Sanırım ilk kez ilkokul 1'e giderken aşık olmuştum. Aşkın ne demek olduğunu bilmiyoruz tabii ki. Sınıftan sana en yakın gelen kıza kendince aşık olup, yakın arkadaşlara söylemekti aşık olmak. Deftere ismini yazmak. Kalp vs çizmek. Okula erken de başlamam vesilesi ile çok erken yaşlarda bulaştım aşka. Aşık olduğum karşı cinsti. Güzel uzun boylu bir kızdı. Alımlı mı, çok güzel mi şu an kestiremiyorum ama çocuk aklıyla sevmiştim işte.

Çok uzun sürmedi zaten o sevgim de. Sonrasında hem mahhaleden hem de okuldan arkadaşım olan kıza tutulmuştum. Onu epeyce sevdim sanırım. Yılmadan 3-4 yıl sevdim. Ben sevmeye hiç üşenmiyorum. Sonrasında da ilkokul bitince o da bitti sanırım.

Ardından bünyemde yer eden ve divane eden mahalleden biri olmuştu yine. Çocuk aklıyla onu da yıllarca sevdim. Onun da bana gönlü vardı. Tavşanlı küçük yer. Öyle kafeye falan gidip sevilmez sevgili. Telefon mesajıyla, chat odasında da sevilmezdi o vakitler. Mektup vardı. Ciddiyim! Yıllarca sakladım o mektupları. 10-11 yaşlarımdaydım. Sevdim, o da beni sevdi. kağıt yettiğince, kalem yazdığınca sevdik birbirimizi. Sanırım en sevdiğim sevgimdi. Çok saftı, çocukçaydı. Bazen mahhaledeki oyunlar yüzünden kavga eder, ayrılık mektupları yazardık, sonra tekrar barışmak için şiirler dizerdik. Çok şiir yazdım o dönemlerimde. Hala saklıyorum. Hemen hepsi çok saçma ama yaşanmışlıkları var. İnşaatlardan arakladığım kireçlerle geceleri mahallenin sokaklarına yazılar yazardım, sevdiğime dair. Hemen herkes farkındaydı sevgimizin. Filmlerde olan mahalledeki çocukluk aşkı olur ya, öyleydi. Top oynamaya bile çıksan fiyakalı giyinirsin, gözüne girmek için en iyi sen oynarsın, oyunlarda hep onunla eşleşirsin. Sanırım en derin sevgim ona olmuştu. Hala gülümseyerek anımsıyorum.

Ankara'ya taşındık. İnsanları gibi sevgileri de yabancıydı bana. Önce mahalledeki bakkalın kızı beğenmiş beni. Babamın sekreterine söylemiş. Cesaret edemedim gidip tanışmaya bile. Sadece selamlaşma cümleleri sarfetmiştim kıza, aslına bakarsan güzeldi de...

Lise başladı, lise bitti elde avuçta sevgiye dair hiç birşey yoktu. Arkadaşlığa dostluğa aşık oldum o dönem. Öyle bir aşktı ki hala kavurur beni.

Sanırım sonrasında da aile aşkı baş gösterdi. Ailemi oldum olası severdim ancak hiç bu denli aşık olmamıştım.

O aralarda bir yerde Şebnem var işte. Onu artık iyice öğrenmiş olmanız gerek, bolca değindim. Benim hayali platoniğim. Neredeyse baştan sona hayal ürünüydü. Onu bile yılmadan 5-6 sene sevdim. Çok sevdim. Sonra farkettim ki ben gayet hayalimi sevmişim. Onu sevmeyi sevmişim. Başka bir açıklama bulamıyorum.

Aa o aralarda bir yerde iki yıllık bir ilişkim daha vardı. O kanlı canlıydı ancak o kadar da derin bir iz bırakmadı bende sanırım.

Son zamanlarda ise ilahi aşka tutulmayı yeğlerken ve tasavvufla ilgili araştırmaya başlamışken ve herhangi birisine tutulmak, sevmek komik gelmeye başlamışken -ki cidden birine aşık olmak ya da sevmek komik geliyordu, taşak geçesim geliyordu "ben aşığım" diyenlerle- Nele çıkıvermişti karşıma. Burada bir paragraf daha açıp Nele'ye sonra dönmek istiyorum.

 Sevgimi bir sıfata oturtamıyorum. Evet cümle bu sanırım, ben genelde sevgimin odağı neresi biemiyorum. Herhangi bir sıfatla sevmiyorum, herhangi bir tarifle de sevmiyorum. Apayrı bir şey oluyor ben sevince. İşte sanırım bu yüzden "abi ben aşık oldum" diyenleri ciddiye alamıyorum.Yani aşk kuramını çok basite indirgemek aşka saygısızlıkmış gibi geliyor. Ne oldu bir karşı cins (hemcinste olabilir tabi) görüp dış görünüşünü beğeniyorsun, birkaç mimiği hoşuna gidiyor, sonra sohbetinden haz alıyorsun hoop neymiş efendim aşık oldummuş. Yok öyle. Böyleleri yüzünden "aşk"ın içi boşaldı be. Bu kadar basit olmamalı. Etkilendim de, beğendim de, hoşuma gitti de, bilemedin sevdim de ama aşık oldum deme. Kurma o cümleyi, düşürme aşkın düzeyini. Neyse ahkâmımızı da kestiğimize göre Nele'ye geri dönebiliriz.

 Bir sene boyunca da Nele'yi sevdim. Onu da çok sevdim, farklı sevdim, arkadaş gibi sevdim, yâr gibi sevdim, abla gibi sevdim, öğretmen gibi sevdim. Sonra sevgime bir isim, bir hudut, bir belirti koymak istediğimde elde avuçta olan da gitmişti. O beni sadece arkadaş olarak sevmiş. Ben de seni öyle sevdim, sevgilim ol da istedim, hocam ol, kankam ol, rehberim ol herşeyim ol vs. Olmadı.

Sonrasında ise tekrar nadas dönemi. O kadar verimli ki artık sevgim onca nadastan sonra, yeşillenip serpilecek yürekler arar oldu. Tam da bu sıralarda karşıma çıkmıştı işte. Yoo aşık oldum demem, diyemem, zaten o kadar tanımıyorum. Etkilendim ama. Muhtelif yerlerde karşıma çıkmasıyla başladı herşey. Adım adım yaklaşmak istiyordum, içimden koşmak gelse de. Bazen çok uzaklaşmak istiyorum, görmeyeyim diyorum, sonra küçük bir detayla tekrar kapılıyorum. Bazen kaptırıp gitsem kendimi diyorum, salsam dizginleri, olduğu kadar. Toplumda yaşayan bir insanoğlu içgüdüm buna da müsade etmiyor. Yitirmekten korkuyor, üzülmekten korkuyor benlik. Tamam diyorum, istediğin gibi olsun. Üstelemeden "ben buralardayım ha!" diyorum sadece. Farkındayım, farkımda ol. O ise herşeyin (kendimden bahsetmiyorum) farkında, hiç birşeyi umursamaz vaziyette -ya da umursuyordur, emin değilim- hayatına anlık kararlarla (spontene yazmak istemedim) devam ediyor. "An"ın tadını çıkarıyor, olması gerektiği gibi. Gülüyor, konuşuyor, anlatıyor, az dinliyor, okuyor, araştırıyor, deneyimliyor, merak ediyor.

Peki ben ne istiyorum? Hayatında yer almak, hayatımda yer alması. Öyle başka bir yerde dursun hayatımda. Sürekli karşılaştığım biri olmasın, arada bir birşeyler içtiğim biri olmasın, sadece uzaktan beğendiğim biri olmasın. Bana anlatsın, dinlesin, yazsın, okusun, bağırsın, ağlasın, gülümsesin, danışsın, akıl versin, elimi tutsun, sarılsın, benimle birlikte yürüsün, koşsun, otursun, uyusun, yemek yesin, kahvaltı hazırlasın, ders çalışsın, sarhoş olsun, temizlik yapsın, yorulsun, üzülsün, sevinsin, araştırsın, merak etsin. Yine kendisi olsun ama yanımda o olsun, ben yanında olayım. Hayatınad yer edineyim, hayatımda yer edinsin. Ruhumda kütleye sahip olsun. O olsun, ben olayım. Olsun...



Durum bu kadar karamsar değil, hala çocuk düşlerimi taze tutmaya çalışıyorum.
dahası...


Viyana'ya hızlı başladık. Gelir gelmez Popfest, ertesi gün müzik provası devam eden günlerde de bir takım aktiviteler. Yemek günü, parklarda sürtmece falan. Yemek gününde de bu sefer Meksika Mutfağından lezzetler taddık, İlona'nın ellerine sağlık. Sonrasında ise onların arkadaşlarının da katılımıyla "Ben Kimim?" oyunu ardından da kurtadam oynadık. Kurtadam oyununa Charlotte da yetişti.

Charlotte'u daha önceden belki hatırlarsınız. Bizim Toulouse'lu CS misafirimiz. Bir daha geldi. Yine fena değildi. Arkadaş hatta bir hadiseyi anlatmadan geçersem olmaz. Bu içeri geçip "ben bir üstümü değiştiriyorum" dedi, kapıyı çekti. Sonra içeri bir girdi Allah seni inandırsın neredeyse giyinmemiş. Arkadaş vücudu da o kadar güzel değil, tombulca bi kızımız. Neyse bu giymiş kısacık geceliğini, altı üstü açık. Hepimiz billgisayarlarımıza gömüldüğümüz anda geldi yanımıza oturdu, "noluyo lan?" diyecek vaktimiz bile olmadı. Hadi geldin, o halde niye geliyosun, hadi geldin bari oturup kalkmana dikkat et! Öylece kalakaldım bilgisayar başında. Oturdu dibime, kafamı bile kaldıramıyorum. Öylece kala kaldık. Bir süre sonra bizden yüz bulamayınca yatmaya gitti. Ama bir süreliğine hepimiz nefeslerimizi tuttuk.

Cuma günü sabahtan Rafa, Mathias ve Çağkan'la buluştuk. Onların ödevleri için yardımcı olmayı kabul etmiştim. Ödevleri yabancı öğrencilerin Viyana'daki sorunları, ne yaptıkları, nasıl vakit geçirdikleri vs ile ilgili röportaj ve yaptığı aktivitelerden kısımlar çekiyorlardı. Resmen belgeselimi yapıyorlar, çok eğlenceli. Kendimi ünlü gibi hissettim, ne yer ne içerim, nerelerde takılırım, nasıl eğlenirim hepsini kayda alacaklar. Röportajı yaptık, ertesi gün de kickball oynarken çekeceklerdi ama hava muhalefetinden dolayı yarım kaldı, gidemedik. Onun yerine Stadtpark'ta takıldık onları kayda aldılar ama haftaya eğer gidersem kickballa onu çekecekler. Onun haricinde prova yaparken de çekmek istediler lakin Manu "konsere az kaldı konsantremiz dağılmasın, parkta falan çalarız o sıra çekerler" dedi, biz de vazgeçtik provada çekmekten. Onun dışında perşembe yemek gününde yine misafirimiz olacaklar ve bildiğin yemekteyiz programı çekeceğiz. Çok ilginç lan. Parkta takılırken çektiklerinde bi eleman yanşıp, "ne çekiyonuz öyle?" gibilerinden muhabbet etti, pro sandı heralde bizi, saygıyla yaklaştı.

Cumanın akşamına ise üniversitenin partisine gittik, açık havaydı ve ulaşabildiğim herkese haber ettim. Başlarda katılım azdı tabi, hem bizden hem de genel olarak. Saatler ilerledikçe sağdan soldan gelenler olmaya başladı, rasgele gördüklerimiz falan derken yirmi kadar kişi olduk. Nele bile geldi! Nele lan! Ne zamandır da görüşmüyoduk, nasıl özlemişim muhabbetini. Heralde en çok onunla muhabbet ettik. İlknur enişteyle geldi, Lena, Ilona, Christina, Mathias, Herr Koç ve arkadaşı, Mert, Talha çocuk, Güneş, Jocham (o erken ayrıldı gerçi), Charlotte ve adını bilmediğim diğer Ilona'ların arkadaşları. Çok iyi geldi, resmen kendime geldim. Hele Nele ile türkçe muhabbeti çok özlemişim. Güneş-kun ve Mert ilk kez tanışıyorlardı Nele ile o yüzden baya şaşırdılar türkçe kapasitesine. Charlotte'u kıskandı sanırım. Anlayamıyorum ki tepkilerini arkadaş. Bence kıskandı. Gecenin sonunda ben daha Mert'e sormadan "haklıymışsın abi" dedi. Ne konuda haklı olduğumu varın da siz anlayın, her şeyi benden beklemeyin.

15 Mayıs'ta hepinizin de bildiği üzre "İnternetime Dokunma" eylemleri vardı Türkiye'nin dört bir yanında. Burada da vardı tabii ki. Tamam katılım kırk kişilikti ama hiç yoktan iyiydi. Basınsız basın açıklamasının ardından olaysız dağıldık ama Türkiye öyle olmamış, toplamda 600.000 kişi diye okudum, ne kadar doğru bilemem ama vardır bence. İstanbulda 10.000 kadar kişi varmış. Duyarlılık göz yaşartan cinstendi.

Ay çok uykum geldi, siz bunları okuyana kadar sonraki yaptıklarımı yazarım. Kısa başlıklarla olaylar şöyle gelişti, Jocham'e rasta yaptık, ablası çok güzel bi kız, pazartesi günkü prova mükemmel geçti benim açımdan, bongoya alışmaya başladım, bugün de TÜWİ'de parti var, sağlam bir şey, Türkenschenzpark'ta. öyle işte. Detaylar bir sonraki yazıda gelir.

Oyasumi!
dahası...


Eveet yine çok fazla olmuş yazmayalı ve ben yine çok fazla şey yapmışım. Tamam bu sefer tek tek geçmeyeceğim üstünden, sadece olabildiğince detaysız ama önemli noktalara değinerek devam edeceğim.

Öncelikle yine bir misafirimiz vardı, Charlotte, Fransa'dan. Toulouse'dan geldi. Çatlak bi opera öğrencisi. Buradaki okullarla görüşmeye gelmiş, gelmişken de geziyor tabi. Sayesinde resmen hayatım değişti diyebilirim. 2 gece kaldı ve o günden beridir de sıkılmıyom, sıkılacak vaktim olmuyor çünkü (nispet yapar gibi oldu, neyse). Charlotte'un 2. gününde sürekli netten görüştüğüm bi arkadaş vardı onunla buluşma şansım oldu, dedim misafirimiz var atla gel.

Off aslında konular hep çok uzun, keşke biriktirmeden yazsaymışım. Neyse, Mariahilfer'de arkadaşlarla turlarken Lena'yı aradım "gel kız" diye. O da kırmadı geldi tabi. Turlama bittikten sonra Charlotte'la buluşup pizza yemeye gittik. Öncesinde Lena'nın erkek arkadaşının barına gidip bişeyler içtik falan. Levente diye Macar bi arkadaşıyla tanıştık Charlotte'un, adam türkçeyi sökmüş, acayip eğlendik ya. Tanışırken elini uzattı;

- Where are you from?
- From Turkey.
- Ohoo nasılsın kardeşim.
- İyiyim kardeşim sen nasılsın?
- İyiyim çok şükür.
- Oha you know it!
- Evet, çok konuşamıyorum ama biliyorum Türkçe.
- It is great!
- Ne mutlu Türküm diyene!
- ahahah

Adam Marcus'un (Lena'nın sevgilisi) barında da başladı İbo'dan "tek tek"i söylemeye, Güneş-kun'la ben yere yattık gülerken. İbo hayranıymış. Türkiye'yi de çok seviyormuş.Baya garip adamdı, sonra bizle pizza yemeye gelmedi, onu yolladık. O da operacı.

Lena, ben, Güneş-kun, Charlotte ve iki diğer Avusturyalı arkadaşı pizza yedik, bolca muhabbet ettik ve Lena'nın muhabbetlerde kahkahalara boğulduk. Lena Türkçe'de sadece iki kelime biliyor birisi "yedi buçuk" diğeri de "biber", ha bi de artık "bağcık"ı biliyor :) Abi insan başka bir dilde bişeyler öğrenirken selam vermesini ya da küfretmesi öğrenir, bu yedi buçuğu öğrenmiş, ona da koptuk. Ertesi gün Charlotte'u yolladık, yollarken de foto çekildik tabi ama bizim kanepede çekilmeyi unuttuk bu sefer, olur öyle.


Bi CS de böyle geçti. Oradan hemen Manu'ların eve aktım, grubu oluşturmaya başlamış, elemanlarla görüşecektik ertesi gün falan ya da iki gün sonra, onları konuşmaya çağırdı hem de çalarız falan dedi. Gittim gider gitmez bişeyler doğaçladık. Aslında Manu'nun şarkıları çaldık, adamın süper şarkıları var. 

Bu aralarda da sürekli okula gidip kayıt işlemleriyle ilgili eksikleri gideriyorum, ders seçimleri falan. Neyse ki hepsini hallettim, dört ders seçtim bakalım ne olacak. 14'ünde ya da 15'inde başlıyor dersler. 

Ertesi gün bi inşaata temizlik niyetiyle gidip amelelik yaptım. Aç karına sabah 8 akşam 6 çalıştık Talha çocukla. Ebemiz mikildi. Hem de sadece 40€ için. Hayat zor tabi, ekmek aslanın ağzında ama arkadaş bu kadar da olmazki. Neyse normalde cuma, cumartesi ve pazar da çalışacaktık ama hem patronu sevmedik hem de yaptığımız işin hakkını vermiyorlardı hem de cuma Manu'larla görüşeceğimden sadece bir gün çalıştık. Eve gelirken de döner kaptık birer tane, açlıktan ölmek üzereydik çünkü. Onu afiyetle yuvarladıktan sonra Güneş-kun'nun annesi bizi yemeğe çıkardı. (Güneş-kun'un annesi sadece 4 günlüğüne gezmeye geldi, resmen bizi doyurup döndü:) Ardından da bizim doktor hanımın yurdunu taşıdık. Singapurlu oda arkadaşı var, kız hem taş gibi hem de çok tatlı. 

Ertesi gün Manu'nun bulduğu elemanlarla çalmaya gittik. 16 yaşında Avusturyalı bir basçımız var ama hayvan gibi çalıyo piç. Davulcu Stephan. Konservatuarda piyano okuyor ama davulu piyanodan altta kalmaz. Onun okuluna gittik çalmaya, süper yer! Saksafonda rasta bi abla var, o da saksafon okuyormuş zaten konservatuarda. Bi de Manu ve ben. Alayı taşaklı müzisyenler. Ha ben ne mi yapacağım? Ben perküsyondayım. Şarkıları ona göre düzenleyeceğiz. O gün iki şarkıyı denedik hep beraber, ben ömrümde öyle bir müzikal haz almadım. Başlarda gerilerek çaldım ama sonrasında bildiğin uçuşa geçtim, çok iyiydi, anlatamayacağım kadar hatta. Çalışımı beğendiklerini söylediler, bana ayıp olmasın diye öyle dediler gibi geldi ama Manu hala bikaç günde bir arayıp ısrarla bilgilendiriyor. Demekki sıçmamışım o kadar. Şimdi bana bi djembe lazım. Heralde en güzel o uyar müziğe. Oradan çıkışta da bizim fakirlere uğradık. Onlar da eve bi Slovak bi Vietnamlı adam almışlar, rakı içirmişler. Slovak sağlam çıktı da Vietnamlı ile bizim arkadaş bayıldılar. Orada da oturduktan sonra döndük evimize. 

Sonraki gün ise havanın güzelliğini fırsat bilip bisiklet sürmeye karar verdik. İyi de etmişiz. Yine buraya yeni gelen ama daha yüzyüze görüşemediğimiz bir arkadaşla görüştük, bisiklet sürdük, bolca muhabbet vs. Boş boş dolaşıp Pakistan restoranında yemek yedik. O restoran da çok ilginç birşey, istediğin kadar yiyorsun çıkan yemeklerden ve çıkarken onlar sana "ne kadar?" diye soruyorlar. Yani istediğin kadar ye, istediğin kadar öde. Çok ilginç bir sistem ama tuttum. Yine de olur da giderseniz 3€'dan az vermeyin, ayıp olur. Baya sağlam yedikten sonra eve bisikleti bırakıp hemen tekrar dışarı attık kendimizi. Doktor hanımın bira sözü vardı yurdunu taşıdığımızdan dolayı. Dedik sabahki buluştuğumuz arkadaşı da çağıralım, şu da gelsin o da gelsin derken masada Gülse, Ceren, Melis, Talha, ben, Yasin ve Alexia olarak hazır bulunduk. Ceren'le de ilk kez 3D görüşüyordum. Cana yakın insan, BOKU'da okuyor o da. Mastıra gelmiş ama daha önceden orada erasmus yapmış. Benden bilgi alırım diye feysbuktan mesaj atmıştı ama ben ondan bilgi alır oldum. O da öyle bir hanım kızımız. Alexia da Charlotte'u aratmadı, o da çatlak. Tüm Fransızlar çatlak sanırım. Çok eğlenceli kızdı o da. Langırt oynadık, ilk el biz yenildik ama 2. maçı almasını bildik. Gülse sağlam oynuyormuş. Alexia delirdi gol yedikçe. Lena mesajı geç attığı için o kaçırdı buluşmayı.

Bugün de Dayı'larda yemek yemeyi planladık. Öncesinde dernek kurulumlarını falan araştıracaktık, onu halledemeyince Dayı da "gelin size mantarlı tavuk sote yapayım dedi, hayır diyemedik. Sonrasında nasıl oldu anlamadık o Ilona ve Sarah'yı çağırdı, ben de bizim kızları çağırdım ama tek vefalı kız olan Lena geldi sadece. Nele bu ara ne telefonlarıma çıkıyor, ne bi yere çağırınca geliyor. Ayıptır arkadaş. Neyse yine de yeterince yedik, içtik, güldük, eğlendik. Lena Dayı'yı madara etti bir oyunda, hele Kayhan boğazlıyordu Lena'yı :) 

İşte özetle böyle geçti bu aralar. Dediğim gibi sıkılmaya dahi vaktim yok. Şöyle bakınca bu hafta sadece perşembe boşum, geri kalan günler illaki bir yerlere sözüm var hep. Ne güzel arkadaş, boş geçmesin hiç bir günüm, en kötüsü öyle olsun hep. Bi de USI'ye kayıt yapsam, her cumartesi düzenli aikido yapsam süper olacak. Zaten salılarım ve cumalarım kafadan dolu. Ders programımda da çarşamba perşembe boş. Onları da ayarlarız ya.

Ha bi de kapatmadan, Digitürk'ün orosropuçocukluğunu en içten duygularımla kınıyorum!! Pire için yorgan yakan zihniyet! Sanırım daha da fazla uzatmaya gerek yok, ne için söylediğim de ortada, umarım pek sevgili(!) devlet büyüklerimiz(!) buna bir el atar. Mağduruz arkadaş.

BLOGUMA DOKUNMA!!!

Neyse germeden bitireyim. Böyle işte canlar, hayat ne güzel dimi, kuşlar böcekler falan...

*Haa bi de Esra'yla aramı düzelttim umarım, al bir güzel haber daha. Seviyom seni Esra, böyle olmasın aramız bir daha nolur. 


dahası...


Misafirlerin gitmesine dayanamayan yürek kendini sokaklara vurmuştu. Hava rüzgarlı da olsa tam gezilesi, güneşli falan. Onlar evi terkettikten sonra biz de sokaklara attık kendimizi. Sokaklar boyunca dolaştık, durmadan Ekatarina ve Indre'yi anlattım bizim oğlanlara. Yoksa o başka bi gün müydü ya? Yok yahu o gündü işte. Her neyse. Havanın güzel olmasından mütevellit önce şehir meydanını gezdik ardından taa şuralarımda birşey (yazar burada sağ elini sol göğsüne koyarak anlatmaya devam eder) Burggarten'a gitmemiz gerektiğini söyledi. Oturduk banka, başka bir arkadaşın gelmesini bekledik (yok yahu bu olay p.tesi olmuştu). "Gelirken şarap al lan, beyaz olsun!" dedikten sonra kapadık telefonu, gelince de ufak ufak şaraplandık. Derken, yüreği güp güp ettiren o an geldi. Nele. Birden karşıdan belirdi.

- Merhabaaa, nasilsiniz?
- Aaa naber Nele?
- İyiyim ama çok zaman türkçe konuşmadım, unuttum.
- Yok canım, unutmazsın.

Havadan sudan devam etti muhabbet. İlk başlarda yüzüne bakamadım, garip oldum, sonrasında da %11 alkol oranlı beyaz şarap çarptı resmen, bi sersemletti, çarptı resmen. Sonra ufak ufak, daha az çekinerek muhabbete devam ettim. Yanında da ev arkadaşı vardı, sevimli biri. Sonra o arkadaşı gitti, başka bi arkadaşı geldi. O gelen kızı birkaç partiden tanıyordum zaten, ayak üstü sohbetin ardından Nele'nin yanına oturdu, onlar aralarında muhabbete daldılar, biz de kendi halimize döndük. Bi ara gözlerini kaçırarak ve biraz tripvari bir tavırla bizim misafirleri sordu, gittiler mi diye. Sadece o kadar, uzatmadı hiç o muhabbeti. Bi ara üç tane Türk genci gelip binanın önünde fotoğraf çekiliyolardı, Nele bana döndü; "bak biz böyle tanışmıştık". Sonra arkadaşına tanışma faslımızı başından anlattı. Biraz gülüştük, anılar tazelenince. Okullardan bahsettik, ayrı olduğumuz sürece yaptıklarımızdan falan. İspanya'ya gitti dün, 2-3 hafta oralarda olacakmış. geldiğinde daha sık görüşürmüşüz, umarım öyle olur. Sonra hava ufaktan kararmaya başladı, arkadaşıyla birlikte gözden kayboldular. Hala çok tatlı, hala gözlerinin içine içine bakmak tedirgin ediyor, hala... Neyse. Hayatta pek çok yanlış yaptım, yapmadan bu zamana gelemezdim zaten ama hiç birinde keşke demedim. Bu olayda da demiyorum ama bi şarkı dinledim bi anlık cız etti, benim olayla biraz bağdaştırdım. Sormasaydın yerine sormasaydım diye dinleyince cuk oturuyor. Hem güzel de şarkı, siz de dinleyin.



O günü de öyle harcadık işte. Önceki akşam ya da misafirlerin gittiği akşam bi sokak çalgcısı görmüştük. Hang Drum çalıyodu. Ondan bana iş çıkabilir, yani çalışma manasındaki iş. Çok değerli bilgiler edindim.

Ararsa falan haber ederim ;)

O değil de bu ara hava ne güzel lan! Ama yaz kurak geçer böyle devam ederse, ben razıyım güneşsiz bikaç aya daha, yağmur yağsın.
dahası...


Başka, bambaşka blogları okurken (ki bu his genelde Kate Orange'ın blogu oluyor bi de yu vin pörfekt) farkediyorum ki ben ne eşek adammışım meğer. Burayı anca dertlerimden bahsetmek için kullanıyorum resmen. Tamam Nele'ye açılıp cevap alamamış olabilirim, yıkamam gereken büssürü bulaşık olabilir, geleceğe dair hala kafamda sorular, sorunlar olabilir de bu, buraya sürekli kötü şeyler yazmamı gerektirmez. İyiyim ben. Harbiden. Rahatladım bile yani. Kafamı kurcalayıp duran Nele sıkıntısını attım (gerçi bir mesaj bile atmadı).

Ne bileyim yazsam ya şuraya pazar günü lapa lapa kar yağdı, çıktık dışarda Viyana'nın ilk karını karşıladık, karda oynadık, eğlendik diye.

Bu ara Weinnacht var, her yer rengarenk süslenmiş, çam ağaçları dikilmiş, bu soğukta bile insanın içi ısınıyor diye.

Desene Viyana'nın muhtelif yerlerine geçici tezgahlar kurdular, en güzeli de Rathaus'un önünde, 10 numara Glühwein (sıcak şarap) yapıyorlar diye.

Bunları anlatsam daha iyi değil mi?

Bence de öyle.
dahası...


- Coni şimdi tanımadığım etmediğim adam napıcam ben onun evinde?
- Oğlum tanıman gerekmiyor zaten. Ev partisi gibi bişey, yoldan müziği duyan da atlayıp geliyor.
- Haa. Peki gömlek falan bişey giyecek miyiz? Girişte para veriyo muyuz? İçerde içki var mı?
- Herr Koç, sen daha önce hiç ev partisine gitmedin değil mi?
- Yok coni.
- Fakir! Neyse arkadaşının evine gidiyormuş gibi düşün, bildiğin salaş parti. İçki içerde olabilir ama yine de biz bişeyler alalım.
- O zaman 09.30 Reumann metro.
- Görüşürüz.

Herr Koç'u ikna etmem biraz zor oldu ama sonunda gidebildik. Tam adresi Nele mesaj olarak gönderdi, zaten onun davetlileriydik. Öncesinde gidip birer şarap aldık daha sonra da arayıp tarayıp adresi bulduk. Yukarı çıkıp ortalığı biraz kolaçan edince Nele'yi aradık. Mutfaktaymış zaten. Geldi sarıldık falan ama bişeyler farklıydı. Neyse. Biraz Nele'yle muhabbet ettik sonrasında Nele kendi halinde takılmaya devam etti. Biz de kendi halimizde. Bi tane Alman eleman sardırdı, onla epey Almanca muhabbet ettik, konuşabildiğimi farkedince epey mutlu oldum. Adam Polonya'da erasmus yapmış ve bu sıralarda da geziyomuş. Pazartesi de Almanya'ya geri dönecekmiş falan. Adam bize Polonya içkisi getirdi shot attık birer tane.

Herr Koç Sıkıldı. Gitti. Şarabından çok az yudum almıştı. Biz de Alman elemanla muhabbete devam, Nele ortalarda yok. Aslında aynı odadaydık ama o diğer uçta. Ya inan bişey anlamadım arada bi bakış atıyor kötü kötü sonra da arkadaşıyla muhabbet ediyor. Sürekli yanına gidip rahatsız da etmek istemedim. Rahatsızlık demeyeyim de annesinin eteğinden yapışan çocuk gibi olmak istemediğimden kendi halimde takıldım. Arada kudurmadığım da olmadı değil. Bi elemanla yeni tanışmıştı telefon alış verişi falan. Allahtan o eleman sonra gitti başka bi kıza falan yazdı. Off Partinin ilk çeyreği gerçekten ızdıraptı.

Bi ara sıkıldım, mutfağa yöneldim. Nele de oradaydı. Biraz muhabbet ettik ama gerçekten bieşyler vardı, anlamadım. Benimle konuşurken keyifsiz, ama diğer insanlarla gayet yardırıyor muhabbeti. Mutfakta bi Avusturya'lı kızla tanıştım. O da Türkçe konuşuyordu?! Arkadaş herkes Türkçe konuşuyor, ben anlamıyorum kim Türk kim yabancı. Bi süre muhabbetten sonra Nele'ye döndüm.

- Bak Nele bu arkadaş ta Türkçe konuşabiliyor.
- E Türkçe konuşun o zaman (soğuk bi tavır).

Döndü arkasını başka bir arkadaşıyla muhabbete devam etti. Sonra o Avusturya'lı kızla muhabbete devam ettik. Kız bi ara "dans etmek istiyorum" dedi, dedim şu odada ediyolar. "Gel" dedi, gittik dans ettik, yazmadım. Evet hiç yazmadım kıza, aklımda hala Nele vardı. Biraz dans ettik sonra ben yine sağa sola sardım, muhabbet muhabbet. Nele melez zenci bir arkadaşıyla tanıştırdı, kız çok sevimli.

- Bak bunun erkek arkadaşısı Kürt.
- Hadi ya?

Kızla muhabbet etmeye başladık. "Nerden" diye sordu. Dedim "Ankara". Sonra erkek arkadaşı geldi. Esmer, rasta bi eleman. Kız tanıştırdı işte bizi.

- Er ist aus Ankara.
- Aus Ankara? Ankara'lısın?
- Evet.
- Oha hadi ya? Ben Murat.
- Ben de Bilal, sen nerelisin?
- Dersim. Senle nasıl iletişim kurabiliriz?
- En kolayı internet olurdu.
- Kağıt var mı yanında?
- Telefona yazarım.
- Ben telefon kullanmıyorum ama.
- Tamam mailini ver.
- Tamam mail at bana, görüşelim, Ankara ha, vay be!

Bi şişe şarap, bi shot Polonya içkisi ve bir biradan sonra ben oldum artık. Yeterince oldum. Köşeye geçtim kendi halimde insanları seyrediyordum. Nelenin yanında sarı bi çocuk vardı, beni göstererek konuştuğunu farkettim. Acaba ne anlatıyordu? Sonra o sarı eleman geldi yanıma, elini uzattı, dans falan etti sonra da;

- Burası çok garip yer, bunu tanımıyorum, bunu tanımıyorum, bu iyi adamdır, bunu da tanımıyorum..
- Aa du kannst türkisch?
- Evet. Burda herşey var. Alkol var, dans var, kıskançlık var!?

Kıskançlık var? Nasıl yani? Yani nerden çıktı ki o kelime? Yani ne demeye çalıştı ki? Zaten üç gündür düşündüğüm tek kelime de o.

O da bi arkadaşıyla tanıştırdı, o adam da rasta ve kafa bişeydi. Kafamdaki 3-5 rasta bazen insanlarla kaynaşırken katalizör etkisi gösterebiliyor. Yeni elemanla da baya muhabbet ettikten sonra artık parti benim sayılırdı, ortamdaki hemen herkesle 3-5 cümle muhabbetim oluştu, daha rahattım. Tek kafama takılan Nele'ydi. Diğer odada yakın olduğunu bildiğim bikaç arkadaşıyla muhabbet ediyordu. Dans etmekten yorulduğumda dans edilmeyen oda olan Nele'nin yanına gittim. Sokuldum yanına, oturdum.

- Yoruldum.
- Gitmek istersen gidebilirsin.
- Yok hayır.

Ne alakası var ya? Ben sana onu mu demek istedim? Off, alkol daha da başa vurmaya başladı, biradan devam. Bi ara ufak bi vurmalı buldum, içerdeki müziğe eşlik ediyordum. Sonra Nele bi elemanın pantolonuna çöktü, o kısımlar komikti. Adam gitti pantolonunu değiştirdi, bacağındaki kırmızı pantolonu Nele'ye verdi. Birasını da bana.

Artık o kadar yorgun ve uykuluydum ki, yerdeki yatağa uzandım, gözleri açık tutmaya çabalıyordum kapıdan bildiğin kabusum geldi. ALİ. Arkadaş böyle bieşy olamazdı ya, imkansız! Ali'ydi o karşımdaki (Viyana güncesini okuyan olduysa "hassiktir lan!" gibi bir tepki verecektir). Neyse o da şaşırdı beni gördüğüne, kafaları iyiydi bi Türk daha vardı yanında. Bizim Türkçe bilen sarının arkadaşıymış. Ömrümde duyduğum en kötü Almanca'yı konuştu. Ben utandım o konuştukça. Sonra Nele'yle tanıştırdım, bak bu da Türkçe biliyor diye. Niye yaptıysam. Sonra da "asılmayın harbi kan çıkar" diye de ekledim. Bunlar zaten abazalıktan gözü dönmüş vaziyette tüm kızlara yazdılar ortamdaki. Bi ara diğer çocuğu şişman bi kızla yiyişirken gördüm, göz zevkim bozuldu. Daha sonra Nele geldi;

- Ben gidiyorum.
- Bekle ben de geliyorum.
- Arkadaşların var, kalabilirsin.
- Ich mag sie nicht.
- Sevmiyorsun? Tamam o zaman.

Ayakkabının tekini bulana kadar çok uğraştım. Merdivenlerden inmesi de bi o kadar zordu. Nele önden fırladı gitti, yüzüme pek bakmıyordu. Bisikletinin kilidini çözdü.

- Fahrst du mit dem Fahrrad?
- Evet, herzaman.
- Im Winter, unter dem Schnee?
- Immer immer. Seviyurum çünkü.

Metroya kadar beraber yürüdük, sonra "görüşürüz" deyip, atladı bisikletine. Kaldım orda. Yavaşça merdivenlerden indim, keyfim yerinde değildi, biramdan kalan son yudumu da içip çöpe yolladım. Talha aradı, eve geçiyorlarmış "evdeysen su koy makarna yapalım" diye aramış ama ben eve onlardan sonra vardım.

Metro beklerken elim istemsiz telefona gitti. Mesajlar/mesaj yaz;

Nele;
Was würdest du sagen, wenn ich "du gefällst mir" sagen würde?

Gönder...

Bütün gece bunu söylemek için fırsat kolladım, olmadı. Eve geldiğimde ise tamamen kafayı yemiş bir sarhoş nasıl davranırsa aynen öyleydim.
dahası...


Silkinip kendime gelmem yaklaşık bir buçuk ay sürdü ama sonunda buradayım. Kendine gelmiş, korkmayan ve hiç birşeyi ertelemeyen halimle. Korkmuyorum artık arkadaş almancanızdan! İngilizceye de kaçmıyorum artık. Yalan yanlış ta olsa almanca bundan sonra. Çok karışık bir durum olmadıktan sonra herşeyi zaten açıklayabiliyorum. O zaman ingilizcenin ardına saklanmaya gerek yok. Bu birinci silkinme hareketim.

Ayrıca artık eve tıkılıp kalmak ta yok. Burnumu bile çıkarmazdım dışarı iki aydır. Kimseyle de görüşmüyordum. Onu da yeniyorum artık. Daha fazla sokağa çıkıyorum, daha fazla insan yüzü görüyorum. Zaten kapalı alanları (ev dahi olsa) çok sevmiyorum. Dolayısıyla sadece mahallede gezmek bile bana çok iyi geliyor. İşte bu yüzden vuruyorum kendimi sokaklara. Bu da ikinci silkinme hareketim.

Sanırım sonuncu ve en mühim olanı da artık insanları kendimden fazla yüceltmemem gerektiği. Şimdiye kadar kendimi yanlarında eksik hissettiğim insanlara bakınca gerçekten de hiç bir üstün yeteneklerinin olmadığının farkına varmamı sağladı Esra Hanım. "Başkalarına verdiğin değeri biraz da kendine ver". Güzel açıklayan bi noktaydı. Bir diğeri ise "senin tercihlerin ve hayata bakışın farklı" zaten sıkıntım kara koyun olmaktı hep. Sonradan imrendiğim şeylerin sıradan bir insan yaşamı olduğunun farkına vardım. Sonra da sıradanlaşmanın bana uygun olmadığını ve ne yaparsam yapayım olamayacağını farkettim. Şimdi iyiyim. Hatta süperim. Artık daha fazla olumlu yazı ve daha sık güzel haber yazacağım. Bu gece Nele'yle ev partisine gidiyorum canlar, gelişmeler yarın ;)
dahası...


Pazartesi günkü başarılı geçen sunumumun ardından artık kuşlar kadar özgürüm. Hele ki evden maddi konuda desteği de alınca pazartesi günü, daha bir rahatladım. Oda arkadaşım değişti, dallama bir insan bekliyordum ancak ilginçtir iyi bir insana denk geldim. Yücel'den sonra Yücel gibi kafa dengi birinin gelmesini beklemiyordum aslında. Neyse iyi oldu Beşir. Hatta fotoşopla fotoğrafımı Itachi gibi bile yaptı.


Pazartesi günü o gelecek diye odayı falan topladık, temizlikçi bi teyze geldi Bulgar Türklerinden. Komik bi kadındı.

Salı günü büyük gündü, Nele ile buluşacaktık. Öğlen aramayı planlamıştım ama nedense kurs çıkışı odama gelince bi ağırlık çöktü, sonra da Talha'nın çıkışını bekledim. Aramaya karar vermiştim ki mesaj atmış; "Hey istersen türkce dersimdan sonra buluşabiliriz? saat 7 seni aracagim.görü$ürüz". Süper! O vakte kadar biz de Talha ile sağda solda pinekleyebiliriz. Dersinin bitiminde atladık metroya ve şehir merkezine doğru yola çıktık. Durakta indik ve merdivenlere doğru giderken üç kişilik kız grubunun merdivenlerden bize doğru geldiğini gördük. Bi tanesiyle göz göze geldik ve ikimiz de "lan nerden tanıyorum bunu?" edasıyla birbirimize baktık ama konuşmadık. Tabi yaaa Gözde idi o! Lise sonda aynı sınıftaydık, çok muhabbetim olmasa da o sınıfta konuştuğum ender insanlardandı. "Keşke selam verseydim" hayıflanmalarıyla yürümeye devam ettik.

- Gözde idi lan o.
- Nerden tanıyorsun?
- Lise sonda aynı sınıftaydık.
- E selam verseydin ya.
- Harbi verseydim ya.
- Ben olcam selam verirdim.
- Raslarız mutlaka bi yerlerde tekrar, Viyana küçük.
- Öyle, denk gelir nasılsa bi daha.
- Ben bi akşam feysbukta falan dolanayım, bulmaya çalışayım.

Saat 7'yi vurunca Nele aradı.

- Merhaba, nasılsın?
- Teşekkürler Nele sen nasılsın?
- İyiyim, Türkce dersimden çıktım. Neredesin?
- Schwedenplatz.
- Ahaa napıyorsun orada?
- Nichts.
- Nichts yapıyorsun? (çok tatlı bir kahkaha) hiç yapılır mı? Aa peki orada meşhur bir dondurma var, biliyorsun?
- jaa ich weiß, möchtest du essen?
- Evet yemek isterim, ben şimdi Schotentor'dayım, 10 dakika oradayım.
- Ok, wir warten.

Nele bisikletiyle göründü, sıcak bir selamlaşmadan sonra bisikletini bağlamaya gitti. Bağladıktan sonra geldi, ayaküstü biraz muhabbet ve dondurmacıya doğru yürümece. Dondurma isimlerinin hepsi italyanca, Nele fındıklı-çikolatalı aldı hem de italyanca ismini söyleyerek. Biz de sanırım üzümlü dondurma aldık. Hala emin değilim neli olduğu hakkında. Dondurmalarımızı afiyetle götürürken Nele türkçe ders notlarını çıkardı, bi köşeye "eşek oğlum eşek" diye not almış, onu da düzelttik "eşek oğlu eşek" diye. Sonra arkadaşına yazacağı türkçe maili kaıda yazmış önce, ondaki hataları da düzelttik, Gürcistan'da bir ay çok üşüdüğünü de yazmış ve o sihirli cümleyi tekrar kurdu "bir ay çok üjüdümm" tam o an yüzümde bir tebessüm ve Nele'yi yeme isteği belirdi.

- Nele istediğin zaman sana türkçe konusunda yardım ederiz.
- Evet, lütfen.
- Tamam istediğin zaman söyle "ich brauche hilf".
- Tamam.
- Whenever you want.

Sonra bizim uğraşıpta almanca olduğundan dolayı beceremediğimiz City Bike olayını halletmeye koyulduk. City Bike burada her köşe başında olan bişey. Bankamatik kartınla gidip bisiklet kiralıyorsun, ilk saat beleş, 2. saat 1€, 4. saat 2€ ve 4 - 120 saat arası 4€. Denedik denedik başaramadık, sonra City Bike'ın müşteri hizmetlerini aradık, tabii ki Nele konuştu çatır çatır almancasıyla. Sonunda benim problemi çözdük ama Talha'nın kartta bir problem vardı sanırım yapamdık. Ona da Nele'nin kartıyla bisiklet aldık ve atladık bisikletlere. Çok zaman olmuş sürmeyeli, önce biraz afalladık ama sonra hemen toparladık. Tuna kanalı boyunca gezdik, baya yol katettik. Çok eğlenceliydi, zilleri çala çala gidiyoruz.



Nele durup durup gülüyor,

- Was ist lustig? Warum laughst du?
- Herşey.
- Nasıl herşey?
- Herşey işte (hala o tatlı kahkahasına devam ediyor).

Yolda giderken yarasalar gördük.

- Gördün mü?
- Neyi?
- Şunu, Tier (tier derken ellerini iki tarafa açtı, kuş gibi çırpıyor).
- Ha evet Vogel.
- Ne onun adı?
- Yarasa.
- Ney?
- Yarasa, bat.
- Yarasa, hmm.

Yol üzerinde birkaç yeri gösterip anlatmaya çalışıyordu.

- Bak burası bir klüp, burada da havuç var, a hayır havuç değil, hah havuz (kahkaha)
- Evet havuz.
- Aaa unutmuşum yaaa.

Birkaç şeyin almancasını sorduğumuzda tam grameriyle söyledikten sonra "ohaa almanca zor" diyodu. Tüm tepkileri türkçe. Telefonda bizim City Bike işini çözerken "nein" yerine "yok" diyodu, çalışan birini gördüğünde hep "kolay gelsin" diyor, tabi karşıdaki anlamıyor orası ayrı. Bişey olunca "ohaa" diyor hep. Ve sokak dilini bilmesi süper. Mesela bisiklet işini çözdükten sonra "çok teşekkürler Nele"ye karşılık olarak "ne demek" demesi çok hoşuna gidiyor insanın.

Turumuz bitti, bisikletleri yerine koyduk sonra birer yudum aysti içip ayrıldık. Sanırım tekrar aşık oldum. Bir gün Nele'ye de söyleyeceğim ama ne zaman emin değilim. Halbuki 1-2 hafta önceki partide ne kadar da niyetliydim söylemeye. Anlatmamıştım değil mi onu?

Arkadaşın doğum günü partisine gitmiştim, Nele'yi de davet ettim, 2 arkadaşıyla birlikte geldi. Parti de süperdi, yurtlarının barına tüm alet edevatları kurdular, ben de bendirimi falan kaptım gittim. Jam season yapılacaktı. Bikaç şarkıda davula geçtim, bi ara kemanlı bi amca geldi defimi kaptım, davul, keman, def üçlüsü olarak mastika çaldık. Sabaha karşı da akustiğe döndük, bendir, maraccas, şu sallanan "şıkı şıkı" ses veren yumurtamsı şeyler ve akustik gitar.

Parti süresince doğum günü olan arkadaşın arkadaşlarıyla geyik döndürdüm, sonra Nele'ler gelince onların yanına kaydım. Bi ara enstrüman değişimi var sanıp sahneye doğru gittim, meğerse canlı müziği bitirmişler. Geldiğimde Nele'nin yanında bi eleman vardı, 1-2 saat önce bizim yanımıza da yanaşmıştı, orada da sevmemiştim elemanı.

- Naber abi?
- İyi, senden.
- İyi.
- Senin arkadaşın mı?
- Evet.
- Ben yazsam bi sorun olur mu?
- Yazmasan daha iyi olur.
- Neden?
- Öyle.
- Ha sen diyosan ki ben bu kızı bu gece götürcem, cümle aleme deprem var diye anons yapıcam, eyvallah.
- O kadar basit değil.
- Ya?
- Sevdiğim, değer verdiğim bir insan.
- Belki o sevdiğin insan benimle daha mutlu olcak, değer verdiğin insanın mutlu olmasını istemez misin?
- Seninle mutlu olabileceğini sanmıyorum.
- Peki. Nerde tanıştın bunla?
- Sokakta.

Sonra elemanı ortalıklarda hiç görmedim. Açıktan tehditimi sezdi sanırım. Aba altından sopa göstermek böyle bişey olsa gerek, nasıl ben onun kafasında şişe kırmadım merak ediyorum. Fazla sakin, pasifist adamım.

Bir süre muhabbetten sonra langırt oynamaya geçtik. Onun iki arkadaşı Nele ve ben. Nele ile aynı takımdaydık, yenildik ya. Arkadaşları çok tatlıydı, çok konuşamadım ama hakkaten canayakınlardı. Bi kız bi erkek. Erkek olan sevimli bi eleman, bi ara onla aynı takıma geçtik, baya eğlendik.

Langırt olayı bittikten sonra koltuklara geçtik, yayıla yayıla oturduk, biraya devam. "Keşke kafa olsam da açılsam Nele'ye" diye düşündükçe heyecandan ayılıyorum. Alkolü hızlı hızlı tüketip, hemen bi sonrakine geçiyorum ama nafile.

Bunlar 4 gibi ayrılacaklardı, diğer arkadaşlarıyla da vedalaştık tekrar, hakkaten şeker gibi insanlar, sanırım ev arkadaşları onlar, bi ara Nele'nin evini ziyaret etmeli, 1-2 şişe şarapla. Neyse Bunlar çıkarlarken doğum günü olan arkadaş da langırt oynuyordu, Nele bunu sırtına vurdu "iyi doğum günlerii" dedi, el salladı ve gitti. Ben de yine ayrılmanın verdiği hazin duyguyla diğer arkadaşlarımın yanına döndüm.
dahası...


Konu Bülent Ortaçgil, şarkı Eylül Akşamı.
Bir çocuğun masalın sonunu bekler edasıyla yüzüme bakıyordu, ben de Eylül Akşamı'ndaki bir cümleyi açıklamaya çalışıyordum.


- Belki benim kağıt param bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir.
- ...
- Yani aynı şehirde yaşıyorlar ama daha önce tanışmamışlar ve aynı yerlerden hep geçmişler.
Adamın sigara aldığı büfeden belki kız başka birşey almıştır ve para üstü olarak adamın
parasını vermiştir satan adam.
- Eee?
- Hmm, they are living in the same city but they do not know each others and maybe the girl
and man have shoped at the same place and ummm bi şekilde ne demek lan?
- Somehow.
- Hah somehow woman take the man's money as repay.
- Eee?
- Eeesi o işte Nele, olasılık bu, olabilir.
- Olasılık?
- Possibility.
- Haa. Ama romantik miymiş bu?
- Bilal benim ana dilim Türkçe, ben bile anlamadım.
- Tamam boşverin, Olcay'a bile anlatamadıysam.
Gülüşmeler.


**********


- Sen pazar biliyorsun?
- Evet, bu üstümdekini pazardan aldım, buradan.
- Aaa nerden aldın?
- Kettenbrükengasse Menschen Markt.
- Menschen Markt?
- Evet, bize halk pazarı deriz ya öyle.
- Orda insanlar satıyorlar? Menschen Markt o demek.
Gülüşmeler.
- Hayır ya pazar işte.
- Anladım anladım. Türkçe'de second hand pazarına ne diyorlar?
- İkinci el pazarı.
- Ya hayır, bişiy pazarı.
- Bit pazarı?
- Aa evet bit pazarı, unuttum yaaa. Bit pazarı.
Gülüşmeler.


***********


- Türkçe'yi nasıl böyle 6 ayda öğrendin ya?
- İzmir'de 5 hafta türkçe kursuna gittim.
- Hadi ya? Neresinde kaldın İzmir'in?
- Göztepeliyim ben!
Gülüşmeler.


***********


- Sen dışarıda öğrendiysen Türkçe'yi o zaman "abi, hocam" falan da biliyorsundur.
- Evet evet. "Naber abi? İyidir abi, senden naber?"
Gülüşmeler.
- Mesela ben dışarıda basketbol oynuyordum, çocuklar bağırıyolardı "ablaa topu at ablaa".
Ben de "atmam oglum".
Gülüşmeler.
dahası...


- Nele merhaba ben Bilal
- Aa merhaba, nasılsın?
- Teşekkürler, sen nasılsın?
- Yorgunum biraz, biziklitimle uğraçtim, artık çalışıyor, çok mutluyum.
- Ne güzel, Nele ben çıkıyorum evden bişey lazım mı?
- Hayır, herşey var sen gel.
- Tamam. Sokağa gelince ararım.
-Sokağı biliyorsun? Göstermiştim değil mi? O sokaktan ileriye doğru yürüyünce “Welt Kafe” var, “Dünya Kahvesi” oluyor, oranın üzerinde kalıyoruz.
- Tamam kafeye gelince ararım tekrar, görüşürüz.

Museumquartier metro durağı, 23:00’ kadar açık olan bir market. Eli boş gitmemek için metro aktarmaları sırasında yol üzerindeki bu markete uğrayıp bir şarap bir de cips alsam fena olmaz.

- Ein Mon Petit, ein Pringles. Alles?
- Ja.
- Danke schön, tschüs.
- Auf wiedersehen.

Sonunda varmam gereken durak. Saat geç olmuş. 22:30. Evet sanırım bu taraftandı. Yürümeye başladım, sokağı buldum, sağıma soluma bakınarak caddeyi boydan boya yürüdüm. Yol ayrımı. Ne taraftan acaba? Üstte birşey yok, aşağıya doğru yürümeye devam. Hah işte Welt Kafe.

- Nele ben Welt Kafe’nin önündeyim.
- Tamam canım, geliyorum ben.

Ev partisi deyince aklınıza ne geliyor? Benim ilk olduğundan dolayı birkaç arkadaşın çağırılıp, müzik açıp kendilerince takıldıkları bi gece canlanmıştı aklımda. Değilmiş. Devasa bir ev (Viyana’da gördüğüm en büyük ev, zaten dernek gibi kullanıyorlarmış), tıklım tıklım insan. Kapıdan girer girmez bir langırt, içerideki odada dev ekran sinevizyon, kocaman bir mutfak, sinevizyonlu salonun hemen yanında yine büyük bi salon yandaki odaya da kapısı var. Yan odasında bi sürü yatak, tavan yüksek olduğundan thtalarla falan bölerek iki kat yapmışlar, ve dj kabini, turn tableı ile birlikte. Kapısı genelde kapalı olan diğer tarafta da 2 tane oda ve koridorda büyükçe bir banyo, ayrıca tuvalet. Tuvaletin üstündeki yazı süperdi.



Nele ev sahibi sayıldığından beni birkaç arkadaşla tanıştırıp diğer insanlarla ilgilenmeye gitti.

- Burada kimse türkçe bilmiyor ama senin için iyi almanca pratik yapabilirsin. Tabi ki biz türkçe konuşuruz ama az.
- Denerim.

İlk bira Nele’den idi. Mutfakta birayı satıyorlar, 1€ dışarıdan alsan 80 sent falan. Tanıştırdığı elemanlardan biriyle muhabbet etmeye çalışırken sanırım pot falan kırdım, çok verimli geçmedi muhabbetimiz. Almanca bilmiyorum ne yapayım. Ama onlar otunu esirgemedi benden. Sardılar, bikaç fırt aldım. Sonra bunlar langırt oynuyorlardı onları izledim sonrasında ortalıkta malak gibi dolaşırken bi kız yaklaştı,

- Türkçe konuşuyordun değil mi?
- Evet!?

Sanırım tripteyim falan diye düşünürken hakkaten türk olduğunu anladım. Baya muhabbet ettik, sevgilisi almanmış onunla gelmiş falan. Anlattı da anlattı. Bir yıldır burdaymış, yüksek lisansa gelmiş. Gerçekten çok iyi gelmişti, adını bile hatırlamıyorum. Hatta bi ara Nele de geldi 3’ümüz muhabbet ettik, kız şoklarda nasıl bu kadar düzgün konuşabilir diye. Hatta muhabbette bi yerde,

- Aaa çok güzel türkçe konuşuyorsun.
- Tabi yaa.
- Haha “yaa”yı bile biliyor.
- Ben demiştim de inanmamıştın.

Bizim türk kızın bi ara sevgilisi falan geldi, bi tane de eğlenceli bi adam geldi arkadaşıymış. Kafalar güzelleştikten sonra almanca bile konuşmaya başladım. Anladım ki yabancı dil ayıkken konuşulmuyormuş. Bunlar arada bir geliyorlar, arada bir hep beraber bi yerlere gidiyorlar falan. Ama o Norveç’li elemanla kızın sevgilisi arasındaki türkçe hakaretleşmeler hakkaten çok komikti. Norveçli olan sadece “alman” lafını biliyor, alman çocuğa sürekli “aaalman, aaalman” falan diyor, diğeri biraz kapmış sevgilisinden “aptal Norveçli” falan diyordu, biz de kahkahalara büründük tabi. Bi ara bunlar yokken bi eleman geldi, hippi tipli bişey, saç sakal birbirine girmiş. Almanca bişeyler söyledi hiç bişey anlamadım, in english please, ha ok dedikten sonra uzun çarşafın var mı dedi, ot sarcaklarmış uzun çarşaf lazımmış falan. Ben de yok malesef ya dedim. Ha öncesinde adın ne diye sordu dedim Bilal, ben de Philip, oo my friend deyip sarıldı sonra derdini anlattı yok deyince yine sarıldı gitti. Ne cana yakın adamdı o öyle.

Bunlar 01:30 gibi partiden ayrıldılar. Ben de biraz daha oturdum artık tek başına kalmaktan sıkıldığımdan dolayı tam çantamı ve hırkamı almıştım ki Nele ile göz göze geldik.

- Nereye gidiyorsun?
- Ben uyuyayım artık.
- Ya ama ben senle ilgilenemedim hiç, insanlar vardı. Bi dakka, sana bu birayı hediye olarak vermek istiyorum, bunu iç öyle gidersin.
- Peki.

Oturduk mutfağa orada saatlerce muhabbet ettik, ne uykum kalmıştı ne yorgunluğum. Nele kasada beklemek zorundaydı sanırım, o yüzden mutfakta oturduk. Bi ara mutfaktaki kangoyu çalmaya başladım, Nele gözlerini kapatıp ritme ayak uydurunca hem mutlu oldum hem de çok hoşuma gitti. Öyle tatlıydı ki. Durunca “güüzel çalıyordun devam etsene” dedi, kırmadım. Attığım da reggie ritmiydi zaten, öyle basit bi ritm, alttan alttan. Bi ara mutfağa bi arkadaşı geldi almanca muhabbet ettik sonra Nele benle türkçe konuşamaya başladı “şimdi biz böyle konuşuyoruz o anlamıyor, çok güzel haha”. Dili de peltekleşti Nele’nin, bi de aksanı zaten çok tatlı, daha bir tatlı hale geldi. “Metroda bazen giderken türkçe konuşuyorlar ya o zaman dinliyorum böyle anladım hehe anladım demek geliyor”. Ya zaten sürekli gülen birisi, resmen enerji saçıyor kız.

- Sen burda kalmak istiyorsun?
- Kalabilir miyim, var mı yer?
- Var var, çook. Geliyorum.

Geldi, yerimi hazırladığını söyledi zaten parti de bitmeye yakındı baya azalmıştı millet.

- Ben yatıyorum, cok uykum geldi.
- Tamam ben de yatıcam.
- Tamam, bak yatağın burası.
- Teşekkür ederim Nele.
- Bişii diiil. İyi geceler, seni seviyuruuum.
- Ben de, ich auch, iyi geceler.

Hayatımda uyuduğum en mutlu uykulardan birisiydi. Sabah ise Nele’nin “günaydııın” demesiyle uyanmak apayrı bir keyifti açıkçası.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.