Mutluluğumu size nasıl tarif edeyim bilmiyorum. 5 Aralık'ta, etrafımda müzik yapacak kimse bulamamamdan mütevellit "hadi müzik yapalım" diyerek karşınıza çıktığımda bana inanıp, güvenip bu yola gireceğinizden emin değildim. İlk proje patlayınca ümitsizliğe kapılmadım değil. Herhalde bu prensiple ilerlediğimizde bir sonuç alamayacağız dedim ancak en azından bir kez daha denemenin faydalı olacağını düşündüm ve yeni proje için blog tutan arkadaşlarla istişareye başladım. Bu sefer davulcumuz da vardı. Ve aslında sanırım hepimizi toparlayan da o oldu.

8 Nisan'da başladığımız yeni projeyi ilmek ilmek işledik, yeri geldi kaydı beğenmeyip tekrar çaldık. En önemlisi sabrettik. 2 Haziran'daki BlogStar yarışmasına yetiştirmek için çırpındık ancak direnişten ötürü hepimiz kayıtlarımızı askıya alarak gerek meydanda, gerek bilgisayar başında direnişe destek verdik. 2 hafta boyunca başka hiçbir şey ile ilgilenmedik, dolayısıyla kayıt da askıya alındı.

Haziran'ın sonuna geldiğimizde ise tüm kayıtlar elimizdeydi. Öncelikle çalışma koşullarımızdan bahsedeyim;
Mr. Patates'in stüdyosu olduğu ve davul işi biraz daha teferruatlı olduğu için muazzam bir stüdyo kaydı yaptı ve fitili ateşledi.
Debriyaj ise gitarını jak ile bilgisayara bağlayıp titretti telleri. Öyle aman aman bir kayıt programıyla da değil hem de.
BangBangSenbonZakura ve ben ise akıllı telefonlarımıza MIIDIO Recorder yükleyerek (kesinlikle muhteşem kayıt kalitesi var) gerçekleştirdik kayıtlarımızı.
ZeyneptunJupiterdim de şarkısını tablete söyledi, basını bilgisayara bağladı.

Gördüğünüz üzre öyle devasa paralar harcayarak, stüdyolara saatlerce kapanıp kaydetmedik şarkıyı. Herkes elinden gelen imkanlarla ve Debriyaj'ın dediği gibi "bir avuç blog yazarının tamamen kendi imkanları ile steril olmayan ortamlarda, stüdyolarda değil çalışma odasında, yatağın üstünde veya salonda kaydedilmiş bir Kesmeşeker şarkısını sizlere sunuyoruz" kaydettik kulağımızdan sakındığımız değerli projemizi.

Tüm kayıtlar hallolduktan sonra etrafta başka ilgilenen olmayınca iş başa düştü, miks aşamasında da sınırlarımı zorladım. Ayıptır söylemesi 2010 model 10' netbookumla, harici bir fare bağlamadan, tamamen touchpad ile ve o ufacık ekranda hallettim tüm miksleri.

Çalışma koşullarımız bu şekildeydi ve kesinlikle amatör ruha uygun bir kayıt oldu.

Bana inanan, güvenen ve projenin tamamlanması için çalışan tüm arkadaşlarıma, ayrıca projenin ilk fikir aşamasından beri bizi destekleyen Bloglar Mahallesi'ne ve muhtarlık çalışanlarına, ilk günden beri hem tanıtım hem motivasyon için uğraşan Mirage'a, projemizi Kesmeşeker grubunun elemanlarına taşıyan Mutlu Cihan'a, yine desteğini esirgemeyen Shirin Serkan Abi'ye, projeyi Feysbuk ve Tivitırdan izleyen, sabırsızlıkla bekleyen tüm arkadaşlara sonsuz teşekkür ediyorum. Hepinizi çok seviyorum.

Ha bu arada, SenbonZakura'nın arkadaşı Unsafeact Yapım da öyle bir vidyo hazırladı ki kaydımıza, neşemize neşe kattı!

Şarkının vidyo ve yalın hali aşağıda, afiyet olsun.

Son bir hatırlatma; bu, sadece ilk proje, eylemlerimiz sürecek, siz de katılabilirsiniz. Projenin ne olduğuyla ilgili fikir edinmek isterseniz buradan önceki denemelerimizi okuyabilirsiniz.







dahası...



Aranızda hala Kesmeşeker'i tanımayanlar varsa bugün tanışmak için uygun bir gün. "Şarkılarda bilhassa sözlere önem veririm" diyenleriniz varsa mutlaka şarkılarını hatmetmeli ve sindirmelidir diye düşünüyorum.

Kesmeşeker'in kurucusu, gitaristi, söz yazarı, bestecisi ve solisti olan Cenk Taner, Kesmeşeker dendiğinde akla gelecek neredeyse ilk ve tek isimdir. Kesmeşeker'in ilki 1991 yılında olmak üzere yedi adet stüdyo albümü bulunmaktadır. Onlar ise sırasıyla;
  • 1991 Dipten ve Derinden 
  • 1993 Aşk ve Para 
  • 1995 Tut Beni Düşmeden 
  • 1998 İnsülin 
  • 1999 İçinde İçindekiler Vardır 
  • 2004 Kum 
  • 2011 Doğdum Ben Memlekette
Ayrıca Cenk Taner'in bir adet solo albümü ve besteleyemediği yazılarından oluşan bir de Andıran Otu adında kitabı bulunmaktadır. 

Gönül meselelerinden toplumsal olaylara, hayata dair dokunuşlardan siyasete kadar geniş bir yelpazede konuları ele alan şarkılarıyla Kesmeşeker'in kalbi Cenk Taner Kent Ozanı yakıştırmasını sonuna kadar hak eden bir abimizdir, canımızdır, ciğerimizdir. 

Yazıyı da Cenk Taner'in dinleyenleri için uygun gördüğü bir söylevle bitireyim.

“Kesmeşeker dinleyicisidir ki ‘uçsuz bucaksız azınlık’tır; onlar ‘kaç’ değil ‘kim’dir…”

Son albümün son vidyo klibini de iliştiriyorum, dahasını dinlemek, öğrenmek isteyen olursa şayet, buralardayım, gugıl da buralarda.

dahası...


2005 Yılbaşısı...

     "Kolay gelsin."
     "Sağolasın."
     Ulan bari bir arkanı dön selam verirken. Benim evimdesin, seni tanımıyorum bile ve dışarıdan gelen benim.
     "Kurdunuz mu bilgisayarı?"
     "Ya kurduk da müzik çok yüklemişiz, açılırken kitleniyor."
     "Hmm. Ben Emre."
     "Ben Apo."
     "Senden n'aber Can?"
     "İyi ya, şu kurulum bitsin alkol almaya gidelim, bir de insanları Kızılay'dan toplamak gerek, burayı bilmiyorlar.
     "Tamam, ben şu çantayı bırakayım. Çok kişi gelecek mi?"
     "Foruma haber saldık, 20 kadar kişi gelecek sanırım."
     "Hey maşallah!"
     Kendi başıma yaşadığım bir evdi neticede ve yılbaşının gelmesi coşkusunu genç damarlarımızda hissediyorduk. Anahtar her zaman kapının üstünde dururdu zaten, haberli habersiz arkadaşlarım sürekli gelirdi eve. Bu parti için de önceden gelip evi hazırlasınlar diye arkadaşa anahtarın yerini söylemiştim. Nasıl bir gafletle tamam dedim hatırlamıyorum ama bir yola girmiştik vesselam. Kızılay'a vardık, insanları toplamaya başladık ve alkolleri.
     "Taksi en uygunu, 5-6 kişi sığalım her taksiye, otobüs parası da anca o kadar tutar zaten."
     "Tamam."
     "Öne hanım kızımızla birlikte birisi otursun." dedi taksici amca.
     "Tamam, madem hiç biriniz oturmuyorsunuz ben otururum." diyerek kuruldum öne.
     'Çakaaal, bilerek atlamıştın oğlum sen orada öne'
     'Ne alakası var lan, öne birisi geçmesi gerekiyordu, kimse oturmadı.'
      Bagajda alkoller, kucağımda ortamın tek kızı yoldaydık. Ev yakın olunca bu kadar kişi taksiye bindiğimiz takdirde otobüse vereceğimiz paradan çok daha azı ile eve varabiliyorduk. Önden bir gurup arkadaş yola çıkmıştı, o güne kadar yapmak isteyip de bir türlü yapamadığım aksiyon sahnesini nihayet gerçekleştirebilmiştim; "öndeki taksiyi takip et!"
     Önlü arkalı vardık taksilerle. Bizimkiler önden gelip evi derleyip topladıklarından dolayı girer girmez içkileri soğutmaya koyulduk, insanlar mont ve çantalarını çıkardı, çekyatlara yayılmaya başladık. İnsanlar birbirleriyle kaynaşıyorlar, muhabbet sohbet. Ne de olsa kimsenin birbirini tanımadığı bir ortam. İçlerinden biri seri katil olsa, kafayı güzel yaptıktan sonra hepimizi kesse yeridir.
     Bir de süpriz vardı; babam ve kardeşim de yılbaşını geçirmek için Ankara'ya geliyorlardı. O an annem gelmedi diye o kadar sevinmiştim ki. Çünki o kadar adam dağıtacaktık o gün, evin tavanı ya da duvarları, bir yerler mutlaka yıkılacaktı. Öyle bir gençlik ateşiyle, öyle bir gazla girişmiştik bu parti işine. Babam da kardeşim de dünyanın en iyi aile bireyleridir, annem de öyle...
     Babam eve geldiğinde kalabalık ve hengameye hiç bir şey demedi. Demez zaten bilirim babamı da yine de baba yani. Geldi, zaten bir kısmını tanıyor insanların, benim arkadaşım olan kısmını en azından. Geri kalanını ben de tanımıyorum. Tanıştıklarımın isimlerini de çabucak unuttum zaten.
     Ama mareşal! Böyle bir adam yok. Forumuna haber saldığımız site bu elemanın arkadaşınınmış. Bu da ilk üyelerdenmiş. Tamam Allah var o site o zamanların feysbuku falan sayılmasa da türk rock camiasının sözü geçen sitesiydi. Adama en uygun lakap olarak da mareşali bulduk. Adam kıdemliler kıdemlisi(!). O siteye ilk üye olanlardan.
     Bir de fakır vardı. Adamın adı Berker'di (şimdi adamın adı diye bahsediyorum ama sonradan yollarımız tekrar kesişti, meğer ne kafa adammış, daha samimi olduk sonra). Berker ismi istemsiz olarak "fucker"ı anımsattığından dolayı da ona fakır aşağı fakır yukarı diye seslendik tüm gece.
     Biralar soğumuş, fıçılar açılmış, ışıklar söndürülmüş, milyon tane mum yakılmış (Allah'tan yanmadık o gece), yerler alınmış... Herşey tamam yani, başlayabiliriz. Doldurduk biraları, herkes kendi arasında sohbet ediyor. Biz de kendi aramızda dalmışız muhabbete, müzikten, siyasetten, geyikten herşeyden bahsediyoruz. Bir ara arkadaş gitar aldı eline tıngırdatıyor. O arkadaşla başlamıştım ben müziğe. Neyse.
     20 adam 1 kız olunca herkes kızın peşinde köşe kapmaca oynuyor. Kız diğer odaya gidiyor, tüm adamlar peşinde. Biz de üşengeç tayfa, kılımızı kımıldatmıyoruz, anca koltuklarda yayıl, bira iç. O zamanlar idmanlı olduğumuz için içtikçe içiyoruz, hala ayaktayız. Salonda kurulu olan bilgisayarı büyük yatakodasına geçirmişiz, tüm mont ve çantalar orada. Diğer odada ise kız ve etrafındaki adamlar. O kadar komik görünüyor ki. Kıza kur yapan yapana. Herkes kendinin bir yönünü göstermeye çalışıyor.
     Bir süre sonra fıçı biralar bitti, şişelere geçtik ama stok hızla tükenme yolunda ilerliyordu. Sağolsun Farecan şaraplarımızı kırdığı için nevale baya azalmıştı. Bir ara mutfağa bira almaya girdiğimde artık kafamın çok da yerinde olmadığını ya da diğer tüm insanların sarhoş olduğunu ya da hep beraber kafayı bulduğumuzu anlamıştım. Babamla mareşal buzdolabının önünde muhabbet ediyorlar;
     - Benim arkadaşım kurdu o siteyi, bilmem nereden bilmem ne sörvırı açtı, oradan oraya birşeyler şey yaptı bıdı bıdıbıdı
     "Tamam mareşalim, doğrudur."
     "Ama işte ben üye olunca bıdıbısıbısıbıdı..."
     Oha resmen mareşal babamı kitlemiş ve benim bile anlamadığım bilgisayar terimlerinde birşeyler anlatarak sevgili babacığımın beyninin ırzına geçiyor! Babam da "her mareşal, öyle mareşal" diyerek geçiştiriyor. Babamın gençle genç olmasına, arkadaşlarıma benim taktığım lakaplarla seslenmesine alışığım ama mareşali ne ara duyup benimsedi çok şaştım.
     "Oğlum yeter, çok içtin."
     "Baba bu son! Başka ne zaman içebilirim ki zaten?"
     "Ama ayakta duramıyorsun."
     "Yok baba, iyiyim ben."
     "İyi tamam."
      Sonrasında Can ve Yiğit geldiler, sanırım elimdeki son biraydı.   
     "Emre biz hiç içmedik bira!"
     "Hmm doğru içmediniz."
     "Onu bize versene!"
     "O zaman bunu beraber içelim. Siz için ama ben de içeyim!" bunu derken şişeyi elimde sıkı sıkı tutmayı ihmal etmedim.
     Bir taraftan da arada bir odaları gezip herkes yaşıyor mu diye bakmayı ihmal etmedim. Kıza kur yapan tayfa kız nereye giderse oraya gidiyor. Kız bir ara adamlardan sıkılmış olacak ki bizim yanımıza geldi sohbete, sonra adamlar yine yumulunca el mecbur kaçtı kızcağız. Bir ara bu kıza yazan tayfa dışarıyı çıkıp Apo'nun vosvosunda takıldı tabii ki kızla birlikte. Bir ara montların olduğu yatak odasında iki tane eleman Sibel Kekilli izlemeye çalışıyorlar ama bilgisayarın hafızası ağzına kadar dolu olduğundan açamıyorlardı. Bir ara yönetici geldi, ömrümdeki ilk şiddetli kavgam evdeki diğer kişiler tarafından önlenmişti, ne güzel kafa göz dalacaktım zaten sevmiyordum pici!
     Ve işte beklenen an geliyordu! Saat 00:00'ı vurmak üzereydi. Hangi parlak fikirlinin aklına geldi bilmiyorum ama ben bile olabilirim pogo yaparak girelim dedik yılbaşına, tüm sene tepinerek geçer diye. Hem de alışılagelmiş birşey değil sonuçta. Önce SOAD açmaya çalıştık, başaramadık. Sonra hem vaktin daralması hem kafaların güzelliğinden ötürü 10'dan geri saymaya başladık. 0'ı vurduğumuzda herkes birbirine girdi. Daha önce pek çok kez pogo yapmıştım ama bu en zevklilerindendi. Müzik yok, ihtiyaç da yok. Birader de daldı, babam kapıdan izliyor (yok bir de dalsaydı, o kadar da değil)! 15-20 dk belki daha fazla nefessiz tepindik. Herkes bir köşeye yığıldı. Alkol de bitmişti. İşte o an babam babalığını göstererek;
     "Hadi bir koşu gidin rakı alın gelin!"
     "Allaaaaa" diye eline parayı alan Laz, üzerindeki ince atlete aldırmadan sokağa fırladı, ardından da Anıl.
     'Çok iyi hatırlıyorum ya' diye güldü Anıl. 'Adam o dik yokuşu koşa koşa çıktı, üzerinde sadece fanila var, içeri girdi bu.'
     "Abi bize rakı ver!" dedi Laz elindeki parayı tezgaha vurarak.
     "Gençlik yanıyor yahu!" dedi tekelci. Laz'ı gördükçe kendisi üşüyordu.
     'Aynı koşar adımlarla eve döndük ama ben o yokuşta koşarken nasıl düşmedim hiç bilmiyorum, adam rakı diye çıldırdı resmen'
     Rakı gelince ne olur? Memleket meseleleri tabii ki. Servisleri Anıl yapıyor, o zamanlar en sakar halleri ama hayret ki tek damla dökmeden servis yaptı. Babamla Anıl'ın samimiyeti bu partiye dayanır.
     "Bak şimdi Ahmet Amca..."
     "Ne amcası lan! Ben o kadar yaşlı mıyım?"
     "Ahmet Abi..."
     "Rakı sofrasında abi olmaz!"
     "Bak Ahmetcim...." dedi en sonunda elini babamın omzuna atarak. Ne diyeceğini şaştı çocuk.
     "Söyle Anılcım!"
     Adam da şikayetçi değil durumdan! Kanka gibi takıldılar tüm gece, bir muhabbet sohbet. Sonra bir ara yerde bardak kırılmış, evin tek kızı onu süpürmeye çalışırken Laz devreye girdi.
     "Oğlum ben bu kızı ayarlarım."
     "O nasıl olacak?"
     "Baya. Tüm gece millet etrafında dolandı kimse götüremedi, ben götürürüm."
     "Ya Laz bırak Allah aşkına!"
     "Görürsün bak."
     Camları süpürmek için eğilen kızın yanına Laz da eğildi ve ömrümüz boyunca unutmayacağımız o cümleyi kurdu; "yalaşak mı?" Kız güldü, süpürgeyi bunun kafasına geçirdi, işini yapmaya devam etti. Biz de karnımızı tuta tuta gülüyoruz.
     "Ne gülüyorsunuz oğlum, hiç yoktan denedim."
     Biz hala yerde kıvranıyoruz, "yalaşak mı?" ne demek lan?
     O kızla beraber misafirlerin bir kısmı gitti, gitar çalan iki genç geldi. Ben oraları kesik kesik hatırlıyorum. Onlar da gitarlarıyla şarkı falan çaldılar. Bir ara babamın onlardan türkü çalmasını istediğini hatırlıyorum. Sonrasında ise yatış pozisyonu aldık. Ben biraderle uyudum, babam Anıl'la. Diğerleri de buldukları yere kıvrıldılar.
     Sabah kalkıp tekrar bir asayiş çektim. Babamla Anıl tamam, diğerleri de tamam. Bir de içerideki odaya bakalım. Girer girmez bir gülme aldı beni. Apo o 2 metre boyunda, 1 metre enindeki arkadaş ortaya yatmış, herkes de kafasını ona koyup uyumuş. Adam resmen yastık işlevi görmüş. Sonra banyoya baktım, bakmaz olaydım. Küvet ağzına kadar kusmuk dolu. Herkes ergen olunca kaçınılmaz son o idi işte. Onu görünce ben de gidip tuvalete kustum.
     Herkes uyanıp bir tencere menemeni afiyetle yedirdikten sonra ortalıkta kimse kalmadı. Herkes işine gücüne gitti yahut işten kaçtılar. Ne de olsa ortalığı toplamak Arslan ailesine kalmıştı. Sadece 2 çekyat, bir yatak, bir masamız olduğundan ötürü temizlik kolay bitti. Tek zorlayan banyo oldu. Tıkandığı için herşeyi el ile temizlemek zorunda kalmıştım. Babam da tek kelime etmedi, nasıl onurlanmıştım, nasıl gururlanmıştım. Arkadaşlarım arasında namım yürürdü yani, babam benimle birlikte yılbaşında dağıttı diye. O zamanlar bırak böyle bir şeyi kendi evinde yapmak, arkadaşının evinde yapıldığından haber alsa baba orayı basar, çocuğunu da alır eve götürürdü.
     Gizem derin bir fırt çekti purodan ve "Abiii keşke gelseymişim."
     "Biz sana dedik o kadar, güzel olacak gel diye."
     "Oğlum sizin o ikiz yata kırıktı ya, hani bir keresinde üstüme atladınız hepiniz birden, tek bacağı kırılmış çapraz duruyordu. O yüzden tüm gece babanın tepesinde uyudum ben! Gece de midem çok bulandı, kalkmaya üşendim. Dedim şuradaki çantalardan birine kusayım, nasılsa kimse anlamaz, o kustuğum çanta benim çantam çıktı! O kadar çantadan sen git kendi çantanı seç!"
     "Ahaha Allah'ın sopası yok, sen elalemin çantası diye kusarsan böyle olur işte. Ee rahat uyuyamadın mı?"
     "Ya uyudum da adama ayıp oldu."
     "Yok ya olmaz. Öyle işte Gizem, yılbaşımız böyle geçti."
     "Abi ben de gelmek isterdim ama biliyorsunuz işte, mecburen evdeyim."
     "Biliyoruz ev kuşu. Kolayı uzatsana."
     "Uzat bardağını."
     "Şarkıyı başa alıyorum!"
     "Al..."
dahası...


          "N'aptın?"
          "Hiiç, gittim geldim işte."
          "Ben de onu diyorum, ne zaman alıyorsun vizeyi?"
          "Önce sınavlarını ver dediler."
          "Nasıl lan? Senin sınavlar daha ocakta ama."
          "Öyle... Benim memlekete gitme işi yalan olacak gibi."
          "Olmaz niye olsun oğlum. Acil durum vizesi alırsın, 30€ alt tarafı."
          "Oğlum onu şimdi harcarsam daha acil bir durumda ne yapacağım?"
          "Her zaman verirler ki onu."
          "Ne biliyorsun?"
          "O tombul çocuğa dedi ya kadın, 'senin vize yetişmez, acil durum vizesi verelim' diye."
          "Harcamaya gerek yok ya onu."
          "O değil de kadın perşembe getir eksikleri tamamdır dememiş miydi?"
          "Dedi."
          "Ee?"
          "Başka kadına denk geldik."
          "Ee?"
          "Ne ee mına koyim. Biliyorsun buradaki memurları, herkes insiyatif kullanıyor. Bu da sınavları beklemekten yana kullandı."
          "Sikeyim be!"
          "Ben de..."
          "Sen neden o gün tam götürmedin belgelerini? Al tarafı fotoğraf ve kaç kredi verdiğine dair belge verecektin! Dayaklıksın!"
          "Daha sadece 2 kredi verdiğim için, sınavlarım da ocakta olduğu için çok işe yarayacağını düşünmedim, o yüzden götürmedim. Fotoğraf olayı da; benim fotoğraf gayet geçerli bir fotoğraftı bence, kız beğenmedi. Ne dersem diyeyim her türlü haklısın. O gün belgelerim eksiksiz olsa tamam diyecekti, şu gün gel al vizeni. Ya da o kıza denk gelseydim yine, belki o zaman tamam al vizeni diyecekti." Evet pişmandım, 'keşke' diyorum, 'keşke biraz daha ciddiye alsaydım vize işini'. Hayatımda nadiren cümle içinde kullanırım 'keşke'yi.
           "Tamam ya neyse, sınavları verince gider alırsın vizeni."
           "Sorun o değil bro. Sınav verilir ama ben niye böyleyim?"
           "Nasılsın?" dedikten sonra kendimle ilgili tüm olumsuz şeyleri bir bir sıraladım.
           Buraya gelişimi düşündüm önce. Bilkent yıllarımı, oradan kaçmaya çalışmalarımı, gittiğim desen kursunuz, güzel sanatlara hazırlanışımı, götüm yemeyip Bilkent'e (sevmeye sevmeye) geri dönüşümü, mâli anlaşmazlıklar yüzünden okulun gereksiz yere 2-3 sene uzaması, sonunun gelmemesi, ilk kaçış noktamın Viyana olması, apar topar buraya gelmem, iki dönemde almancayı söküp, orta seviyede olduğu gibi bırakmam, üzerin bir yıldır doğru düzgün bir şey eklememem, kendimi günden güne köreltmem, okulun üstüne düşmemem, en nihayetinde de vasat başarıda bir öğrenci olarak bu muhabbeti yapmam. Evet çok canımı acıtıyor bu.
           Hiç bir zaman başarı kıstasım eğitim seviyesi, ders notları olmadı ama onun eksikliği de kötü hissettiriyor. Hadi onu geçtim ben kendimi bildim bileli okuyorum, ailenin tüm fertleri benim için kıçını yırtıyor! Kardeşim dahil. İçip içip aradığı sıralarda "abi benden bir bok olacağı yok zaten, ben burada iş güç hallederim, kaç para lazımsa gönderirim sana. Sen oku!" demesi bir insana ne kadar koyabilir tahmin edebilir misin? Hele o kardeş senden küçükse. Pozisyonlarımız tersi olsa ben de yapardım aynısını, sorun öyle bir fedakarlık yapıp yapmadığı değil, benim böylesine iyi niyetleri kötüye kullanmam. Annemle konuşurken de aynı. "Anne ben aslında girerdim de sınavlara ama zaten 3 kere girme hakkımız var bitirmeyeyim haklarımı dedim, kendime güvenemedim..." Sevgili annenin cevabı ne dersiniz? "Biliyoruz oğlum, hesap vermene gerek yok, en iyisini sen bilirsin. Senin okuyacağını biliyoruz biz zaten, yaparsın sen." Deme işte öyle. Nereden biliyorsun okuyacağımı?
             Ben tembel adamım. Okul da eve bir saat olunca hevesim kalmıyor okulla ilgili. Allah var Bilkent'teyken gerçekten canla başla ders çalışırdım. Severdim de çalışmayı. Sanırım dil yetersizliğinden böyle oluyor. Okulda aslında herkes sıcak kanlı, okuldaki neredeyse tek yabancı olduğum için de herkes gelip sohbet ediyor. Ortam da iyi aslına bakarsan yani. Biraz daha yakında otursam herhalde tüm vaktimi okulda geçirebilirdim.
             Bir de okulun sistemi meselesi var. Türkiye'deki okullarda sana paket seçenek verirler her dönem, onları alır okursun, ders seçmene gerek kalmaz. Belki seçmeli ders istersen onu seçersin, geri kalanı hazırdır zaten. Hazır olmayanları da bölüm sekreterine hallettirirsin; "Nurdan Abla yeaa şu benim derslere bir el atıversen!" diyerek. Burada derslerin her birini kendin seçtiğin gibi, sınavlara bile ayrıca kayıt yapıyorsun!
             Keşke dil kursunu 4 dönemde bitirseydim bile dedim. Nasılsa kredi veremedim, bir şey yapamadım bari kursta boş boş takılırdım, eğlenirdim.
             "Saçmalama lan ne yapacaksın 2 dönem daha dil kursunda? Daha ne öğretecekler sana, sonrası sana kalmış. Sokağa çık milletle muhabbet et, buralı arkadaşlarınla vakit geçir. Önceden daha akıcı konuşuyordun sen, farkındasın değil mi?"
             "Farkındayım."
             "E ne oldu şimdi de böyle geriledin?"
             "Haytalık abi, tamamen. Okul meselesi de tamamen o yüzden. Kendime vakit ayırmadım hiç bu dönem. Öyle akıntıya bıraktım kendimi. İstiklal Caddesi'nde haftasonu yürüyormuşum gibi kalabalığa bıraktım kendimi. Gitmek istediğim yeri unuttum, öylesine hareket ediyorum.
             "Hah! Hasbama bak, sen nereden biliyorsun İstiklal'in hafta sonu kalabalığını?"
             "Filmlerden falan, hem ne bozuyorsun lan! Ergenken yazları festivale giderdik ya, o zaman yürürdük hep o yolu."
             "Ergenkendi o, ben hatırlamıyorum bile ne kadar kalabalık olduğunu."
             "İki dakika çeneni tutup hisli adam tribine sokturmadın. Dertliyim oğlum, şu sınavları vermem lazım, vizeyi alamıyorum, şubatta bir yere gidemiyorum, sınavlara stres altında çalışacağım, bizimkileri özledim, kediyi özledim, Çağla'yı, Gizem'i, Özkan'ı, Kençal'ı, Erhan'ı özledim."
             "Gizem zaten olmayacak oralarda sen gittiğinde. Çağla İstanbul'da, Kençal İzmir'de, Erhan ve Özkan'ı görürsün, o da eğer Ankara'ya gidersen."
             "Off o da doğru, giderim ben de! Hem Esra'yı da görürüm belki."
             "Sen boşver hayalleri, acıktım ben. Ne aldın?"
             "Hellim aldım, yumurta aldım bir de kola."
             "Koçum benim! Kıbrıs'ta gibi hissettim bir an hellimi görünce. Sen otur, ben hellimi doğrarım."
             "Oğlum ne olacak benim şubatta memlekete gitme meselesi? Kıllık yapmasalar bari vize konusunda. Bir de oğlum ben adam olayım artık ya! Tertipli, sorumlulukları olan falan..."
             "Olursun koç, onu da olursun. Önce bir benim hellimli yumurtamı ye de ondan sonra ne oluyorsan ol!"
             "Göt! Ben de domates doğrayayım bari, ne yapalım. Birazdan babamı arar durumu izah ederim, o sonsuz tölerans denizinden neler sunacak bakalım bu sefer. Cidden üzülüyorum ama artık ya!"
             "O zaman sana Kesmeşeker'den gelsin, yeni albümden, Herşey Sermaye İçin Sevgilim."



*Harbiden hepinizi özledim lan! Kedi canını yediklerim!
dahası...


Demin havuç yiyordum da aklıma geldin. Aslına bakarsan ayakkabı bağlarken, patatesleri küp küp doğrarken, telefonumu şarj ederken, kulaklığın birbirine girmiş kablosunu düzeltirken, filmdeki öpüşme sahnelerinde, üşüdüğümde, hemen yanıbaşımdaki çöpe kağıdı sokamayınca, suşi yerken, otobüsü kaçırdığımda, bilgisayar kapağını her kaldırdığımda aklıma geliyorsun. Çıkmıyorsun ki gelsen. Kısa bir anlığına da olsa rahat bıraksan zihnimi o kadar fazla şey yapabileceğim ki. Neyse, halimden memnunum. Cenk Taner aklıma geldi, S.O.S. şarkısında böyle bir şeyden bahsediyordu; Sana ulaşmak için en kötü havalarda insanlara, karmaşaya hep tahammül ettim. Şikayet değil bunlar, aksine çok memnunum. Çünkü şu koca şehirde aklıma huzur veren tek sen varsın...

dahası...


Evet Tavşanlı'da da miyadımı doldurdum sanırım artık. Zaten son maçta da berabere kaldık, hiç bir şeye yaramadı. Neyse futbol muhabbetini bir önceki başlıkta yaptık bitti. Başlamadan önce şu şarkıyı bir dineltmek isterim, İzmir'de Kençal, ben, Uras çalmıştık, hala severek dinliyorum.



Şarkı Anima'nın sizin de görebileceğiniz gibi. Şimdilerde solist ablamız kendi adıyla devam ediyor müziğe (Ceylan Ertem) ve hala çok güzel söylüyor. Bir yerlerden bulup buluşturup dinleyin.

Madem müzikten girdik devam edelim. Bu akşam (umarım yetişebilirim) Kesmeşeker konseri var. 21:30'da başlayacak denmiş ama umarım yarım saat sonra falan başlar. Yetişebileceğim garanti değil ama tüm şartlarımı zorluyorum. Cenk Taner'i bir kez daha canlı görme fırsatı çok sık ele geçmiyor. Gerçi ekimde yeni albümleri çıkıyormuş, bu da çok güzel bir haber. En son 2004'te çıkarmışlardı Kum albümünü. Kesmeşeker geçen senelerde daha taşaklı bir grup halindeydi. Basta MŞŞ, gitarda Karapaks'tan (eskiden de Mavi Sakal'daydı, dağıldıktan sonra Karapaks'ı kurdu) Kaan Altan, davulda da Cengiz diye bir abimiz vardı, başka bir yerden bilemedim.

MŞŞ kendi başına tapılası insanlardan birisidir, Cenk Taner'den sonra :) Şimdilerde MŞŞ Kargo'ya geri döndü, Mirkelam'ı da bünyelerine alarak ve Serkan ile Koray'ı yollayarak devam ettiler yollarına. Eski Kargo kalmadı tabi MŞŞ'nin ardından. Beraberliklerindeki son albüm Yıllar Sonra idi ve o albümdeki şarkıların bir çoğu yine MŞŞ'ye aittir. Zaten Kargo'nun dinlenilesi şarkılarını yaratan insan MŞŞ'dir. Neyse uzatmayalım da MŞŞ gidince Kargo Ateş ve Su adında (bence) Kargo'nun en dandik albümünü yayınladı. Sonrasında da şarkı yapan insan kalmayınca cover albümü yayınladı, o da rezildi gayet. Tamam şimdi şarkı yapacak insanları geri geldi ancak bu sefer de Koray'ın o puslu sesi olmayınca yine bir şeyler eksik kaldı. Zaten tarzlarını da değiştirdiler. Yine de Koray mı yoksa MŞŞ mi derseniz tabii ki MŞŞ derim, yanlışını bile kabul ederim, her türlü he zaman saygı duyarım. Götlüğü yapan Koray'dı zaten ilk ayrılmalarında. Serkan da oldum olası bir "artiz" gelirdi, ısınamamıştım. Onlar da şimdilerde maSKot diye bir grup oluşturup yollarınadevam ettiler, kayıtları da Seattle'da yaptılar, dinlemedim. Bir ara bakacağım onlara da. Bu anlattıklarımın gerçekleşmesi geçen yıl olmuştu, ancak fırsat bulup yazıyorum ya da aklıma daha yeni geldi.

Kesmeşeker ise Cenk Taner'in solo albümü dahil yedi albüm yayımlamıştır. Cenk Taner'in ise bir adet Andıran Otu adında kitabı mevcut (o kitap bende de vardı hem de MŞŞ, Cenk, Kaan imzalı taa ki arkadaş okuma amacıyla alıp kaybedene kadar) Cenk Taner o kitabı "şarkılaştıramadıklarım" olarak nitelendiriyor. Hakkaten de okurken Kesmeşeker dinler gibi oluyorsunuz. Eğer Kesmeşeker'i bol bol dinlediyseniz zaten kitabı okurken siz de o duyguya kapılırsınız. Zamanında şurada incelemesini yapmışım.

Kitap ekstra tabii, albümleri dinlerken aldığım hazzı başka müziklerden o kadar almadım heralde. Bir de Gevende var o kadar severek dinlediğim. Bağrıma basasım gelen gruplardan. Gevende de Türkiye'nin başına gelmiş en başarılı, yaratıcı ve mükemmel gruplardandır. 2000'de kurulup 2002'de Gevende ismini almış. Saykodelik Folk olarak nitelendirmişler tarzlarını ilk başta ancak onların yaptığı müziğe "Doğaçlama Folk" demek daha akla yatkın geliyor. Şarkılarındaki sözler tamamen doğaçlama gidiyor. Herhangi bir şey anlatmıyorlar. Şimdiye kadar iki albüm yayımladılar. İlk albümlerinde muhteşem bir başarı yakaldılar her ne kadar sizin kulağınıza çalınmamış olsa da Nepal'den Fransa'ya uzanan bir yolculukları oldu ve o süreçte çok güzel işler başardılar. Misal Fransız doğaçlama/Soundpainting grubu olan Balbazar ile turne yaptılar ve takdire şayan bir konser dizisi idi. Ben göremedim :'( Soundpainting ne diye soranınız olabilir, ben de işin uzmanı değilim, Gevende'den sonra öğrendim bu kavramı, şuradan öğrenebilirsiniz. Böyle başarılı işlerinin ardından 2. albümleri olan Sen Balık Değilsin ki isimli albümlerini yayımladılar ve kendilerinin söylediğine göre ilk albüm sonrasındaki deneyimlerini bu albüme katmışlar. İlk dinlendiğinde ilk albümlerinin tadını vermiyormuş gibi görünse de dinledikçe ilk albümlerinden aşağı kalır yanı olmayan bir albüm yaptıkları aşikar. Uzun lafın kısası Gevende de Kesmeşeker gibi lezzetli ve keyifle dinleyebileceğiniz gruplardandır.

İşte sevgili okur eğer akşamdan önce Ankara'ya varırsam bu kadar yüce olan Kesmeşeker grubunu bir kez daha canlı dinleyebileceğim. Çok nadir olur Kesmeşeker konserleri, dolayısıyla çok değerlidir. Ayrıca Onor Bumbum konseri de var aşağı yukarı aynı vakitlerde. Olur da Kesmeşeker erken biterse ona da yetişmeyi çok isterim. O da son sıralar keşfettiğim ve hakkaten keyifle dinlediğim insanlardandır. Türkiye müzik konusunda çağ mı atlıyor ne?

*Her gruptan örnekler vermek isterdim lakin puştluk olsun, uğraşın bulun diye ne video ne de ses kaydı koydum ^_^ merak ederseniz bir göz atın.
dahası...


Başlıktaki cümle kime ait? MŞŞ diyenlere yıldızlı pekiyi. Peki Kimdir MŞŞ?

MŞŞ : Mehmet Şenol Şişli. "aa bu Kargo'nun elemanı değil miydi?" dediğinizi işitir gibiyim. Ya da hiç bir anlam ifade etmiyordur. Neyse MŞŞ Kargo'da olduğu sıralarda Kargo'nun Kargo olmasını sağlayan elemandı. Zaten ne zamanki MŞŞ gitti, Kargo "içimdeeeee bu, ateşleeeeeer su, isterleeeeeeer ki, sönebil-sin-ler" gibi dandik bi çıkış parçasıyla karşımıza çıktı. Halbuki MŞŞ zamanı öyle mi idi? Yıllar Sonra, Renklerin İçinde, Bad'lik Amiri (bu şarkıya ölünür, başyapıttır) gibi şarkılar var idi. Bayadır da Kesmeşeker ile birlikte çalıyordu (belki hala devam ediyordur bilmiyorum) ama duydum Kargo'ya dönmüş. Çok şaşırdım, dönmez diyodum. Kaldı ki şarkılarının sahnede çalınmasına bile izin vermiyodu Kargo tarafından. Neyse üstad yaptıysa doğrudur, sorgulamam. Ama Kesmeşeker'de de devam etsin ya. Zaten nadir olan Kesmeşeker konserlerine gittiğimde izlemekten büyük haz aldığım insandır. Çok deli bas gitar çalar :). Ondan öte, Türkiye'de taptığım iki sanatçı vardır; Biri Cenk Taner, diğeri de MŞŞ'dir. Bu iki sanatçının da aynı sahnede müzik yaptıklarını düşünmesi bile güzel iken sahnede izliyosunuz. Var mı böyle bir haz?

Neyse MŞŞ insanı aynı Cenk Taner gibi kutsal bir insandır, dinlenesi, okunası insandır. Okunası? Adamın 2 tane kitabı var. Biri Şua (kitapçılarda bulduğumda param yoktu :'( şu anda da hiç biyerde bulamıyorum. Bulan, getiren, haberini veren kim olursa minnettar olurum) bir diğeri de Bahar Artıkları (bu da yok elimde, zaten yayın şirketiyle anlaşmayı feshetmiş, sitesinden sipariş veriliyormuş ancak sitesine giremiyorum). Merak edeniniz varsa MŞŞ Şua yazarsa google arama motoruna, karşısına birkaç şiiri çıkacaktır.

Ayrıca Kendi solo çalışmaları da vardır. Mşşbend. Evet adı bu Mşşbend. Kendi şarkılarını çok farklı bir müzik tarzıyla yorumlamış. Hakkaten dinlenesi. Myspace linkinden şarkılara ulaşabilirsiniz. Deliler Evi ve Uykuyu Beklerken favorimdir.

Ayrıca Bad'lik Amiri demiştim ya, işte o şarkı (temsili klip yapmışlar, başka bi yerde bulamadım şarkı olarak)

Vidyo olarak koyamadım buraya :/ Buyrun linki: Bad'lik Amiri

Sözlerini de gugıldan bulup hem dinleyin hem okuyun derim.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.