UV ışınları sana ulaşmasın, kaliteli hava solu, başına dolu değmesin. sıcak seni bunaltmasın, kuraklık refahını bozmasın...

Ben istiyorum ki sadece 12 yılımız kalmasın seninle, hiç değilse bi' 50 yılımız daha olsun birbirimize doymaya, ya da en azından benim sana...

Ben istiyorum ki kızımız iklim göçmeni olmasın, kendine sığınacak bir yer aramasın dünyada. Güvenilir gıdası, içilebilir suyu, temiz havası olsun...

Ben istiyorum ki maskeyle dolaşmak zorunda olmayalım sokakta, istediğimiz her an öpüşebilelim kamusal bir alanda, dut ağacının altında mesela...

Ben istiyorum ki nesli tükenmek üzere olan canlılar anı olarak kalmasın aramızda, tanıklık etsin onlar da bize...

Ben istiyorum ki dünyanın tüm refahını sereyim önüne. Seninle tüm güzellikleri yaşayabilmek için elimdeki tek gezegen bu. O yüzden bu gezegeni senin için, bizim için yaşanılabilir bir yer haline getireceğim.
dahası...


Vivitar V3000
28-70mm
Fotohome 100 (bayat)
Kadıköy
(Her şey bir yıl bir ay önce tam burada bir öpücükle başladı)


Var mıydın ki?
Yoktun aslında.
%90 yoktun,
Yoktu yüzde noksan.

Vardın ama
Vardın sanki.
Vardın yanıma,
Ayaklarınla
Tatmıştım.

Anımsıyorum,
Vardın.
%100 vardın!
Yüzümde yüzün vardı.
(yüzde yüz)
Tatmıştım,
Islaktı dudaklarım.

Bakmıştım
Yüzüne, tadına...
Yoktu tadında noksan.
Yüzde yüzün
Kalmıştım öylece.
Yakından bakmıştım tadına
%90 değil, %100'dün.
dahası...


Ayıkken yazdıklarıma bakıyorum da,
Ben seni ayıkken sevmişim.
Ayık kafayla hissetmişim seni,
Tüm bilincimle.
Hayır şu an sarhoş değilim,
Bunun da farkına ayıkken vardım.
Senin farkına vardığım gibi...

Alkol alsam nasıl olurdu acaba diyorum bazen,
Seninle konuşurken, sevişirken...
Bilincimin altı da üstü kadar seviyor mudur seni?

İçmiştim aslında bir kere,
Sümer'le.
Akmıştı bilinçaltım kulaklarımdan,
Seni duymuştum kalabalıkta,
Seni görmüştüm.
Gözlerim de mi içmişti acaba,
Bilinçaltım da mı alkollüydü?

Adını seslenmiştim gördüğüm herkese,
Cevap vermemişlerdi.
Sana koşmuştum sarhoş ayaklarımla,
Onlar da içmişlerdi.

Kolum, bacağım, gözüm, kulağım içmişti.
O kadar sarhoşa katlanamayan bilincim gitmişti,
Uzaklaşmıştı bizden.
Bilinçsizce de sevmiştim ben seni,
Anımsıyorum hayal meyal...

Ben seni her halimle sevmiştim.
Ne halim varsa onunla sevmiştim.
Her halinle sevmiştim.
Herhalde sevmiştim...
dahası...


Dokunabildiğim şeyleri sevdim ben hep.
Filmli makinaları,
Akustik gitarları,
Basılmış kitapları,
Kalemleri, kağıtları...

Yüzünü sevdim ben,
Ellerimle.

Saçının perçemini sevdim okşarken,
Öpmek için kendime çektiğimde, belini.
Ense kökünü sevdim öpüşürken.

Diz kapağını sevdim en çok,
Film seyrederken,
Parmak uçlarını,
Saçımda gezinirken.

Seni sevdim ben,
Dokunabildiğim her bir dokunu.
Tenini sevdim ben,
İçime çektikçe kokunu.

Seni sevdim ben.
Sevdikçe dokundum,
Sevdim dokundukça.

dahası...


Daha önce kaç aşk gördüğü bilinmeyen
Yıpranmış, ikinci el gömleğinle gelsen
Yıpranan yalnızca eşyalar olsa
Boş oda, bir yatak, sen ve ben

Daha önce kaç sevişme gördüğü bilinmeyen
Yaşlanmış, gıcırdayan yatağa girsen
Yaşlanan yalnızca eşyalar olsa
Nevresim, tek yastık, sen ve ben

Daha önce kaç erkeği tanıdığı bilinmeyen
Yorulmuş, aldanmış ruhunla karşıma çıkıversen
Yorulan yalnızca bedenler olsa
Umutların, korkuların ve çıplak bir ten
dahası...


I
-miş'li geçmiş zamanlarda,
Hep seni aramışım bilmeden,
Varlığından habersizken,
-di'li geçmiş zamanlar yaratmak için.

***

II
Naif sen,
Asabi sen,
Hanım hanımcık sen,
Fahişe sen.
Ben tek,
Siz hepiniz
Sevişsek gün dönmeden

***

III
Ben senin giyindiğin,
Soyunduğun
Ve hatta dokunduğun
Her şeyin hayranıyım.

dahası...


Tıpkı dinler gibi aşk da vicdan işidir. "Benim olmazsan öldürürüm" ile "bana inanmazsan ölürsün" aynı mantıktır. Yine aynı şekilde "beni sevmezsen hayatını cehenneme çeviririm" ile "bana inanmazsan cehennemde yanarsın" da aynı kafa yapısıyla sarf edilmiş tümcelerdir. Şöyle bir adım geriye çekilip ikisini de aynı çerçeveden işlediğimizde aralarında hiçbir fark olmadığını görebiliriz.

Buradan yola çıkarak Aşk'ın da bir din olduğunu varsaymamız kaçınılmaz ve yerinde bir tutum olur. Tıpkı dinlerde olduğu gibi radikal aşıklar aşkı yaşanılmaz kılarken, aklı selim şekilde sevenler ile aşk, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi, en güzel dini olabiliyor.

Yani dolayısıyla sevişmek, öpüşmek, iltifat etmek, küçük sürpizler yapmak, adını anmak (zikir) de Aşk dinine göre ibadet ve sevaptır.

Nasıl ki Hıristiyanlık kendinden önceki Museviliği, İslamiyet ise kendinden önce ortaya çıkan Musevilik ve Hıristiyanlığı reddediyorsa, bu üç ilahi din de kendisinden çok çok önce ortaya çıkan bu Aşk dinini reddetmiş, kınamış hatta ibadet yöntemlerini yasaklamıştır.

Sevişmek ayıp ya da günah bir şey değildir insanlarım, bilakis ibadettir. Yalnız toplum bize bunu dayattığından dolayı her şey tersine gitmeye başladı. Lennon Abimiz'in bir deyişinde belirttiği gibi; "Vahşet her yerde ulu orta sergilenirken, sevişmek için saklanmak zorunda kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz." Eğer ki insanlar Aşk dinine inansalardı her şey çok farklı olabilirdi. Gerçi zorlama ile insanları ne kadar sevdirebiliriz ki birbirine? Zorlama ile dayatılmaya çalışılan ibadet ve dini uygulamaları görüyoruz.

Aşk Dini'nde ise zorlama yoktur! Her dinde sözde olduğu fakat uygulamada hiç görülmediği gibi. Ateistlere "aşka inanmak zorundasın!" diye bir baskı ya da yaptırım söz konusu değildir. Aksine baskıdan ziyade aşk, işin ehilleri yada aşıklar tarafından insanlara anlatılıp bu dine mensup edilir.

Sevin insanlarım, sevişin. Ancak zorunluluktan kılınan namazlar gibi değil, severek, aşk ile sevişin. Peygambere ihtiyacınız yok Aşk'ı öğrenmek için, ruhunuzdaki güzellikleri ortaya koymanız kâfidir Aşk'ı öğrenmeye.

Öpüşün! Kadınlı erkekli, erkekli erkekli, kadınlı kadınlı! Nasıl ve nerede, kiminle isterseniz öpüşün. Yolda, sokakta, kafede, sinemada, evde, okulda... Kurtuluşa ulaşabileceğimiz tek yoldur sevmek. Lütfen sevin, ateistseniz eğer, gelin sizinle aşkı konuşalım, nurcu abilerden daha ikna edici olacağımı düşünüyorum.

Aşkla...

dahası...


- alıntı link -


"Sevgilim!"
"Hah? Efendim."
"Ne oldu? Birden bire donup kaldın."

Uzun bir sevişme nöbetini sessizlik ve sigara çıtırtılarına devretmiştik. Plastik torbaya boşalttığım neslimle birlikte beynim de akıp gitmişti prezervatifin içine. Sigara dumanından bile anlamlar çıkaramayacak durumdaydım. Kolumda uzanan sevdiğim kadın, diğer elimde ise sigaram. Duvar ile kesişmemiz uzun sürdü, kadınım kıskanmış olacak ki müdahale etme ihtiyacı duydu.

Sessizliğin pik noktasında bir düşünce çınladı kafamda. Anlam verememiştim ama anlamsız olamayacak kadar kuvvetli çınlıyordu kafamda.

"Nasıldım?"
"Çok iyiydin! Kendimi kaybedecektim neredeyse."
"Hangi andı o?"
"Nasıl yani? Sen neden her sevişmemizin ardından futbol yorumcusu gibi değerlendirmeye çalışıyorsun tüm pozisyonları?"
"Sevgilim, bu son değerlendirmem olacak. Hangi pozisyondu o?"
"Sanırım tek elinin göğsümde, diğerinin kasığımdan içeride ve dilinin de kasığımla ilgilendiğin pozisyondu."
"..."
"Ee?"
"Ee?"
"Neden sordun, onu söylemeyecek misin?"
"İçimde bir kadın var."
"Nasıl?"
"Daha önce de farkındaydım ama başka ihtimalleri tek tek gözden geçirdim, en mantıklısı bu."
"Nedir o?"
"Kalçalarımla oynamanı seviyorum, bana oral seks yapmanı seviyorum, uzun uzun sevişmemizi, göğüs uçlarımı yalamanı, boynumu öpmeni... Ancak sıra birlikte olmaya gelince, bu saydıklarımdan çok daha az zevk veriyor. Çok kez gay olduğumu düşündüm. Mastürbasyon yaparken erkekleri düşünmeye çalıştım ama hiç keyifli değildi. Çıplak erkeklere baktım, beğenmedim. Hatta bir erkeği öptüm, hoşuma gitmedi. Bu ihtimal ortadan kalkınca geriye en kuvvetli olan diğer ihtimal kalıyor."
"Nedir o!!" dedi gözleri büyümüştü. Söylediklerime anlam vermeye çalışıyor ancak bunda başarısız olduğu gözlerinden okunabiliyordu.
"Sanırım ben erkek vücudunda dünyaya gelmiş lezbiyen bir kadınım."
dahası...


Bir annemin elini bırakarak yürümeye başladığımda bu kadar keyiflenmiş, gururlanmıştım, bir de senin elini ilk tuttuğumda.Duygu aynı duygu fakat sence de ilginç değil mi? Onun elini bıraktığım, senin ise elini tuttuğum için mutluydum .Birbirine tamamiyle zıt kavramların birbirine bu kadar yakın hisler uyandırmasına şaşıyorum. Çocukluğumda anneme olan bağlılığımdan kaçıyordum, elini bırakıp geçiyordum caddeyi, şimdi ise senin elini hiç bırakmıyorum. İkisi de bana kendimi iyi hissettirmişti, çok iyi hatırlıyorum, göğsüm kabarmıştı.

Annemle o kadar çok benzer yanınız var ki hayatıma etki eden. Elimi tutan ikinci kadınsın mesela. Bu kadar çok sevdiğim ikinci kadınsın, beni bu kadar seven...

İnsanlar acaba bu yüzden mi annelerine benzeyen kadınları seçiyor? Freud'un tezine göre ilk aşkı olan kadından, annesinden ayrılıp, unutamadığı ilk aşkını mı arıyor acaba tüm oğlanlar? Annesinin yerine mi koymaya çalışıyor acaba? O boşluğu mu dolduruyor? Yalnız bu olaylar tamamen tersten işliyor.

Vajinasına dokunduğum ikinci kadınsın mesela. Tekinden çıktığımda, diğerine ise girdiğimde heyecanlanmıştım. Çıktığımda çok küçüktüm, o yüzden ağlamış olabilirim. Girdiğimde ise tuttum kendimi, ağlamadım. Her ikisinde de yepyeni ve büyük bir dünyaya adım atmıştım, yani öyle hissediyordum.

Görüyorsun ya sevgilim, annemde yıktığım, sende inşa ettiğim şeyler için aynı duyguları paylaşıyorum. Onun boşluğunu seninle dolduruyorum, yahut onun doluluğunu seninle boşaltıyorum, emin değilim. Her halükârda, zıtlıklarınızın bu denli benzemesi beni oldukça şaşırtıyor.
dahası...


Bilmeyenleriniz olabilir, ana karakterleri Dut ve Emre adında iki aşık olan bir roman taslağım var, hala yazdığım. Aşağıda okuyacağınız kısım bu roman taslağından bir kısım ve cinsellik içerir. O yüzden devletin yasal yaş sınırlaması ne ise ona uyarak okuyunuz. Ya da okuyun, siktiredin devletin yasal sınırlamasını, sanki bilmediğiniz şeyler.

*Bu arada düzenlemeler olmamış hali şu anda 47.000 kelime civarında. Ortalama bir kitap kıvamına geldi, tamamlandığında görüştüğüm bazı yayınevleri var, sayfalarını çevirerek okuyacağınız bir hale de gelecek diye ümit ediyorum. Sevgilerimle.

(...)

Çadırın kilidini açıp içeri girdiğimizde, önce çantalarımızı sağa sola iteledik ki ortada bize yatacak yer olsun. Matlarımızı altımıza yerleştirdik. Uyku tulumlarını boydan boya açıp tekini altımıza serdik, diğeri ise kenarda, üzerimize örtmek için hazır bekliyordu. İki kişi için oldukça genişti çadır, tavan ise dizlerimizin üzerinde durduğumuzda hala bir miktar boşluk bırakıyordu. Yanyana sırtüstü uzanıp bulunduğumuz anı, tatilde olduğumuzu idrak etmeye çalıştık. Dut ile birlikte tatile çıkmıştım, çadırda kalıyordum, tepemde ağaç dalları, onun da üstünde yıldızlar. Altımda toprak, karşımda deniz ve mis gibi hava. Yaşadığımı hissediyordum. Kolumu yastık yaparak Dut’a doğru döndüm, o da bana döndü aynı vaziyette, konuşmadık. Gözlerini kapayarak dudaklarıyla bana doğru hamle yaptı. Ay dolunaydan bir önceki gündü, yapay aydınlatmalar olmadan da aydınlanabiliyorduk. Dut’un hamlesini gördüm ve artırdım, elimi beline dolamıştım bile. Artık dudaklarımız ve dilimizle birlikte ellerimiz de birbirimizin vücudunda geziniyordu. Hiç acele etmedik, yavaş yavaş öpüşmemize devam ettik.

Üzerimizdeki kıyafetleri bir bir sıyırarak nefessiz kalıncaya kadar öpüştük. Nefes
nefese dudaklarını dudaklarımdan çekerek kasık ve karnımın arasında bir bölgeye oturdu Dut, nefesini dengeledikten sonra fısıldayarak konuşmaya başladı; “Beni seviyor musun?”
“Sana bayılıyorum!”
“Neyime?”
“Saçlarına” diyerek parmaklarımı saçlarında dolaştırdım. “Kaşlarına, gözlerine, burnuna, çenene, yanaklarına, gamzene…” parmaklarım yüzünün her yerinde dolaşıyordu. Gözlerini kapatıp bu ayine ortak oldu. Kendime doğru çekip bir öpücük daha aldıktan sonra “dudaklarına” dedim, gülümsedi. “Gülüşüne.”

Ellerim, yüzünden aşağıya doğru kayıyordu, “boynuna, omuzlarına” diye ellerimi gezdirirken huylandı, başını gülümseyerek yana doğru, elimin üstüne yatırdı, “göğüslerine ve uçlarına…” Kavradığım göğüslerinin uçlarını baş ve işaret parmağımla nazikçe sıktım. İçini çekip titrediğini hissettim. Gözlerini kapayıp dudaklarını diliyle ıslattı. Ellerimi iki yandan beline doğru kaydırırken derin bir nefesle göğsünün şiştiği görünebiliyordu, dudaklarını ısırarak lafımın devamını bekledi. “Beline...” Ellerimi, iki yanımda, dizleri kırılmış vaziyette duran bacaklarında, önce yukarıdan topuklarına kadar, oradan da kalçalarına kadar gezdirdim, “bacaklarına...” Tüylerinin diken diken olduğunu hissedebiliyordum ellerimin altında. Kalçalarını sıkarak kendime doğru çektim, dengesini kaybedip göğsü göğsüme yaslandı, on santimetre mesafeden gözlerimin içine bakıyordu, “kalçalarına” dedim, biraz daha sıkarak. Gözlerini zevkle kıstı ve dudakları aralandı, başını, omuz ve başımın arasına koyarak kulak mememi dudaklarının arasına alarak derin bir nefes verdi “onları ben de seviyorum” dedi gülerek. “O kadar şeyi ne ara sevdin?” dedi şaşırmış bir ses tonuyla, cevabımı beklemeden de dudaklarını benimkiyle kenetledi. Dillerimiz, o dar alanda dans ederken üzerimizdeki son çaputlardan da kurtulduk, yalın bir halde aşkın doruklarına doğru yola çıktık, telaşsız bir acelelikle.

Ne kadar süre birlikte olduk hatırlamıyorum, ikimiz de bitkin düştüğümüzde Dut göğsümde yatıyordu, ben de saçlarıyla oynuyordum. Kalp rtimlerimiz biraz dengelenince çadırın kapısını biraz araladım, dışarıda kimse görünmüyordu. Bir tane sigara çıkardım, sırayla birer nefes alarak tükettik, araladığım boşluktan da külleri silkiyordum. İzmarite vardığımızda da çadırın hemen önüne, söndüğünden emin olana kadar bastım izmariti, ardından da ertesi gün çöpe atmak şartıyla olduğu yere bıraktım. Kapıyı, duman komple dışarı çıkana kadar, içerisi görünmeyecek şekilde aralık bıraktım, sonrasında ise tamamen kapayıp ilk doğduğu vaziyette beni hayran hayran izleyen Dut’un yanına çıplaklığımı giyinmiş bir şekilde uzandım. Giyinmemeyi kararlaştırdık, o şekilde uyku tulumunu üzerimize alarak sarılıp uykunun kollarına bıraktık kendimizi.

(...)
dahası...




Her gece olduğu gibi sıçrayarak uyandım uykumdan. Yirmibeş yaşında sağlıklı bir birey olmama rağmen yalnız uyuyorum geceleri, uzunca bir süredir. Gözlerim bile aralanmadan, yerini ezbere bildiğim, komidinin üzerindeki paketten bir sigara çıkarıp yaktım. İlk çıtırdının ardından gelen uzun ve kuru öksürük nöbetini yerimden doğrularak kafama diktiğim su şişesiyle bastırdım.

Ne denilebilir ki, bu nöbetlere alışmam gerek artık sanırım. Gözümü her kapadığımda sen geliyorsun aklıma. Mümkün olsa, en azından geceleri yatarken aklımı komidinin üzerine bırakmak istiyorum, sigara paketinin yanına. Vücuduma onbeş kilo yük bindiren göbeğim bile tüy kalır beynimin ağırlığı yanında, kaldıramıyorum.

Aylardır kimseyle konuşmadım. Kendi kendime sorular sordum hep, sana sorar gibi. Alamadığım her cevap için öfkelendim sana. İçimdeki öfkeyi dizginleyemiyorum artık.

Birkaç kez karşına çıkıp konuşmak istedim, içimde ne kaldıysa haykırmak. Götüm yemedi. Telefonu aldım elime, rehberdeki ismin bile hala kadınım olarak kayıtlı, arayamadım. Taslaklardaki sana yazdığım mesajlar ise yirmiyi geçti, gönderemedim, cevap verirsin diye korktum.

En çok da seni bu kadar sevdiğime öfkeliyim. Bir insan başka bir insanı neden kendinden fazla sever zaten anlamış değilim.

Onu düşünürken ne kadar süre öylece boş boş sigara dumanını izlediğimi hatırlamıyorum. İkinci sigaranın izmaritini kül tablasına değil de yüreğime söndürmüş gibiydim, acıyordu.

Ben, izlediğim pornolardaki kadınları düşünerek çektiğim otuzbirlerden bile vicdan azabı duyarken, o beni sevdiğini söyleyerek başkasına otuzbir çekmişti aylarca.

Uyuyamıyorum.
dahası...




Yavuz olayım; kitaplar okuyayım sana, açamadığın tüm kapıları ardına kadar açayım, şarkılar besteleyeyim, kapında sabahlayayım, çiçekler alayım, her yerde karşına çıkayım.

İsmail olayım; kaygılarından arındırayım, hayata boşverdireyim, işverenine karşı haklarını savunayım, öğütler vereyim.

İskender olayım; pastalar, börekler yapayım, sorunlarına akılcı çözümler sunayım, baba gibi konuşayım, ütüsünü yapayım, üstünü örteyim, yatağımda yatırayım.

Erdal olayım; bakkalım dünyanın merkezi olsun ama gözüm yarimden başkasını görmesin, onun etrafında dönsün tüm dünya, bakkalım dahil.

Çakma Aksakallı olayım; yetmiş yaşına bile gelsem liseli aşıklar gibi seveyim, seranat yapayım, çiçekler dereyim kapısına.

Kubilay olayım; kimseyi sokmayayım yanına, ne kadar lüzumsuz kişi varsa müsade etmeyeyim hayatına girmesine.

Gözlüklü Çocuk olayım; teknolojiyi sonuna kadar kullanayım yare ulaşmak için, power point sunumlar hazırlayayım.

Mecnun olayım; başını türlü belalara sokayım ama hala beni sevsin, Leyla'm için dünyayı durdurayım, Mars'a çıkayım, evreni kurtarıp uzaylılarla kapışayım.

Ya da boşvereyim tüm bunları, o o olsun ben ise ben, kendi hikayemizi yazalım. Kimselere benzemesin, özenilmesin. İmrenilesi bir hikayemiz olsun ♥

dahası...


Her şey bundan beş ay önce Cemâl'in posta kutusunda bir mektup bulmasıyla başladı. Bir dergiden geliyordu bu mektup ve Cemâl'in Akşam Postası Gazetesi için yazdığı köşe yazılarından etkilenen Yaşantı Dergisi'nin editörü Begüm, bir süredir kaçırmadan okuduğu yazılarını, editörü olduğu dergide de yayınlamak istiyordu. Cemâl bu dileğini içtenlikle kabul etti ve iş ilişkisiyle başlayan mektuplaşmaları gittikçe derin bir hâl almaktaydı.

Cemâl'i sadece yazılarından tanıyan Begüm, kendince bir sempati beslemişti bu yazara. Deniz kıyısı bir metropolde yaşayan Begüm‘ün ilk işi Cemâl'in yaşadığı yeri öğrenmek olmuştu. Öğrenir öğrenmez de kalem kağıda sarılmış, Cemâl'e mektup atmıştı. Aralarındaki bağı ise iş ilişkisi ile kurmuştu. Cemâl'in yazılarına rastlamadan kısa süre öncesinde uzun soluklu bir ilişkiden çıkmıştı Begüm ve ağlama nöbetleri arada bir yokluyordu halâ. Cemâl ile kurduğu dostluk ilişkisinin başlarında da içinde bulunduğu bu durumu sıkça dile getirmişti. Mektuplaşmaları sürdüğü sıralarda ise yanlış bir insana kendini teslim etmiş, derdine derman bulmanın aksine, derdine dert eklemişti. İçinde bulunduğu durum iyice çıkılmaz hale gelen Begümün gönlü gün geçtikçe yazara meyletmeye ve her gönderdiği mektupta bunu açıkça belli etmeye başlamıştı.

Ömrünün büyük kısmını yaşadığı ülkenin ve Avrupa’nın bir başkentinde geçiren, son zamanlarda da Anadolu’nun küçük bir kasabasında inzivaya çekilip gazeteye köşe yazıları yazan Cemâl, yaşı gereği gönül işlerinde Begüm‘den daha temkinli davranan biriydi. Daha önce bu konuda çok fazla tecrübesi olmamasına karşın, olabildiğince yaş tahtaya basmamaya özen gösteriyordu. Begüm‘ün mektubundan yalnızca bir hafta önce ağır bir yara almıştı zira. Son iki hoşlantısının da hüsranla neticelenmesi ve gönlünü kaptırmaya ramak kalan son kadının da en yakın dostuyla ilişkisinin başlaması üzerine derin bir sessizliğe gömülme arifesinde gelmişti Begüm‘ün mektubu. Tam da çok ihtiyacı olduğu bir sıradaydı. Sadece bir dost, dertleşebileceği bir insan arıyordu Cemâl, birinden etkilenebileceği aklının ucundan bile geçmiyordu. Begüm’den etkilenmesine rağmen, onun ilk mektuplarındaki tutumundan dolayı kendini dizginliyor, hatta ilgisini dağıtmaya çalışıyordu. Ta ki Begüm’ün ilgisini açıkça dile getirmesine kadar.

Begüm’ün itirafından sonra mektup üzerinden iş ilişkisi ile başlayan dostlukları, karşı konulamaz bir hız ile bir aşk ilişkisine dönüşüyordu. Birbirlerini kağıt kalem ile tanımaya çalışıyor, yazarak, birbirleri hakkında öğrenebildikleri kadar çok şey öğreniyorlardı. Hesaba katmadıkları şey ise, birbirinden gece gündüz kadar ayrılan fıtratları olmuştu. Begüm’ün sahiplenici tavrına karşın Cemâl bireyselciliği savunuyordu. Kimse kimsenin sahibi olamazdı. Her ne kadar birbirlerini sevseler de bu durum, Begüm’ün, Cemâl’in hayatına müdehalesini haklı çıkarmıyordu, en azından Cemâl böyle düşünüyordu.

Begüm’ün önlenemez kıskançlıkları yüzünden Cemâl, artık Begüm’ün mektuplarına cevap göndermiyordu. Begüm ise kıskançlıklarının gayet yerinde olduğunda ısrar ediyordu ve bu yüzden o da mektup yazmayı kesti. Cemâl’in taviz vermez tavrı yüzünden ilişkileri daha başlamadan bitmişti. Cemâl bu duruma üzülse de birlikteliklerinde bu durum devam ettiği takdirde daha fazla üzüleceklerini, yıpranacaklarını ve aralarındaki üçyüz elli üç kilometre mesafeyi de düşünerek bu kararın en doğrusu olduğunu düşünüyordu.

Haftalar sonra Cemâl, posta kutusunda Begüm'den bir mektup gördü. Şaşırmamıştı aslında ama yine de merakla açtı zarfı, beraber sürdürdükleri proje ile ilgiliydi. Konuyla ilgili cevabını göndermesinden kısa bir süre sonra Begüm, geçmişte ettikleri münakaşa ile ilgili birkaç satır da karalamıştı. Cemâl her ne kadar konuyu kapatmaya çalışsa da kaçış yoktu, son bir kez daha tartışılacaktı. İki taraf da kendi tezlerini sundu, savunmalarını yaptı ve haklılıklarını yinelediler ancak Cemâl ikna olmadı. Begüm, tartışmanın artık manasız olduğunu farkedince Cemâl'i anlamaya çalıştı. Aklına tam yatmasa da kabul etti, alttan aldı. Böylelikle Begüm'de yeniden umutlar yeşermişti ancak Cemâl halâ temkinli davranıyordu.

Begüm'ün son mektunun ardından kendini tutamayan Cemâl, iş icabı deniz kıyısı metropolün karşı kıyısındaki şehre gittiği sırada Begüm'e karşı kıyıdan baktı ve bütçesi yetersiz olmasına rağmen Begüm'ün şehrine doğru günübirlik yola çıktı. Gitmeden bir gün önce bir telgraf çekerek kendisini öğle vakti sahilde bekleyeceğini bildirdi. Hiçbir şey ummuyordu giderken, yalnızca bir kere olsun görmeliydi Begüm'ü.

Vapur iskeleye yanaştığında, Cemâl'in gözleri Begüm'ü aradı. Elleri cebinde, sakin bir şekilde bekliyordu, henüz nasıl bir ilişkisi olduğunu anlayamadığı karşı cinsini. Begüm ise heyecanlı gözlerle etrafı gözlüyordu. Cemâl'in fotoğrafı, köşe yazısı yazdığı gazetede olduğu için Begüm'ün onu tanıması zor olmadı. Cemâl ise Begüm'ün bir mektubunun içine iliştirdiği fotoğraftan biliyordu çehresini. Mektubunda, kendisinden dört, beş santimetre daha uzun olduğunu belirtmiş olsa da aralarında çok fazla bir boy fark yoktu. Sade bir selamlamanın ardından rıhtıma doğru yürümeye başladılar. Güneş gözlerini aldığından dolayı denize sırtlarını vererek geçen insanları seyretmeye başladılar. Arada bir dudaklarından birkaç cümle dökülüyor ancak muhabbeti genellikle sessizlik dolduruyordu. Bir müddet bankta yanyana oturduktan sonra Begüm, aralarındaki çantayı çekerek, kalbinden geçenleri duymak istiyormuşçasına başını Cemâl'in göğsüne yasladı. Kısa sürenin ardından Cemâl, kendisine seslenilmesinin ardından doğrulup oturuş düzenlerini bozdu. Begüm'ün içinden okkalı bir küfür salladığı gözlerinden anlaşılıyordu.

Güneşin Batmaya Yüz Tuttuğu An
Güneş batmaya yüz tutuğu, havanın iyiden iyiye soğuduğu sırada üç, beş tane sokak çocuğu çiftin etrafını sardı, istedikleri sadece birkaç dal sigara idi ancak Cemâl'in tabakasında hazır sarılmış hiç sigara yoktu. "Bir tane sararım, onu beraber için" dediyse de çocuklar itişip, "abi n'olur bana da sar, bu sigarayı alırsa bize hiç vermez abi, n'olur bak! Ablayı seviyorsan bana da sar" ısrarlarıyla Cemâl sadece iki dal sigara sardı. Çocuklar hala "ablayı sevmiyor musun abi?" diye üstelemeye devam ediyorlardı. Begüm'ün de hoşuna gitmiş olacak ki dirseğiyle Cemâl'i dürtüp "cevap versene çocuklara" diye kıs kıs gülüyordu. Sigaraları verip çocukları gönderdikten sonra Begüm halâ gülüyordu, "seviyor musun ablayı he?" diye az önceki muhabbeti sürdürüyordu. Cemâl, bir an duraksadı, çocuklara olduğu gibi Begüm'e de cevap vermedi ancak içinde sıcak bir şeylerin aktığını hissediyordu. Anlam veremedi, mantık yürütemedi ve artık aklı, vücuduna hükmedemiyordu. Kısacık duraklama anında bu hisler geçti içinden ve Begüm'ün çenesinden tuttuğu gibi kendine çevirdi. Begüm daha ne olduğunu anlamadan dudaklarının Cemâl'inki ile kenetlendiği hissetti. Şaşkındı Begüm, beklemiyordu böyle bir şey. Cemâl de. Her şey içgüdüsel gelişti Cemâl açısından, böyle bir şey öngörmemişti oraya giderken, Begüm de aynı şekilde.

Güneş battıktan sonra donmamak için banktan kalktı çift. Cemâl, çift olmanın nasıl bir şey olduğunu tamamen unutmuştu. En son dört yıl önce bir ilişkisi olmuştu ve bu durum hiç de bisiklete binmek gibi değildi. Nasıl davranılmalı, eli nasıl tutulmalı, ne konuşmalı hiçbirini kestiremiyordu. Hal öyle olunca da Begüm'ün elini, parka çocuğunu gezmeye götüren büyükanne gibi tuttu, arkadaşıyla sohbet eder gibi konuştu, asker arkadaşını uğurlar gibi vedalaştı Begüm ile. "Zamanla oturur ilişkimiz" diyerek tabakasını çıkarıp bir sigara daha sardı, Begüm'ün vapurunun ardından üfledi dumanını, "çocukları kesin o ayarladı" dedi gülerek.
_________________________________________________________________________________
Cemâl: yufkayureklikelgobekli
Begüm: BangBang
Akşam Postası: yufkayureklikelgobekli.blogspot.com
Yaşantı Dergisi: Blogger Bulma Derneği
dahası...


Sizi bir köpek kovalarsa kaçarsınız, taş atarsınız ya da yere eğilirsiniz. Daha önce köpek kovalamıştır sizi yahut bir yakınınızı. Tecrübe edinmişsinizdir. Biliyorsunuzdur, bir köpek saldırdığında ne yapmanız gerektiğini. Ya da benim gibi küçük yaşlarda tanışıp, köpeklere dair tüm korkularınızı da yenmiş olabilirsiniz. Korkmam ben köpekten, kuğudan korkarım. Evet evet, kuğudan.

İkibin dört senesinde, Ankara Kuğulu Park'ta uzun eşek oynuyorduk, eşek olan takımdaydım ve en arkadaydım. Kuğu, kanatlarını çırparak bizim olduğumuz tarafa doğru koşmaya başladı, hiçbirimiz ne olduğunu anlamamıştık. Daha önce kendisine kuğu saldıran kimse olmamıştı sanırım. Taş mı atılır, yere mi eğilinir bilemediğimizden kaçtık. O da çok kovalamadı.

Sonra bir kız çıkmıştı karşıma, 10'lu yaşlarımın ortasındaydım. Ne olduğunu anlamıyordum, taş atılası bir durum yoktu, yere eğilsem de bana doğru gelmeye devam ediyordu. Kaçamadım da. Kaldım öylece. Uzunca bir süre kaldım yanında. Sonra gitti. Başka bir tanesi geldi daha sonraları, o da gitti. Her gelen mutlaka gitti ve ben neden geldiklerini, neden gittiklerini hiç anlamadım. Kimileri aşk diye tanımladı bunu, kimileri kadın erkek ilişkisi, benim için ise kuğuydu bu.

Kuğuydu, çünkü her seferinde yeniden tecrübe ediyordum bu durumu. Kuğu ile bir kez karşılaşmıştım, tehdit olarak, gönül işleri ise çok sık olmasa da tehditlerde bulundu. Yalnız bu, bir kere tecrübe ettikten sonra alışıp, ona göre savunma geliştirebileceğiniz bir durum olmuyor. Her bir gönül işi, yeni bir tehdit. Yalnızca aynı kişiyle ikinci kez karşılaştığında savunma üretebilirsin.

Her bir gönül işi yeni bir kuğu vakası ancak aynı gönül işine ikinci kez soyunursanız artık eğilmeniz mi, taş atmanız mı yoksa kaçmanız mı gerektiğini bilirsiniz.

Ama yine de...

Onor Bumbum - Kuğu

dahası...


fotonun linki
Arkadaşlardan dönüyordum, hava biraz serin. Viyana'nın olağan akşam manzarasıydı, hava kararmış, insanlar evlerine çekilmiş, ergenler gece kulübüne gitmek için şıkır şıkır giyinmişler. Bir çifte gözüm takıldı, sağır ve dilsizdi ikisi de ve hararetli hararetli tartıştıklarını görebiliyordum, merdivenlerden çıkarken gözlerini birbirlerinden ayırmadan el işaretleriyle kavga ediyorlardı. Çok ilginç geldiğinden izlemeye devam ettim, beni farketmiyorlardı ne de olsa. O kavganın ömrümde gördüğüm en acıklı sahne olacağını nereden bilebilirdim.

Kız trabzanlara yaslandı, eleman hala el işaretleriyle bir şey anlatıyordu, tek bir şey bile anlamadım ama izlemeye devam ettim, ikisi de öfkeliydi. Kız karşılık veriyordu, o da ellerini oynatıyordu sürekli, sonra o içimi buran sahneyi gördüm; eleman tam hararetli bir şekilde hala derdini anlatmaya çalışırken kız gözlerini kapayıp arkasını döndü. Evet görmüyordu artık elemanın anlattıklarını. Eleman omzundan tutup çevirse de kızı, kız gözlerini kapatıp konuşmayı bitirdi kendince ve arkasını dönüp merdivenlerden hızla indi. Eleman çaresiz, ne yapacağını bilmez halde kaldı orada. Bir an bana baktı, çaresizliğini gözlerinde görebiliyordum. Çöpe bir tekme atarak kızın peşinden koşmaya başladı ve inanır mısın gözlerim doldu. Ömrümde gördüğüm en trajik sahnelerden biriydi. Muhtemelen sevgiliydiler ve bir adım ötesindeki sevgilisine derdini anlatamıyordu eleman, kız gözlerini kapattı diye. Bundan daha çaresiz hadiseler mutlaka oluyordur ama o olay içimi çok burdu.

Metro geldi, bindim. Yol boyunca ise o çifti düşündüm. Aralarından biri gözlerini kapadığı anda tüm iletişimleri kopmuştu. Sonra duyan ve konuşabilen bizleri düşündüm, anlaşmak bu kadar kolayken, konuşma ve dinleme gibi lükslerimiz mevcutken neden kullanmadığımızı, hangimizin daha acınası olduğunu.

İneceğim durak anons edildi ve ben o çifti elele ve sessizce gülerlerken görmeyi diledim. Ben görmesem de onlar aralarındaki sorunu halletmiş olmalarını diledim, hala diliyorum.
dahası...


Bir sevgilim vardı. İki yıl boyunca beraberdik. Dile kolay iki yıl! Kimilerine göre kısa, kimilerine göre çok uzun olan bu süre zarfında iyi kötü günlerimiz geçti. Her şey iyiydi, güzeldi, sadece az muhabbet ediyorduk, çok sevişiyorduk. O da kabulümüzdü, sürdürdük.

Kıskançtı o sevgilim. Elinden gelse annemle bile görüştürmeyecek kadar -evet abartıyorum-. Yalnız durum neredeyse o raddedeydi. "Onunla niye görüşüyorsun? Şuna niye güldün? Berikiyle neden arkadaşsın? Benimle vakit geçirmiyorsun da arkadaşlarınla mı geçiriyorsun? Şu anda neredesin? O arkadaşlarında kalma demedim mi ben sana?" vb bir çok serzenişe maruz kaldım. Onun gözünden bakınca dünyanın en hovarda erkeği görünüyordum sanırım.

Benim tarafımdan bakalım bir de. Arkadaş çevresi geniş bir insandım, vaktimin çoğu dışarıda geçiyordu, bazen sabaha kadar hatta. Ama tek yaptığımız bir puba gidip içip muhabbet etmek ya da bir konsere gitmek. Sevgilimin ailesi böyle şeylere izin vermediğinden o evde olurdu, benim de çıkmamı istemezdi (kontrol elinde olmadığından). Haftada en az bir kere, iki kız arkadaşımın yaşadığı öğrenci evinde kalırdım. Çok eğlenirdim çünkü orada. Yemek yapardık hep beraber, batak oynardık, türk filmi izlerdik, içerdik, dağıtırdık. O evde çok sarhoş olduğumuz da oldu, kendimi hatırlamayacak kadar içtiğim de oldu, o arkadaşlardan biriyle aynı yatakta, o kafayla yatmak zorunda olduğum zamanlar da. Ancak bırakın sarkmayı, sevişmeyi, öpüşmeyi, yan gözle bile baktığımız olmamıştır birbirimize. Arkadaştık çünkü. Yalnız sevgilim onlarda kalmamı da hiç istemezdi.

Ben hala aldırış etmeden olduğum kişi olmaya, ondan önce görüştüğüm insanlarla görüşmeye, yaptığım alışkanlıklara devam ettim. Kendimden ve ona olan sevgimden emin olduğum için de bir kere bile aldatmadım, aklımdan bile geçirmedim. Fakat o kıskanmaya, hayatı bana zehretmeye, olduğum kişiyi, benliğimi değiştirmeye çalışmaya devam etti. Aldırmadım. Aldırmama da laf etti sonraları. Ona da aldırış etmedim.

İpleri koparan en önemli cümlelerden birisi ne oldu biliyor musunuz? "Eğer ben iki tane eril arkadaşımın evine gitseydim ve orada kalsaydım, o evden arkadaş olarak çıkmazdım." Bu cümleyi bire bir kurdu ve o an anladım ki nerede okuduğumu hatırlamadığım bir söz çok doğruydu; "kimseye güvenmeyen insana güvenme! Kendisi güvenilmez olduğu için kimseye güvenmiyordur."

O yüzden bana "kıskanan insan çok sevdiğinden, paylaşamadığından kıskanıyordur, güvenmediğinden değil" şeklinde laflarla gelmeyin, komik geliyor zira.

Aynen böyle görüyorum bahsettiğim insanları.

dahası...



Düşman kalesini zaptetmiştik oynadığım strateji oyununda, küçük bir destek kuvvet ile kalenin düşmesi işten bile değildi, öyle de oldu. Atlı birlik de destekledikten sonra düşman kalesini yerle bir ettik. Keyifle oyunun istatistiklerine bakarken, bir taraftan da el yordamıyla kucak bilgisayarının da üzerinde bulunduğu küçük zigon sehpanın üzerinde sigaramı buldum. Soft paketleri sırf altına vurunca sigara çıkarabildiğim için seviyorum. Yine aynı şekilde artistik bir hareketle vurdum sigara paketinin altına, paketin ucundan yarısına kadar sarkmış sigaralardan bir tanesini kurban seçip dudaklarımı uzatarak çıkardım paketinden. Çakmağı çaktığım sırada kafamı kaldırdım, Neşe öylece durmuş beni izliyordu, yüzünde merak ve pişmanlık karışımı bir ifade ile. Bir dakika önce bir kaleyi fethetmiş bir kahramanken bir anda kalbi kırık bir erkeğe dönüşmüştüm. Söze Neşe başladı, bakışlarını kaçırarak;

"Oyun mu yine?"
"Evet."
"Bıkamadın şu oyundan, ne anlıyorsun bu kadar?"
"Uzaklaştırıyor."
"Neyden?"
"Düşünmekten."
"Neyi?"
"Seni."
"Neredeydim diye sormayacak mısın?"
"Neredeydin?"
"Burak'ta."
"..."
"Ne yaptınız diye sormayacak mısın?"
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü biliyorum."
"Ne yapmışız?"
"İçip seviştiniz."
"Evet."
"Kaç posta?"
"6."
"Maşallah."
"Ama seni düşündüm."
"Nasıl?"
"Onu sen olarak düşündüm, seninle sevişiyormuş gibi hissetmek için."
"Neden?"
"Alıkoyamıyorum kendimi. Ben de oyunlar oynuyorum senin gibi, seni zihnimden uzaklaştırmak için. İnsanlarla oynuyorum, mış gibi yapıyorum, sevişiyorum, öpüşüyorum, takılıyorum ama sen bir türlü uzaklaşmıyorsun."
"Bilgisayar oyunları daha zahmetsiz, onları dene."

Sonu bir yere varmayacak diyaloğu yarıda bırakıp mutfağa doğru ilerledim. Belki de bitmişti sohbet, emin değildim. İki kapı sonra ulaştım mutfağa, buzdolabından yarısı içilmiş litrelik ayranı alıp tekrar döndüm salona. Neşe, diğer çekyata uzanmış yaktığı sigaranın dumanını izliyordu. O an hiçbir şey düşünmediğine emindim, iki buçuk yıllık ev arkadaşlığı onu yeterince tanımama yetti. Tüm ilişkimiz ev arkadaşlığı üzerine idi ancak birbirini sürekli gören iki karşı cinsin kaçınılmaz sonu bizi de bulmuştu. Birbirimizi seviyorduk hatta belki aşıktık, biliyorduk da bunu ama hiç denemedik beraber olmayı hatta ev dışında beraber hiç takılmadık. Hiç dokunmadık birbirimize, sevdiğimizi hiç söylemedik ama bildik.

Neşe'nin hayatında sürekli birileri oldu. Sevgilisi oldu, takıldığı insanlar oldu, günübirlik ilişkileri oldu ama hiç mutlu olmadı. Kahkahası hiç durmazdı, yüzü hep gülerdi yalnız o gülmelerin içten olmadığını bilirdim. Buna rağmen nasıl başardığını anlamadığım bir dinginliği vardı. İçinde fırtınalar koptuğuna emindim fakat sigarasını yaktığında sadece dumanını izlerdi, hiçbir şey düşünmezdi. Eğer odamda değilsem, o da odasına gitmezdi. Bu huyunu bildiğimden uyumak dışında kullanmazdım odamı. Salonda sessiz sedasız otururduk.

Ağzımızı açtığımızda sadece müzikle ilgili konuşurduk. Belki de tek ortak noktamız müzikti. Bilgisayardan kim müzik açsa, diğeri itiraz etmezdi. Bilirdik çünkü açılan müziği diğerinin de beğeneceğini. Ortak dil gibi bir şeydi müzik bizim aramızda. Müzikle konuşurduk. Birbirimizi de müzikle tanıdık. Konuşmadık birbirimizle, dinlemedik birbirimizi, müziklerimizi dinlettik, notalarla konuştuk. Ben en sevdiğim şarkıları dinlettim, o en sevdiği grupları izletti. Konuşanlardan daha çok tanıdık birbirimizi çünkü konuşurken yalan söylenebilirdi ancak duygular yalan söyleyemezdi. Müzik ise duygularınızı olduğu gibi açığa çıkarırdı.

Amatör gruplar açardık bazen internetten, kaçırdıkları rtimleri, yanlış tonları, detone sesleri ayıklardık. Beraberken eğlendiğimiz tek konu buydu. Bazen çok sıçtıklarında gülerdik ağız dolusu ve Neşe'nin gerçekten kahkaha attığı nadir zamanlardan olurdu o anlar, adının hakkını verirdi.

Bunları düşünürken Neşe'ye bakakalmış olmalıyım, sigarasının külünü silkerken gözgöze geldik;

"Neşe?"
"Semih!"
"Seninle yatmak istediğimi söyleseydim ne derdin?"
"Soyun!"
"Benden daha fazla istiyorsun değil mi benimle yatmayı?"
"Senin ne kadar istediğini bilmiyorum."
"Evcil bir penguenimin olmasını istediğim kadar."
"Evet, senden fazla istiyorum."
"Peki herhangi biriyle sevişmekten farkı olacak mı?"
"Sanırım isteyip de ulaşamadığım tek kişisin, o yüzden kafamda büyüttükçe büyütüyorum seni."
"İşte bu yüzden kendime rağmen karşı koyuyorum sana."
"Neden?"
"Beni hep hatırla istiyorum, sürekli aklının bir köşesinde kalayım."
"Neden?"
"Sana olan öfkemin hıncını anca bu şekilde alabilirim. Seni çok istesem de güvenilmez birisin, gözüm kapalı güvenebileceğim birini istiyorum ben."
"Yalan yok, ben olsam ben de güvenmezdim bana."

Neşe, görebileceğim en güzel kadınlardan biriydi, diğer tüm kadınlar vasat kalıyordu yanında. Bir yetmiş boy, ince ve dolgun vücut, ince bir burun, nazik bir çene, yüz hatlarını iyice belirgin kılan kısa siyah saç, bembeyaz ten, iri gözler ve etli dudaklar. Bir erkeğin aradığı tüm fiziksel özelliklere sahipti, bunu da sonuna kadar kullanıyordu. Güzelliği ile açamayacağı hiçbir kapı yoktu, benim inadım dışında. Neşe'nin tanrısal egosunu kıran yegâne şey, benim ona karşı koymamdı ve bu da benim egomu ona denklememe yetiyordu. Onun besin kaynağı istediği kişiyi elde etmesiydi, benimki ise Neşe'ye karşı koyabilmek. Bu denge, bir gün birimizin nefsine yenik düştüğünde bozulacaktı ve o andan sonra ne ben Semih, ne o Neşe olabilecekti. Sanırım biraz da bundan korkuyorduk. Öfke ve nefretle karışık bir sevgi besliyorduk birbirimize, belki de aşk böyle bir şeydi ya da ihtiras, tutku. Biz beraber olmadıkça da sürecekti.

"Bi' el daha oyun atacağım. Ayran?"
"Afiyet olsun."
dahası...


Bazen yalnızca sevmek gerekir. Hayır, bir annenin evladını sevdiği gibi değil, bir martının denizi sevdiği kadar hiç değil. Dağlar, okyanuslar, dünyalar ya da evren kadar da değil. Bu kadar basit olan bir kavramı -ki sevmek gerçekten basit bir kavramdır, onu zorlaştıran ve karmaşık hale getiren bizleriz- eşsiz olarak icra etmek gerekir. "Kadar, gibi vs." gibi kıyaslar kullanarak sınırlandırmamak gerekir sevmeyi, sadece sevmek gerekir. Benzetmelerden kaçınarak, benzersiz bir şekilde... Ortalama yüz yetmiş santimetre sevmek gerekir. Çünkü dostlarım, ortalama bir insan kulacı olan yüz yetmiş santimetre, sonsuzluğu kucaklamaya yetecek ölçüdedir.

*Fotoğraf, 2010 yılı sevgililer gününde Avusturya/Viyana'da Stephans Meydanı'nda insanlara bedava kucak dağıttığım sırada çekilmiştir.
dahası...



- Merhabalar.
- Merhaba.
- Size birkaç sorum olacaktı.
- Tabii ki, buyrun.
- Mesleğiniz nedir?
- Meslek derken?
- Yani ne iş ile iştigalsiniz? Profesyonel olarak yaptığınız şey nedir?
- Ha o mu? Ben severim.
- ...
- ...
- Severim derken?
- Profesyonel olarak severim. Mesafeler boyunca, yıllar boyunca, umutlar boyunca severim.
- O..oldu, teşekkürler.
- Ben teşekkür ederim.
dahası...



Geçen gün İrem ile konuşuyorduk. Biraz asabi biridir evet ama kimseye zarar vereceğini aklımdan bile geçirmezdim. Adem’e tokat atmış! 3 yıllık evliliklerinde ufak tefek geçimsizlikleri oluyordu tabii aralarında, geçim sıkıntısından, kıskançlıktan... İrem, işinden dolayı bazen gece geç saatlere kadar çalışır, Adem ise her erkek gibi evi çekip çevirir, yemek yapar, çocuklara bakar, temizlik, ütü gibi gündelik işlerini yapar. Aslında makina mühendisidir kendisi ancak İrem, evlendikten sonra çalışmasını istemediği için mesleğini yapmayıp çocuklara bakmayı kabul etti. “Ne gerek var? Ben çalışıyorum zaten, neyimize yetmiyor? Sen ev ile ilgilen!” diyerek zorla kabul ettirmiştir bu isteiğini. Sadece haftada bir halı saha maçı vardır Adem’in. İrem’in kıskanç yapısından dolayı da “kimler var maçta? Kime karşı oynuyorsunuz? O şort kısa değil mi? Maç nerede? Kaçta geleceksin?” gibi baskıları yüzünden de ağız tadıyla oynayamaz sahada. Kendini gösterebileceği tek alan olan halı sahada da İrem’in kuşkucu tavrı yüzünden hayattan tam anlamıyla haz alamaz Adem.

İrem’in yine içip geldiği günlerden birisiymiş eve. İrem’e göre yerden göğe kadar haklı, peki bence? Ben karı koca arasına girmem, severse de döverse de aralarındadır. Kendileri hallederler. Neyse Adem tüm gün ütü yaptığı için bitkin düşmüş, İrem de geç kalınca aramaya çekinip pencerenin önünde uyuyakalmış, çalan zili duymamış. Çok değil, beş dakika sonra uyanıp apar topar koşarak kapıyı açmış ama geç açtığı için tartışmaya başlamışlar. İrem için bardğı taşıran son damla olmuş ve basmış tokadı. İrem gün boyu çalışıp yorulurken, Adem tüm gün evde keyif çatıyormuş ve tek yapması gereken kapıyı vaktinde açmakmış. Tabi bu olay kapıyı geç açma mevzusundan çıkıp Adem’in “neden geç geldin? Nerede kaldın? Niye haber vermedin? Yine mi içki içtin?” şeklindeki dırdırlarına cevap yetiştiremeyen İrem, eve ekmek getiren, evin reisi ve her şeyi olan bir bireyin bu kadar üstüne gelinmesine dayanamamış. İrem her şeyi ailesi için yapıyormuş, onlar için geç vakte kadar çalışıyormuş, arada bir içki içmişse ne olmuşmuş.

Tek kusuru da bu değilmiş tabi, dediğim gibi zamanın katladığı birikmişliği o tokatla boşaltmış İrem. Aralarındaki cinsel münasebet de azalmış mesela. Zaten haftada bir, bilemedin iki kez birlikte olmaya vakit arıyormuş İrem ama onu bile son zamanlar Adem çok görür olmuş. “Başım ağrıyor, bugün çok yoruldum, havamda değilim” gibi mazeretlerle koynuna almıyormuş Adem İrem’i. İrem de “haklı” olarak gözü dışarıya kaymış, bir dostu varmış. Aramızda kalmasını rica etti, ben de “eh kadının elinin kiridir, arada duygu olmadıktan sonra, yuvanı dağıtmadıktan sonra böyle kaçamaklar olur” diyerek yüreğine su serptim. Bakmayın dostu olduğuna, ailesine de düşkündür İrem. Tüm ihtiyaçlarını karşılar, ne kazanıyorsa eve bırakır, ne ihtiyaçları varsa alır. Çocuğa ayakkabı mı lazım? Hemen ertesi gün en iyisini alır. Bulaşık makinası mı alınacak? Hemen taksitle alır bir tane. Sever ailesini. Hele ki Adem akşamları dır dır etmese, çok soru sormasa, gönlünü hoş tutsa İrem’in, sorunsuz, mutlu mesut yaşayıp giderler...

Öyküdeki mantık hatası nerede? Siz cevabı düşünün, varsa aklınıza gelen, yorum olarak bildirin. Bu öykülerin devamı gelecek.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.