Bunu baya geç kaleme alabildim. CS'nin Vienna Calling isimli partisi vardı geçenlerde. Öyle böyle bir parti değildi. Beş gün boyunca hergün ayrı bir etkinlik. Çarşamba günü Kick-off Parti ile başlayan etkinlik pazar günü Goodbye Partisi ile sona erdi. Hepsine birden katılmasakta yine de oralarda boy gösterdik.

Tabi böyle bir parti için de heryerden akın akın insanlar geldi. Bunlardan tabii ki bizde de kalmak isteyenler oldu, biz de hayır demedik. İlk teklif Hildrun'dan gelmişti.26 yaşında, gayet alımlı, kıvırcık sapsarı saçları olan bir ablamızdı kendileri. Enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen, bilakis enerjisiyle bizi tüketen biriydi. Sonrasında Violaine'da kalmak için teklifte bulunmuştu. İlk bakışta kabul etmemeyi düşünmüştük, ev çok küçüktü ve zaten bir tane misafirimiz vardı. Anck Violaine'nın Türkçe yeteneği ve cana yakın mesajı ister istemez kabul ettirdi.

İkisi de birbirinden hareketli, ikisi de yerinde durmayan insanlar olduğundan dolayı idare etmekte zorlandım açıkçası. Violaine türkçe biliyor ve bizle sürekli türkçe konuşuyor, bu sefer Hildrun'un canı sıkılıyordu. Arada bir Hildrun'la almanca konuşunca da Violaine sürekli "ne diyor ne diyor?" diye diye arada bırakıyorlardı insanı. Olsun yine de çok eğlendik.

Açılış partisine Begüm'de kendi misafirleriyle geldi. Ona da bi kız bi oğlan gelmiş. Onu geçte dans falan ederken Begüm resmen bizim ortama kız yığdı, işte o an Begüm'ü çok sevdim. Hatta iki tane yarı Japon getirdi ki keyfimize diyecek yoktu. Biri Japon/Avusturya, diğeri Japon/Fransız ortak yapımı. Japon/Fransız ile muhabbeti koylaştırdıktan sonra mekan değiştirip Travelshack'e geçtik. Oraya has içkilerden içtik yine ve Mimai'nin kafasını Japonca siktik. Durmadan Japonya ve Japonca ile ilgili sorularla boğduk kızı, olsun bir daha ne zaman ele geçer bilinmez.

Açılış partisine, Base'deki pikniklere, asıl partiye katıldım. Kızlar daha çok katıldılar VC'e. Cuma boş gün olunca ne yapacağımızı bilemedik ama benim nicedir istediğim bi konser vardı Didge&Bass ona gidelim dedik. Drumm&Bass gibi bir müzik türü düşünün ve basın yaptıklarını didgeridoonun yaptığını hayal edin, mükemmel bir uyum! Hatta alın bak bir tanesi bu:


O konsere gitmemiz çok iyi oldu, kızlar da gayet memnun kaldılar. CS partilerinde de daha önce çok muhabbetim olamayan insanlarla kaynaştım. Gayet güzel ve verimli geçti. Sonrasında ise Önce Violaine sonra Hildrun evden ayrıldı. En eğlenceli misafirlerimizdendi, mutlaka bir daha görüşeceğiz ikisiyle de.

Bir Vienna Calling böyle geçti. Partiler için seçilen mekanlar, organizasyon herşeyiyle süperdi. Hiç beklemezdim bu kadar iyi geçeceğini. Seneye tekrar görüşmek üzre. Ha bu arada Misafirlerimiz şunlar:

Soldaki Violaine (Funda), diğeri Hildrun :)
dahası...


Ölüyorum lan! Biri yıkasın beni! Yorgunum harbi çok feci, neyse ben geçen haftanın başlıklarına bir göz atayım.

TÜWI'de parti olacak demişim, oldu. İnsan seliydi yeminlen, telefonlar bile çalışmıyordu o kadardı yani. Biz de biraz gecikince hepten ortada kaldık, öyle biraz dolanıp çıktık. O kadar insanı bünyem kaldıramayacaktı. Yani orayla ilgili bir anım falan yok, bir şey yapmadım. Onun yerine Beşir'in Brezilyalı kızla muhabbet ettik.

Ertesi gün, perşembe oluyor, çekim ekibimiz geldi; Rafa ve Çağkan. Evde kendi halimizde takılırken filme aldılar. Ben aslında yemeğe kalırlar diyordum ama kalmadılar. Akşamına geleneksel yemek günümüz vardı yine. Yemeğe kalmadılar, yemek pişirme sırasına bile kalamadılar, işleri vardı sanırım diğer çekimler, gittiler. Sonrasında ise sıvadık kolları ve giriştik yemeklere. Hint Mutfağı idi bu sefer ve abi hani övünmek falan değil, ömrümde ilk kez yaptığım yemekler ama ben böyle güzel bir şey çok sık yemiyorum, çok sevdim yemekleri. Başlangıç olarak sebzeli körili çorba yaptık, gayet dozunda baharatıyla, oldukça güzeldi. Ana yemek olarak safranlı, bezelyeli pilav ve köri, sarmısak ve yoğurtla terbiyelenmiş kuzu vardı. Pilavlar Talha Çocuk'tan. Ara sıcak olark da hint böreği yaptık. Öyle sebzeli falan. Tatlı olarak da lokma gibi şeyler pişirdik, tatlı ardından onları çilekli, yoğurtlu bir karışıma attık. Hiç birinin fotoğrafını çekmek aklımıza gelmedi, halbuki o kadar emek harcadık hepimiz de. Neyse bir daha yaparız.

Cuma gününü de WGKK'ya karşı eyleme ayırdık. WGKK buranın sigortası oluyor, vizenizi alabilmek ve uzatabilmeniz için sürekli 25€ ödemeniz gerekli ancak bu temmuzdan itibaren 50€ olacak. Haksız bir artış var, ona karşı duruyoruz. Eylem bittikten sonra biraz eylemcilerle takıldık, çimlere uzandık, dikkatsiz oturan kızları kestik (aslında sadece ben yapmış olabilirim onu), dikatsiz oturan derken kıyafeti çimde oturmaya müsait olmayıp, sınırlarını zorlayan ablaları. Sonradan Allah cezamı verdi tabi. Tam topu oynaya oynaya giderken ters bir hareketle pantolonu kasıktan dize kadar yırttım. Gitti canım pantolon. Çok da severdim kendisini, böyle hem yeşil, hem kareli. Gİtti artık, elden bir şey gelmez. Günü de Pakistan restoranının ardından evlere olaysız dağılarak kapadık.

Cumartesi ise meğerse tekrardan Cosmic Space Disco günüymüş! Onu farkettikten sonra kolları sıvayıp, hazırlıklara başladık. Önce markete gidip ertesi günki piknik için yapacağımız börek ve makinin malzemelerini aldık ve de alkol tabii ki. Bir taraftan piknik malzemelerini hazırlarken bir taraftan da demleniyorduk. Her zamanki Cosmic Space ekibine Begüm de katıldı. Sabaha kadar hem tepindik hem de bizimkiler boş bardakları topladı, depozitodan amorti ettiler tüm geceyi. Müzik her zamanki gibi mükemmeldi. Langırta çağırdı bi eleman, yanında oynayanı yoktu, karşıdakiler Jaegermeister'ına oynayalım dediler (Jaegermeister: almanlara has bir likör gibi bir içecek, baharatlı konyak gibi) biz de kabul ettik ve kafalarına verdik, bileğimin hakkıyla Jaegermeister kazandım. Bizim takım arkadaşı epey sarhoştu ama yine de iyi oynadı. Her neyse işte gece genel anlamıyla epey iyiydi. Beklendiği gibi. Sabaha karşı da oradan çıkıp evin yolunu tuttuk, malum ertesi gün piknik var. Bizim lokantaya uğrayıp birer işkembe içtikten sonra evin yolunu tuttuk. Çok seviyorum sabaha karşı işkembe içmeyi, neyse. Uykuya daldığımda saat 6 falandı heralde, 10:30'da tekrar uyandık mecbur.

Milleti organize etmek amma zormuş, herkes başka bir yerlerden gelince toparlaması zor oluyor. Neyse yine de başarılı bir şekilde herkesi bir araya getirdik. Sanırım 20 kadardık, büyük başarı. Ben o kadar da beklemiyordum. "Gelir" dediğimiz arkadaşlar gelmedi pek, bir dahakine artık ama gelenlerle çok eğlendik. Yani beklentilerimin üzreinde güzel geçti. Plaj voleybolu bile oynadık. Baksana abi sofraya, bu sadece kadraja sığanlar, daha nicesi vardı. Yakan top mu dersin, frizbi mi dersin, canlı müzik mi dersin, poi/yoyo gösterisi mi dersin işte aklıma gelenler bunlar etkinlikle ilgili. Bir dahakine ben de diaboloyu getireceğim, nasıl unuturum ben onu zaten ya. Sanırım herkes memnun kaldı, epey de eğlenip ter atmış olması lazım insanların, öyle bekliyorum yani. Bu arada organizasyondan sorumlu arkadaş Dayı (Ramis) idi, biz co-organizerdık sadece. Gün boyu çıplak ayak dolaşmaktan ayakların altı kapkara oldu, onları bir ara paklamak lazım. Genel olarak iyi geçti piknik, park da çok iyiydi.


Ooy oy, öyle işte. Piknikten beri yıkanmadım, göğsümü gere gere söylüyorum, bir ara yıkanıp üzerimdeki mallığı atmam gerek, yarın hallederiz o işi yani bu içine girdiğimiz günde. O değil de bak yine gecenin bir yarısı yazısı oldu. Olsun, güzel oldu.

Bir sonraki etkinliklerde buluşmak üzere canlar, çok içki içmeyin, iyi değil.
dahası...


Viyana'ya hızlı başladık. Gelir gelmez Popfest, ertesi gün müzik provası devam eden günlerde de bir takım aktiviteler. Yemek günü, parklarda sürtmece falan. Yemek gününde de bu sefer Meksika Mutfağından lezzetler taddık, İlona'nın ellerine sağlık. Sonrasında ise onların arkadaşlarının da katılımıyla "Ben Kimim?" oyunu ardından da kurtadam oynadık. Kurtadam oyununa Charlotte da yetişti.

Charlotte'u daha önceden belki hatırlarsınız. Bizim Toulouse'lu CS misafirimiz. Bir daha geldi. Yine fena değildi. Arkadaş hatta bir hadiseyi anlatmadan geçersem olmaz. Bu içeri geçip "ben bir üstümü değiştiriyorum" dedi, kapıyı çekti. Sonra içeri bir girdi Allah seni inandırsın neredeyse giyinmemiş. Arkadaş vücudu da o kadar güzel değil, tombulca bi kızımız. Neyse bu giymiş kısacık geceliğini, altı üstü açık. Hepimiz billgisayarlarımıza gömüldüğümüz anda geldi yanımıza oturdu, "noluyo lan?" diyecek vaktimiz bile olmadı. Hadi geldin, o halde niye geliyosun, hadi geldin bari oturup kalkmana dikkat et! Öylece kalakaldım bilgisayar başında. Oturdu dibime, kafamı bile kaldıramıyorum. Öylece kala kaldık. Bir süre sonra bizden yüz bulamayınca yatmaya gitti. Ama bir süreliğine hepimiz nefeslerimizi tuttuk.

Cuma günü sabahtan Rafa, Mathias ve Çağkan'la buluştuk. Onların ödevleri için yardımcı olmayı kabul etmiştim. Ödevleri yabancı öğrencilerin Viyana'daki sorunları, ne yaptıkları, nasıl vakit geçirdikleri vs ile ilgili röportaj ve yaptığı aktivitelerden kısımlar çekiyorlardı. Resmen belgeselimi yapıyorlar, çok eğlenceli. Kendimi ünlü gibi hissettim, ne yer ne içerim, nerelerde takılırım, nasıl eğlenirim hepsini kayda alacaklar. Röportajı yaptık, ertesi gün de kickball oynarken çekeceklerdi ama hava muhalefetinden dolayı yarım kaldı, gidemedik. Onun yerine Stadtpark'ta takıldık onları kayda aldılar ama haftaya eğer gidersem kickballa onu çekecekler. Onun haricinde prova yaparken de çekmek istediler lakin Manu "konsere az kaldı konsantremiz dağılmasın, parkta falan çalarız o sıra çekerler" dedi, biz de vazgeçtik provada çekmekten. Onun dışında perşembe yemek gününde yine misafirimiz olacaklar ve bildiğin yemekteyiz programı çekeceğiz. Çok ilginç lan. Parkta takılırken çektiklerinde bi eleman yanşıp, "ne çekiyonuz öyle?" gibilerinden muhabbet etti, pro sandı heralde bizi, saygıyla yaklaştı.

Cumanın akşamına ise üniversitenin partisine gittik, açık havaydı ve ulaşabildiğim herkese haber ettim. Başlarda katılım azdı tabi, hem bizden hem de genel olarak. Saatler ilerledikçe sağdan soldan gelenler olmaya başladı, rasgele gördüklerimiz falan derken yirmi kadar kişi olduk. Nele bile geldi! Nele lan! Ne zamandır da görüşmüyoduk, nasıl özlemişim muhabbetini. Heralde en çok onunla muhabbet ettik. İlknur enişteyle geldi, Lena, Ilona, Christina, Mathias, Herr Koç ve arkadaşı, Mert, Talha çocuk, Güneş, Jocham (o erken ayrıldı gerçi), Charlotte ve adını bilmediğim diğer Ilona'ların arkadaşları. Çok iyi geldi, resmen kendime geldim. Hele Nele ile türkçe muhabbeti çok özlemişim. Güneş-kun ve Mert ilk kez tanışıyorlardı Nele ile o yüzden baya şaşırdılar türkçe kapasitesine. Charlotte'u kıskandı sanırım. Anlayamıyorum ki tepkilerini arkadaş. Bence kıskandı. Gecenin sonunda ben daha Mert'e sormadan "haklıymışsın abi" dedi. Ne konuda haklı olduğumu varın da siz anlayın, her şeyi benden beklemeyin.

15 Mayıs'ta hepinizin de bildiği üzre "İnternetime Dokunma" eylemleri vardı Türkiye'nin dört bir yanında. Burada da vardı tabii ki. Tamam katılım kırk kişilikti ama hiç yoktan iyiydi. Basınsız basın açıklamasının ardından olaysız dağıldık ama Türkiye öyle olmamış, toplamda 600.000 kişi diye okudum, ne kadar doğru bilemem ama vardır bence. İstanbulda 10.000 kadar kişi varmış. Duyarlılık göz yaşartan cinstendi.

Ay çok uykum geldi, siz bunları okuyana kadar sonraki yaptıklarımı yazarım. Kısa başlıklarla olaylar şöyle gelişti, Jocham'e rasta yaptık, ablası çok güzel bi kız, pazartesi günkü prova mükemmel geçti benim açımdan, bongoya alışmaya başladım, bugün de TÜWİ'de parti var, sağlam bir şey, Türkenschenzpark'ta. öyle işte. Detaylar bir sonraki yazıda gelir.

Oyasumi!
dahası...


Kultur Shock Sahnede!
Ost Klub!
Misafirlerin hepsini gönderdikten sonra artık derin bir nefes alma vaktim gelmişti de geçiyordu bile. Hiç bir şey yapmasan bile misafirin vermiş olduğu sorumluluk hissi gerçekten biraz ağırdı. Onlar gittikten sonra da zaten olabildiğince miskinlik, olabildiğince tembellik. Tabi bunun yanında sorumluluklarımı da unutmadım. Mesela Kultur Shock konserine gittim, epeyce eğlendim ayrıca yastık savaşına gittim. Bunlar benim gönlü eğleme sorumluluklarım, sıkılmamam lazım benim. Havanın güzelliğini fırsat bilip çimlerde yayıldım, frizbi oynadım, salıları derse gittim. Çok eğlenceli ya o ders.


ehehe
Feci yemişim!


Yastık savaşından birkaç kare :)
Laurita'ya dalarken :)
Kıyıma gidiyorum :)















Vücudu da hor kullanmaya devam ettim bu sürede tabii. Pazartesi müzik prova günü, hiç şaşmaz. Bongoyu ilk kez orada kullandım ve bence sıçtım ama elemanlar "oldu" dediler. Olduysa sorun yok, daha fazla çalışıp arayı kapatacağım işte. Siz gibi taşaklı müzisyen olarak gelmedik ki buralara arkadaş. İkisi konservatuarda zaten, basçı kendini bildi bileli çello ve bas çalıyo, Manu desen beş yaşından beri gitarı elinden düşürmemiş. Çok memnunun aslen, okul gibi resmen. Herkes bişeyler öğretiyor. Gruptan postalamaya da niyetleri yok, en sevindiğim nokta da o :) 11 Haziranda da konserimiz var, para bile kazanacağım.

Buraya geldim geleli hayatımda ideal olarak belirlediğim şeyleri bir bir yerine getirmeye başladım. İki farklı ülkeye, ayrı zamanlarda otostopla gezmeye gittim, şehir meydanında sokak müziği yaptım, çokta eğlendim, free hugs ve yastık savaşı gibi flashmoblarda bulundum, çok farklı milletlerden arkadaşlar edindim, couchsurfingten fakir ağırladım, yoyocularla takıldım bi vakit, müzikten para kazanacağım vs. Umarım hepsini erkenden tüketmem, hala bunların hepsinden haz alarak yapmak istiyorum!

Salıları ise yine olağan olarak almanca konuşma toplantısına katılıyorum, yine CS etkinliği. Oradan gayet güzel arkadaşlar edindim, çoğu Güney Amerikalı. Bu salı da oradaydım, yine muhabbetle, hoş sohbetle geçti.

Soldan sağa: Ilona, Jakob, Lena, Sarah, Dayı, Ben, Talha, Güneş
Çarşamba günü yine olağanlaşmaya başlayan yemek yeme günü idi. Bu sefer Ilona ve Sarah davet ettiler. Bir önceki Dayı'lardaydı. Yine aynı kadro (Ilona, Sarah, Lena, Kayhan, Dayı, Talha, Güneş ve ben) sofrada hazır bulunduk. Bu sefer Ilona'ların başka bir arkadaşları da geldi Jakob. Yakup isminin yahudice söylenen şekliymiş işte. Avusturya mutfağından lezzetler taddık. Beyaz şarap eşliğinde, gayet zengin bir sofra vardı, hizmette ise kusur yok :) Yemekten sonra kıt almancamızla kurtadam oynadık ve ona rağmen ortalıkta "ne alakası var ya ben kurtadam değilim, benden kurtadam olur mu hiç?" gibi lafların almancaları uçuştu, çarşamba günü bir daha deneriz. Bu sefer bizde olacak (iyice gün havasına girdi bu iş) ve Türk ve Avusturya mutfaklarını taddığımız için biz de Japon mutfağını deneyeceğiz (ikinci anavatan). Ramen, Okonomiyaki, maki şu anda aklıma gelen yapabileceğimiz lezzetler. Tatlı olarak yeşil çaylı dondurma görmüştüm onu yapabiliriz olmadı bir tatlı tarifi bulunur elbet.

Perşembe tatilim olması gerekirken Manu aradı çalışalım diye, müziğe hayır denir mi? Gittim tabi düşünmeden. Heiligen'de bir parkta oturduk, beyaz şarabı da ihmal etmedim tabi gelirken ama bongoyu taşımak zulüm ya. Her neyse, kendi kendimize çalıp oynadık, sonrasında Manu'nun ev arkadaşları geldi Justyna ve Christoph. Çok tatlı bir çift, ilk tanıştığımda da aynı kanıya varmıştım. Bir ara hep beraber blues doğaçladık, çok iyiydi. Chris gitar çaldı, Justyna doğaçlama vokal, Manu mızıka ben de bongo, gayet hoş oldu. Sonrasında biz Manu ile çalmaya devam ettik, Chis'te Justyna'ya nasıl dövüşüleceğini gösteriyordu, baya dayak yedi ama öğrenirken :) Kalkmaya yakın yarısı dolu su şişesini atıp tutmaca oynarken 45 dakika harcadık, en gereksiz ve en eğlenceli oyunlardandı. Akşamına da bizim bebelerle bilardo oynadık. Son atışlarımdan bir tanesi şans eseri Semih Saygıner'in bile atamayacağı bir vuruşa dönüştü, izlenilmeliydi :)

Çok "duman" altı idi.
And it's friday, I'm in love! demek isterdim tabi ama yok öyle bişey. Gayet akşama kadar parklarda sürtüp akşam da reggae partiye gittik. UK'nin en taşaklı ses sistemini getirtmişler, biz onların yalancısıyız ama şimdiye kadar bir basın saçlarımı geriye atacak kadar vurduğuna şahit olmamıştım. Feci vuruyordu.

Bugün ise (cumartesi) Stadtpark'a gidip kahvaltı yaptık ama saat 4'te oturabildik kahvaltıya. Yine de zengin menümüz vardı; Domates, salatalık, ezilmiş peynir, zeytin ezmesi, çay, peyaz peynir, salam, meyve suyu. Heralde hepsi buydu ama paşalar gibi kahvaltı yaptık. Bi tane hippi anne yan tarafımıza oturdu çimlerde, o an onun benim karım olmasını ne kadar çok istedim anlatamam. Kendisi de çocuğu da çok tatlıydı. Ardından "Desperate Housewives" moduna geçtik. Herkes eline iplerini aldı, bileklik örmeye başladık, bir taraftan da öğretmeye çalışıyorum. Sonrasında sıkıldık tabi frizbi atmaya karar verdik ancak yerde kimsesiz bir cüzdan bulmamızın ardından bıraktık oyunu ve karakol aramaya başladık. Karakoldaki kadın polis "ben alamam, Viyana toplu ulaşım bilmemnesine verin" deyince oraya güvenemediğimizden internetten çocuğu aramaya başladık ve herşeyi barındıran feysbukta bulduk çocuğu. Mesaj attım henüz cevap vermedi ama o olduğuna eminiz.










Bu haftayı da böyle kapattık. Yarın arkadaşın düğünü var, ona gitmeyecek olsam CS'nin kickball buluşması var. Beyzbol gibi bişey ama ayakla oynanıyormuş, onu öğrenecektik. Neyse biz de gider göbek atarız.

Haftaya da memleket semalarındayım. Umuyorum ki İstanbul, İzmir, Kütahya, Ankara ve Diyarbakır'da vakit geçirebilirim.

Çikolata isteyen?
dahası...


Yoğun ve güzel geçen bir hafta. Evimizden 3 tane CSer geldi geçti 10 gün içinde. Aslında bi tanesi hala burada ve perşembeye kadar kalacak. Hayatımın en yorucu haftalarından biriydi diyebilirim ve bir o kadar da mükemmel! Sanırım artık Viyana'da rehberlik için başvurma zamanım gelmiş. Herkesi gezdirmekten nereler gezilir iyice ezberledim, birazcıkta tarihini öğrensem tamamdır. Alexandra pazar günü geldi ve ertesi gün Prag'a doğru otostoba çıktı, o araba beklerken Sandra geldi eve ve resmen bir hafta boyunca süper zaman geçirdik. Sandra yetmez dedik cuma günü Julien'i de kabul ettik evimize. Pazartesi Sandra'yı bir sonraki istasyonuna uğurladıktan sonra Alexandra tekrar geri döndü, uçağını beklemek üzere. Biraz karışık değil mi? Yani bu satırları pazartesi gecesi yazıyorum ve yarın öğlen Julien'de gitmiş olacak ve biz sadece Alexandra'yla kalacağız perşembeye kadar sonrasında yine biz bize oturuyor olacağız.

Pazartesiden itibaren yazmayı denersek eğer, dersten çıktıktan sonra Sandra'yı Reumannplatzdan aldım, Ali Abi'lerde kahvaltı yaptıktan sonra (Üçler Bäckerei) Güneş'e de biraz simit alıp eve geldik. Öğleden sonra çıkıp şehir merkezini gezdik, Pakistan restoranına gittik, epeyce muhabbet edip güldük eğlendik. Akşamına "Orta Amerika Film Festivali"ne gitmeyi planlıyorduk ama hepimiz yorgunluktan bayılmışız. Ertesi gün öğleden sonra kalkabildik.

Salı günü ise ben tekrar derse gittim, Sandra 2'ye doğru uyanmış. Sonrasında Hundertwasserhaus'a falan gittik heralde tam hatırlamıyorum :) aslında pazartesi günü Schönbrunn'a da gitmiş olmamız gerek. Neyse, akşamına almanca konuşma şeysine gittik yine, Sandra da geldi, almanca konuşabiliyor. Orada da yeterince kaldıktan sonra eve gelip saatlerce muhabbet ettik, onun katıldığı bazı workshoplar üzerine. Hakkaten neredeyse sabaha kadar sürdü.

Çarşamba günü ise bisikletlere atlayıp şehri gezdik. Öncesinde Belvedere Sarayı'na gittik, biraz dolanıp oradan Stadtpark ve Prater. Prater'in arkasındaki büyük yeşil alanda epeyce bisiklet sürdükten sonra çimlerde yayıldık, çocuk parkında eğlendik ve akşam şehre geri döndük. Bir bankın üzerinde yenilenebilir enerji, Avusturya, Türkiye ve Hollanda siyaseti üzerine yaklaşık 2 saat belki daha fazla konuştuk. Ardından da epeydir denemek istediğim Fire Shot'ı (bir önceki yazıda videoları mevcut) denemeye gittik. Hakkaten iyi ki gitmişiz, süperdi. Orada da Türkiye politikası, Kürtler, islamiyet üzerine epey uzun süren bir konuşmamız oldu. Daha önce hiç bir yabancıyla bu kadar içten ve uzun konuşmamıştım bu mevzuları. Can kulağıyla dinledi, biz de içtenlikle anlattık. Sanırım Türkiye ile ilgili hemen herşeyi biliyor artık.

Perşembe gününü hiç hatırlamıyorum :) sadece evde de oturmuş olabiliriz. Aa dur hatırladım, geç kalkmıştım yine ve çok bitkindim, Sandra'yı Donau'ya yolladıktan sonra evde takıldım gün boyu, akşama doğru Sandra ve Kayhan'la buluşup etrafta takıldık. Akşam için alışveriş yapıp eve döndük, Sandra yemek yapacaktı çünkü. Bizimkiler pek beğenmedi yemeği, içindeki fransız keçi peyniri yüzünden ama bence fena değildi tabi.

Cuma günü Julien'i bekliyorduk, geldi. Öğlen gibi geldi eve, gelir gelmez de bizden biri gibi davranmaya başladı. Sandra zaten evden biri olmuştu artık, Julien de çabuk ayak uydurdu. Kahlenberg'e gittik gezmeye ardından da Sandra'yı orada bırakıp şehir merkezine indik, bikaç klise ziyaretinin ardından merkezdeki görülesi yerleri görüp Sandra ve Güneş ile buluştuk. Eve gidip içki içtik, ardından kendimizi CS partisine attık. Umduğumdan kalabalık ve güzeldi, müzikler hakkaten muhteşemdi. İçerideki hemen herkes tanıdık, zaten bi dünya bizim tayfadan adam geldi falan derken baya baya bizim köyün partisi haline geldi. Saat 4 gibi Travel Shack'e tekrar gittik Julien Fire Shot denesin diye. Herşey gayet güzeldi, taa ki otobüste bilet kontrolü olana kadar. Sanda o vakit cüzdanını Travel Shack'te unuttuğunu farketti ama çok geçti, çok birileri yürütmüştü.

Tüm cumartesi günü cüzdanıyla ve banka kartını iptal etmekle uğraştı Sandra, hava zaten yağmurluydu, biz de evde kaldık. 5'te sadece kuş sütünün eksik olduğu kahvaltmızı yaptık ve tüm günü öyle harcadık. Gece Beşir'lere gidip çamaşır yıkadım, geç olunca da orada konaklamayı tercih ettim.

Pazar günü geldiğimde kahvaltı çoktan hazırdı, üzerine kondum. Yine yemek ve muhabbetle geçen bir gün olmuştu. Akşam da kek, tiramisu yaptık, baklava aldık. Sadece tatlılardan oluşan bi akşam yemeği yedik, farklı bir deneyimdi.

Pazartesi Sandra'nın gitme vakti gelmişti, Alexandra'nın ise gelme :) Sandra normalde 11'de gitmeyi planlıyordu ama uyanamamış, biz de 3'te yolladık. Sonra da Julien'le şehre bakmaya gittik. Hundertwasserhaus'ta kahve içtik sonra Alexandra, ben, Julien Schönnbrun'a gittik. Baymaya başladım aynı yerleri sürekli gezmekten :) Akşamına ise Julien mükemmel bir Meksika yemeği hazırladı.Hayatımda tattığım en farklı ve güzel şeylerdendi.

Salı gününe ise Julien'i uğurlayarak girdik, hakkaten ikisini de özleyeceğim heralde. Buyrun bizim misafirleri;


Sol baştan: Güneş, Julien, Sandra ve ben.


dahası...


Yorucu geçen iki haftanın sonunda neler olup bitmiş şöyle bir bakarsak yine epeyce yoğun geçmiş. Bir hafta boyunca figüranlık, hemen ardından CS misafirleri ağırlamaca, bolca takılmaca, partiler, festivaller falan filan.

Figüranlık olayı hakkaten umduğumdan da eğleceli ve verimli geçti. Filmin adı "Kebab mit Alles" konusu da anlatıldığı kadarıyla bir mekanı hem Türklere hem Avusturyalılara satmış birisi, onlarda ortak kullanmaya karar vermiş. Birisi cafe diğeri kebapçı açmış oraya biz de orada lazım olan figüranları oynadık. Fİlmin başrolünde Tim Seyfi abimiz vardı Türk kanadından. O abimizi "2 Süper Film Birden" filminden de bilirsiniz bi de "Aşk Tutulması"nda oynamış. Çok cana yakın bir abmiz, set aralarında sürekli muhabbet ettik ve bence filmi kurtaran adam oydu çünkü kostümcüler bizi Türk yapacağız diye kılıktan kılığa soktu, Timur Abi toparladı. Pazartesiden Perşembeye kadar hergün gittim, 2 günü hiç çalışmadım ama yine de para aldım. Akşama kadar oradaki açık büfelerden yararlanıyorsun, yatıyorsun, sigara falan. Hayatımda yaptığım en basit işti diyebilirim. Neredeyse orada oturmamızdan ve yiyip içmemizden para kazandık. Birisi aradığında; "Abi setteyim ya, çekim uzayabilir siz gidin, yoğunuz malum" gibi cümleler sarfedip kendimizi önemliymiş gibi gösteriyorduk millete, çok eğlenceli. Güzeldi, darısı bi dahaki filmlere.

Müzikte bir iki haftadır askıdaydı, Manu ameliyat olmuş. Ne olduğunu anlatamadı, bilmiyodu da bence kıl dönmesi falan bu ara etrafımda çok kişide olmaya başladı, salgın olmasın? Göte mukayet olmak lazım.

CS olayına gelecek olursak. Her zamanki gibi her salı gidip almanca konuşuyorum, milletle muhabbet falan. Onun haricinde geçen pazar bir Rus kızı ağırladık hemen ertesi gün Sandra geldi, o günden beridir de bizde. "Siz sıkılana kadar sizdeyim" dedi, biz de "kal istediğin kadar" deyince pazartesiye kadar kalma kararı aldı. Aslında biz uzattık onun kalma süresini "şu gün şu var, bu gün bu var" diye diye cumartesi ettik günü, sanırım pazartesi de Julien'le birlikte ayrılacak. Cuma günü de Sandra'nın üstüne Julien geldi Kaliforniya'dan. Şu anda iki kişi birden misafir ediyoruz. Onları gezdirmekten harbi yoruldum bu hafta ama değdi ya, bi çoğuna epeydir uğramamıştım. Herşey düne kadar güzeldi gayet taa ki Sandra cüzdanını kaybedene kadar.

CS'in partisi vardı cuma günü. Baya kalabalıktı, geç gittik ona rağmen geç saate kadar hala tıklım tıklımdı.Epeyce eğlendik, dans ettik, kurt döktük sonrasında Travel Shack'e gittik fire shot atmaya. Fire shot hakkaten süper bişey, aslına bakarsan aynen şöyle bişey;



Bu da Viennese Blood. Bu da ağzında milyonlarca iğne etkisi yaratan bir içki ama gayet güzel tadı var;



Şimdilik bu kadar sanırım, aslında belki detaylar falan ama aklıma gelenler bunlar.

Ha bu arada derslere de başladım, bi tane de arkadaş edindim ilk günden. Kız baya cana yakındı ve sanırım baya yardımı olacak çünkü ne sorsam fazlasıyla yanıtladı ve inek gibi not alıyordu, işime yarar çünkü okul hakkında hiç bir bilgim yok, ne yapacağımı bilmiyorum. Neyse bekleyip anlarız ne yapılması gerektiğini.

Öperim.
dahası...


- Off çok kalabalık.
- Napalım?
- Bilmem, girsek mi?
- Sen söyle.
- Sen seç.
- Girelim diyorsan girelim, istemiyorsan gideriz. Var mı tanıdık etrafta?
- Yok. Gel girelim ya.

Basamakları ağır ağır indikten sonra kalabalığa karıştık. Hala etrafta tanıdık birilerini bulmayı umuyorum. Tanıdık olmasa da olur, sadece bir yerlerde bir kere görmüş olsam yeter, güvenim artacak.

- Aa bak bu adamı tanıyorum.
- Hah iyi.
- Ama öyle çok muhabbetim yok. İçeriye yürümeye devam et abi.
- Tamam.
- Aa Oğuzhan! Naber abi?
- İyidir senden naber?
- İyi ya. Boş mu burası?
- Boş boş.
- Eyvallah.

Oh be tanıdık bir yüz. Şimdilik etrafı süzmeye devam. Mutlaka birileri muhabbete girecektir diye umarken beklediğimizden daha çabuk vuku buldu umudumuz. Manuel ve Justyna. Baya muhabbet ettikten sonra Manu bira ısmarladı, keyfimiz daha da katlandı. Meğerse o da perküsyoncu arıyormuş, dedim uzaklarda arama buradayım işte. Böylelikle kendime grup bulmuş oldum sevgili okur. Müzik yapacağım yine. Bak bu da Manu'nun şarkıları. Sonrasında Manu bir yerlere kayboldu, ben de tuttuğumla muhabbet etmeye devam ettim. Achtung desen zaten birilerine sarmış durumda. Masanın karşısında oturan Avusturyalı bayanla konuştum, Josh geldi onla biraz muhabbet ettik, İranlı bi eleman geldi rastalı falan onla epey İstanbul'dan konuştuk. Sonra o geldi işte. Theresa en azından Achtung adının Theresa olduğunu söylüyor, ben unuttum. Muhabbet etmekten adını öğrenmeye vaktim olmadı. Zaten "ot var mı ot" diye geldi yanımıza. Dedik ne gezer. Prag'tan geliyormuş, otostopla. Salzburg'ta kayak hocalığı yapacakmış. Uzunca süre otostoptan konuştuk, farklı kültürlerden, birbirimizin işlerinden, okullarından, herşeyden. Nefes kesiciydi. Harbiden çok tatlı bir arkadaştı kendileri. Fotoğraf falan da çekti halbuki ikimizi birden, yanak yanağa. Neyse. Kalacak yerlerinin olup olmadığını sordum, sonuçta otostopla geziyolar ve Couchsurfing sayesinde bir yerlerde kalıyorlar. Varmış. Sonra şapkama taktı;

- Şapkan çok güzelmiş.
- Teşekkürler, annem yaptı.
- Hadi ya? Bana versene.
- Annem yaptı, veremem.
- E annen hala hayatta değil mi? Yapar sana yine.
- Burada hala kış ve hala ihtiyacım var ama yaza doğru buluşursak veririm.
- Ya yaza çok var. Karşılığını veririm. Bak bu bilekliği arkadaşım yapmış, 10 sene falan önce, çok değerli.
- İnan veremem, ama istersen benim bilekliği verebilirim, onu da ben yaptım.
- Yok, ben şapkanı istiyorum. Çok güzel.
- Üzgünüm.
- O zaman yazın buluşuyoruz, ben de şapkayı alıyorum.
- Anlaştık.
- O zama seni feysbuğa eklemem lazım. Adın ne?

Telefonuna "yufkayureklikelgobekli" yazdım, böyle ararsa bulacağını da. Hala eklemedi. Aslına bakarsan yolda falan olacak ve gittiği yerde interneti var mı bilmiyorum. Ne couchsurfingte ne feysbukta bulabildim kızı. Kayıplara karıştı resmen ama umudumu yitirmedim.

Ertesi gün Oğuzhan'la buluşacaklardı bir mevzu için, ben de gidecektim aslında 12 gibi Karlsplatz'a, uyanamadım tabi. Neyse "Biz gidiyoruz, yarın görüşürüz" dedi, öptü ve gitti. Öylece kaldım. "Kalsaydın" diyemedim. Neyse. Onlar gittikten sonra ben de kendime bi Japon eleman buldum onla muhabbet ettim. Yarı Japonca yarı Almanca yarı İngilizce muhabbet ettik. Çok konuşkan değildi, tam sıkılmaya başlamıştım ki Manu geldi, yanına çağırdı;

- Abi buradan çıkışta bize gidiyoruz, bira var evde, devam ederiz muhabbete.
- Olur.
- Olur? Tamam süper ama herkese haber etme, o kadar kişiyi kaldıramayız.
- Tamamdır, şu bizim oğlan da gelsin uzun saçlı olan.
- Tamam o gelsin.
- Tamam o zaman ben onu bulayım.
- O zaman şimdi bikaç kız bulmak gerek.
- İyi şanslar.

Sonunda Achtung'u buldum, Manu da hazır, gidiyoruz. Kapının önünde pineklerken bikaç sarhoş elemanla da ayak üstü muhabbet ettik, komikti adam. Atladık taksiye ben, Achtung, İrlandalı bi eleman bi de Nijeryalı bi abla. Manu ile diğer eleman diğer taksiyle gelecekler. Viyana'da ilk kez taksiye biniyorum. Yolda çokça gülüştükten sonra kapının önüne vardık. Manu'yla diğer eleman da geldi. Şu dialoğu da yazmam lazım.

- Manu evin nerede?
- Burası işte, sokakta yaşıyoruz biz.
- Ya hadi ama işemem lazım.
- Biz işemeyiz.
- Hadi canım, insan değil misin sen?
- Hayır Avusturyalıyım.

Son cümleden sonra koptuk sonra Achtung altına etmesin diye eve koştuk. Ev on numara. Betimleyemem şu an ama süperdi. Neyse geçtik bi odaya, yerde cajon, üç tane gitar, bongo falan gayet müzikle içiçe bi ev. Ben direkt olarak cajona atladım, diğerleri birer gitar aldılar başladık doğaçlamaya. Bi süre sonra komşulardan çekinip bıraktık müziği. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi Manu kız bulma konusunda başarısız olmuştu ve evde kız bulabilen sadece İrlandalı eleman vardı. Bir süre sonra biz sigara içmek için Manu'nun odasına girdiğimizde yan odanın kapısı kapandı ve "ah, oh, tak tak tak" sesler gelmeye başladı. Hepimiz birbirimize bakıyoruz, "ulan adam resmen daldı başka bi odaya" diye. İşleri bitmeden önce evin diğer sakini Justyna girdi kapıdan. Polonyalı şeker bi kız. Biraz tepesi attı içeridekileri duyunca, bize dert yandı falan ama artık saat 05:00'i geçiyordu, biz de ufaktan yollanmalıydık. Manu süper ev sahipliği yaptı, muhabbeti de süperdi, her türlü geçer not veririm adama. Sonra Justyna ve Manu sarılarak uğurladılar bizi. Uykusuzluktan ölmek üzereydim. Saat 07:00'da girebildiğim yatağıma, ertesi gün ise 13:00'de kalkınca Theresa kaçtı tabi. Ah ulan.

Neyse işte bu yazdığım olayların hepsi couchsurfing'in Stammtisch buluşmasından karelerdi efendim. Her ayın 11'inde toplanıyor bu cemaat (aslında her yıl, o yılın son iki hanesinde toplanılıyor. Geçen sene her ayın 10'undaydı buluşmaları, bu sene 11'inde). Avrupanın büyük toplantıları arasında geçiyormuş. Öyle işte, tekrar teşekkürler couchsurfing, tekrar teşekkürler tanrım.
dahası...


- Coni şimdi tanımadığım etmediğim adam napıcam ben onun evinde?
- Oğlum tanıman gerekmiyor zaten. Ev partisi gibi bişey, yoldan müziği duyan da atlayıp geliyor.
- Haa. Peki gömlek falan bişey giyecek miyiz? Girişte para veriyo muyuz? İçerde içki var mı?
- Herr Koç, sen daha önce hiç ev partisine gitmedin değil mi?
- Yok coni.
- Fakir! Neyse arkadaşının evine gidiyormuş gibi düşün, bildiğin salaş parti. İçki içerde olabilir ama yine de biz bişeyler alalım.
- O zaman 09.30 Reumann metro.
- Görüşürüz.

Herr Koç'u ikna etmem biraz zor oldu ama sonunda gidebildik. Tam adresi Nele mesaj olarak gönderdi, zaten onun davetlileriydik. Öncesinde gidip birer şarap aldık daha sonra da arayıp tarayıp adresi bulduk. Yukarı çıkıp ortalığı biraz kolaçan edince Nele'yi aradık. Mutfaktaymış zaten. Geldi sarıldık falan ama bişeyler farklıydı. Neyse. Biraz Nele'yle muhabbet ettik sonrasında Nele kendi halinde takılmaya devam etti. Biz de kendi halimizde. Bi tane Alman eleman sardırdı, onla epey Almanca muhabbet ettik, konuşabildiğimi farkedince epey mutlu oldum. Adam Polonya'da erasmus yapmış ve bu sıralarda da geziyomuş. Pazartesi de Almanya'ya geri dönecekmiş falan. Adam bize Polonya içkisi getirdi shot attık birer tane.

Herr Koç Sıkıldı. Gitti. Şarabından çok az yudum almıştı. Biz de Alman elemanla muhabbete devam, Nele ortalarda yok. Aslında aynı odadaydık ama o diğer uçta. Ya inan bişey anlamadım arada bi bakış atıyor kötü kötü sonra da arkadaşıyla muhabbet ediyor. Sürekli yanına gidip rahatsız da etmek istemedim. Rahatsızlık demeyeyim de annesinin eteğinden yapışan çocuk gibi olmak istemediğimden kendi halimde takıldım. Arada kudurmadığım da olmadı değil. Bi elemanla yeni tanışmıştı telefon alış verişi falan. Allahtan o eleman sonra gitti başka bi kıza falan yazdı. Off Partinin ilk çeyreği gerçekten ızdıraptı.

Bi ara sıkıldım, mutfağa yöneldim. Nele de oradaydı. Biraz muhabbet ettik ama gerçekten bieşyler vardı, anlamadım. Benimle konuşurken keyifsiz, ama diğer insanlarla gayet yardırıyor muhabbeti. Mutfakta bi Avusturya'lı kızla tanıştım. O da Türkçe konuşuyordu?! Arkadaş herkes Türkçe konuşuyor, ben anlamıyorum kim Türk kim yabancı. Bi süre muhabbetten sonra Nele'ye döndüm.

- Bak Nele bu arkadaş ta Türkçe konuşabiliyor.
- E Türkçe konuşun o zaman (soğuk bi tavır).

Döndü arkasını başka bir arkadaşıyla muhabbete devam etti. Sonra o Avusturya'lı kızla muhabbete devam ettik. Kız bi ara "dans etmek istiyorum" dedi, dedim şu odada ediyolar. "Gel" dedi, gittik dans ettik, yazmadım. Evet hiç yazmadım kıza, aklımda hala Nele vardı. Biraz dans ettik sonra ben yine sağa sola sardım, muhabbet muhabbet. Nele melez zenci bir arkadaşıyla tanıştırdı, kız çok sevimli.

- Bak bunun erkek arkadaşısı Kürt.
- Hadi ya?

Kızla muhabbet etmeye başladık. "Nerden" diye sordu. Dedim "Ankara". Sonra erkek arkadaşı geldi. Esmer, rasta bi eleman. Kız tanıştırdı işte bizi.

- Er ist aus Ankara.
- Aus Ankara? Ankara'lısın?
- Evet.
- Oha hadi ya? Ben Murat.
- Ben de Bilal, sen nerelisin?
- Dersim. Senle nasıl iletişim kurabiliriz?
- En kolayı internet olurdu.
- Kağıt var mı yanında?
- Telefona yazarım.
- Ben telefon kullanmıyorum ama.
- Tamam mailini ver.
- Tamam mail at bana, görüşelim, Ankara ha, vay be!

Bi şişe şarap, bi shot Polonya içkisi ve bir biradan sonra ben oldum artık. Yeterince oldum. Köşeye geçtim kendi halimde insanları seyrediyordum. Nelenin yanında sarı bi çocuk vardı, beni göstererek konuştuğunu farkettim. Acaba ne anlatıyordu? Sonra o sarı eleman geldi yanıma, elini uzattı, dans falan etti sonra da;

- Burası çok garip yer, bunu tanımıyorum, bunu tanımıyorum, bu iyi adamdır, bunu da tanımıyorum..
- Aa du kannst türkisch?
- Evet. Burda herşey var. Alkol var, dans var, kıskançlık var!?

Kıskançlık var? Nasıl yani? Yani nerden çıktı ki o kelime? Yani ne demeye çalıştı ki? Zaten üç gündür düşündüğüm tek kelime de o.

O da bi arkadaşıyla tanıştırdı, o adam da rasta ve kafa bişeydi. Kafamdaki 3-5 rasta bazen insanlarla kaynaşırken katalizör etkisi gösterebiliyor. Yeni elemanla da baya muhabbet ettikten sonra artık parti benim sayılırdı, ortamdaki hemen herkesle 3-5 cümle muhabbetim oluştu, daha rahattım. Tek kafama takılan Nele'ydi. Diğer odada yakın olduğunu bildiğim bikaç arkadaşıyla muhabbet ediyordu. Dans etmekten yorulduğumda dans edilmeyen oda olan Nele'nin yanına gittim. Sokuldum yanına, oturdum.

- Yoruldum.
- Gitmek istersen gidebilirsin.
- Yok hayır.

Ne alakası var ya? Ben sana onu mu demek istedim? Off, alkol daha da başa vurmaya başladı, biradan devam. Bi ara ufak bi vurmalı buldum, içerdeki müziğe eşlik ediyordum. Sonra Nele bi elemanın pantolonuna çöktü, o kısımlar komikti. Adam gitti pantolonunu değiştirdi, bacağındaki kırmızı pantolonu Nele'ye verdi. Birasını da bana.

Artık o kadar yorgun ve uykuluydum ki, yerdeki yatağa uzandım, gözleri açık tutmaya çabalıyordum kapıdan bildiğin kabusum geldi. ALİ. Arkadaş böyle bieşy olamazdı ya, imkansız! Ali'ydi o karşımdaki (Viyana güncesini okuyan olduysa "hassiktir lan!" gibi bir tepki verecektir). Neyse o da şaşırdı beni gördüğüne, kafaları iyiydi bi Türk daha vardı yanında. Bizim Türkçe bilen sarının arkadaşıymış. Ömrümde duyduğum en kötü Almanca'yı konuştu. Ben utandım o konuştukça. Sonra Nele'yle tanıştırdım, bak bu da Türkçe biliyor diye. Niye yaptıysam. Sonra da "asılmayın harbi kan çıkar" diye de ekledim. Bunlar zaten abazalıktan gözü dönmüş vaziyette tüm kızlara yazdılar ortamdaki. Bi ara diğer çocuğu şişman bi kızla yiyişirken gördüm, göz zevkim bozuldu. Daha sonra Nele geldi;

- Ben gidiyorum.
- Bekle ben de geliyorum.
- Arkadaşların var, kalabilirsin.
- Ich mag sie nicht.
- Sevmiyorsun? Tamam o zaman.

Ayakkabının tekini bulana kadar çok uğraştım. Merdivenlerden inmesi de bi o kadar zordu. Nele önden fırladı gitti, yüzüme pek bakmıyordu. Bisikletinin kilidini çözdü.

- Fahrst du mit dem Fahrrad?
- Evet, herzaman.
- Im Winter, unter dem Schnee?
- Immer immer. Seviyurum çünkü.

Metroya kadar beraber yürüdük, sonra "görüşürüz" deyip, atladı bisikletine. Kaldım orda. Yavaşça merdivenlerden indim, keyfim yerinde değildi, biramdan kalan son yudumu da içip çöpe yolladım. Talha aradı, eve geçiyorlarmış "evdeysen su koy makarna yapalım" diye aramış ama ben eve onlardan sonra vardım.

Metro beklerken elim istemsiz telefona gitti. Mesajlar/mesaj yaz;

Nele;
Was würdest du sagen, wenn ich "du gefällst mir" sagen würde?

Gönder...

Bütün gece bunu söylemek için fırsat kolladım, olmadı. Eve geldiğimde ise tamamen kafayı yemiş bir sarhoş nasıl davranırsa aynen öyleydim.
dahası...



Hala almanca cümleler yankılanıyor kafamda. Alles gute zum Geburstag, Happy birthday” ve türevleri. Cumanın doğum günüm olduğunu bile bi önceki gün farkettim. Eğer Leti “yarın doğum günüm var, davetlisin” demeseydi hala aklıma gelmezdi heralde. Zaten n’olduysa “aa benim de yarın!” dememle oldu. O zaman gece diskoya gidiyorduk. Kabul.

Ertesi gün kursa gittiğimde ufak detayları planladık, nerde kaçta buluşacağız falan. Nußdorferstrasse metro durağı, saat 22:00. Gelmek isteyenler bi kağıda adını yazdı, herşey kararlaştırıldı.

- Leti, welche 2 Farben gefält dir?

- Hmm Rosa?!

- Noch eins?

- Weiß.

- Ok passt.

Hmm demek pembe ve beyazı seviyorsun, tamam. Bunu da sırf Leti’ye bileklik yapmak için sormuştum.

Kurs bitti, akşam buluşmak için sözleşip dağıldık. Birkaç resmi işim vardı ama hiç uğraşacak takatim olmadığından doğru eve gittim. Yoldan pembe ve beyaz ip aldım sonra başladım bilekliği örmeye. Akşama kadar kafam biraz kırılsın diye evdeki şarabı açtım, başladım yudumlamaya. Bi tane de sigara sardım, alttan da Bob Marley. Bileklik bittikten sonra da uyuyakaldım, önceki gece duvarı damalı şekilde boyayacağız diye sabaha kadar sprey sıktık, doğru düzgün uyuyamamıştım. O sıra birader aradı doğum günümü kutlamak için, ardından da Talha eve geldi. Arkadaşların yurduna gidecekti internet kullanmaya, pek hayırlı olmadı kullanması ama iş işten geçti.

Beraber çıktık evden, hala vaktim vardı ben de uğradım arkadaşların yurduna. İnternetten sanal kutlamalarımı okudum. Gıcığım feysbuk duvarından kutlanan doğum günlerine. İnsanlar zorunda mı hissediyolar acaba? Her neyse. Talha da hoşlandığı kızın Romanya’da sevgilisi olduğunu öğrendi, baya bozuldu ama toparlar ya, tanıdığım Talha ise eğer. Saat 21:30’a gelirken çıktım yurttan üzerimde Kençal’ın en sevdiği?! Kombinasyon kıyafetlerim var. Kumaş morumsu kareli pantolon, beyaz gömlek, morumsu cepken, beyaz spor ayakkabı.

Nußdorfer’de buluştuk. Birkaç kişinin daha gelmesi gerekiyordu. Biz onları beklerken kızlar bi kafede rezervasyon yaptırıp oturmuşlar. Beklediklerimizin gelmemesi üzerine biz de kafeye geçtik. Leti ve Anca pasta yaptırmışlar, şok oldum.

Masaya oturduk, sol baştan sayarsam Osman, ben, Dardan, Yani, Nazım, Leti, Anca, Batu. Osman Makedon Türklerinden Batu’ysa bildiğin Türk. Diğerleri Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan’dan. Dışarıdan bakınca güzeldi herşey ama bi boşluk vardı ama sebebini anlayamadım. Sorgulamadım. Nereye sürükledilerse gittim. Pastalarımızı yedikten sonra Nußdorfer’deki diskoları denedik ama hem yabancı hem de az kız, çok erkek olduğumuzdan pürüz çıkardılar, almadılar. O sıra bölünmeler başladı. Kararsız kalınca Osman ayrıldı. Anca da ayrılacakken karar verdik. Handelskei metrosunda Milleniun City’de disko varmış, biraz uzak ama metro sabaha kadar çalışıyordu nasılsa.

Oradan da eli boş döndük. Spor ayakkabıyla almazlarmış. Neyse buraya kadar gelmişken bari bowling oynayalım. Yedi kişilik turnuva başlattık. Başlarda iyi gidiyordum ama Leti puan olarak öndeydi ve Dardan da arkadan yetişiyordu. Oyunun ortalarında Bilyana ve Bella diye bi kız arkadaşı geldi. Bilyana (Bibi) da sınıftan. Neyse Anca’nın yerine Bilyana devam etti oynamaya ama son 5 atışımın 4’ü strike olunca oyunu birinci sırada tamamladım. Dardan ikinci, Leti üçüncü. Keyfime diyecek yoktu.

Bibi’nin de gelmesiyle ortama neşe ve enerji geldi. Anca ne Batu’yu evlerine yolladıktan sonra şehir meydanına indik. Barlar sokağına. Mutlaka bize uygun bi disko olmalıydı, dans etmeliydik. Adını bilmediğim bi yere gittik. Kötüydü, baya hemde. Oradan erken sıkılınca Kaktüs diye bi yer var. Bilindik bi yer. Oraya gitmeye karar verdik ama karar verene kadar heralde bi 15-20 dk geçti. Sonunda eve gitmekten vazgeçip gittik oraya.

Detaylara çok inmeyeceğim ama Leti’nin sarhoşluğuyla epey eğlendik, baya da dalga geçtik. Ona asılan erkeklerin hiç birini geri çevirmedi hepsiyle muhabbet ettikten sonra öpmeden yolladı hepsini. En son Leti, Dardan ve Nazım bizimle iki durak geldikten sonra indi, ben Bibi ve Bella da devam ettik metroyla. Benden bi durak önce indiler ama Bibi hala dans etmeye istekliydi. “Git evinde dans et!” önerimi de ciddiye aldı sanırım, evde de uyumadan önce dans ettiğini düşünüyorum. Benden bi durak önce indiler. Ben de koltuklara ayağımı uzatıp tüm geceyi düşündüm “yare yaree” (yare yare Japonca’da oof of ya da aah ah falan gibi bi tepkidir) eşliğinde. Cebimden tütünümü çıkarıp sarmaya başladım. Son duraktı zaten geleceğim yer. İndim, ağzıma sigaramı tutuşturdum eve kadar ne yaptığımı anlamaya çalışır vaziyette yürüdüm. Sokağın köşesine gelince saate baktım sabah 5! Kapıyı kitleyip anahtarı da arkasında bıraktıklarından dolayı evdekileri arayıp uyandırmak zorunda kaldım. Oturdum koltuğa, yaktım sigaramı, hala bişeyler yerine oturmuyordu. Çok özel hissetmiştim ama bi o kadar da yalnız. Seneye de mi böyle olacak? Sanırım öyle.

Yare yaree..

dahası...


19.06.2010 Yer: 1. Viyana Ring caddesi.
Birbirinden kopuk gençlere yolda tesadüfen rasladık. Sokakta bildiğin rave partisi yapılıyordu. Uyuşturucunun ve alkolün bini bir para. Ama çok iyiydi ya, ömrümde gördüğüm en güzel kızları bir araya toplamışlar. Rasta olmayanlar da katılamıyor gibiydi korteje. Sizinle de paylaşmak istedim, buyrun buradan yakın;

Önce biraz foto. Bu kız çok tatlıydı :)


Bunlar da videolar.

dahası...


Pazartesi günkü başarılı geçen sunumumun ardından artık kuşlar kadar özgürüm. Hele ki evden maddi konuda desteği de alınca pazartesi günü, daha bir rahatladım. Oda arkadaşım değişti, dallama bir insan bekliyordum ancak ilginçtir iyi bir insana denk geldim. Yücel'den sonra Yücel gibi kafa dengi birinin gelmesini beklemiyordum aslında. Neyse iyi oldu Beşir. Hatta fotoşopla fotoğrafımı Itachi gibi bile yaptı.


Pazartesi günü o gelecek diye odayı falan topladık, temizlikçi bi teyze geldi Bulgar Türklerinden. Komik bi kadındı.

Salı günü büyük gündü, Nele ile buluşacaktık. Öğlen aramayı planlamıştım ama nedense kurs çıkışı odama gelince bi ağırlık çöktü, sonra da Talha'nın çıkışını bekledim. Aramaya karar vermiştim ki mesaj atmış; "Hey istersen türkce dersimdan sonra buluşabiliriz? saat 7 seni aracagim.görü$ürüz". Süper! O vakte kadar biz de Talha ile sağda solda pinekleyebiliriz. Dersinin bitiminde atladık metroya ve şehir merkezine doğru yola çıktık. Durakta indik ve merdivenlere doğru giderken üç kişilik kız grubunun merdivenlerden bize doğru geldiğini gördük. Bi tanesiyle göz göze geldik ve ikimiz de "lan nerden tanıyorum bunu?" edasıyla birbirimize baktık ama konuşmadık. Tabi yaaa Gözde idi o! Lise sonda aynı sınıftaydık, çok muhabbetim olmasa da o sınıfta konuştuğum ender insanlardandı. "Keşke selam verseydim" hayıflanmalarıyla yürümeye devam ettik.

- Gözde idi lan o.
- Nerden tanıyorsun?
- Lise sonda aynı sınıftaydık.
- E selam verseydin ya.
- Harbi verseydim ya.
- Ben olcam selam verirdim.
- Raslarız mutlaka bi yerlerde tekrar, Viyana küçük.
- Öyle, denk gelir nasılsa bi daha.
- Ben bi akşam feysbukta falan dolanayım, bulmaya çalışayım.

Saat 7'yi vurunca Nele aradı.

- Merhaba, nasılsın?
- Teşekkürler Nele sen nasılsın?
- İyiyim, Türkce dersimden çıktım. Neredesin?
- Schwedenplatz.
- Ahaa napıyorsun orada?
- Nichts.
- Nichts yapıyorsun? (çok tatlı bir kahkaha) hiç yapılır mı? Aa peki orada meşhur bir dondurma var, biliyorsun?
- jaa ich weiß, möchtest du essen?
- Evet yemek isterim, ben şimdi Schotentor'dayım, 10 dakika oradayım.
- Ok, wir warten.

Nele bisikletiyle göründü, sıcak bir selamlaşmadan sonra bisikletini bağlamaya gitti. Bağladıktan sonra geldi, ayaküstü biraz muhabbet ve dondurmacıya doğru yürümece. Dondurma isimlerinin hepsi italyanca, Nele fındıklı-çikolatalı aldı hem de italyanca ismini söyleyerek. Biz de sanırım üzümlü dondurma aldık. Hala emin değilim neli olduğu hakkında. Dondurmalarımızı afiyetle götürürken Nele türkçe ders notlarını çıkardı, bi köşeye "eşek oğlum eşek" diye not almış, onu da düzelttik "eşek oğlu eşek" diye. Sonra arkadaşına yazacağı türkçe maili kaıda yazmış önce, ondaki hataları da düzelttik, Gürcistan'da bir ay çok üşüdüğünü de yazmış ve o sihirli cümleyi tekrar kurdu "bir ay çok üjüdümm" tam o an yüzümde bir tebessüm ve Nele'yi yeme isteği belirdi.

- Nele istediğin zaman sana türkçe konusunda yardım ederiz.
- Evet, lütfen.
- Tamam istediğin zaman söyle "ich brauche hilf".
- Tamam.
- Whenever you want.

Sonra bizim uğraşıpta almanca olduğundan dolayı beceremediğimiz City Bike olayını halletmeye koyulduk. City Bike burada her köşe başında olan bişey. Bankamatik kartınla gidip bisiklet kiralıyorsun, ilk saat beleş, 2. saat 1€, 4. saat 2€ ve 4 - 120 saat arası 4€. Denedik denedik başaramadık, sonra City Bike'ın müşteri hizmetlerini aradık, tabii ki Nele konuştu çatır çatır almancasıyla. Sonunda benim problemi çözdük ama Talha'nın kartta bir problem vardı sanırım yapamdık. Ona da Nele'nin kartıyla bisiklet aldık ve atladık bisikletlere. Çok zaman olmuş sürmeyeli, önce biraz afalladık ama sonra hemen toparladık. Tuna kanalı boyunca gezdik, baya yol katettik. Çok eğlenceliydi, zilleri çala çala gidiyoruz.



Nele durup durup gülüyor,

- Was ist lustig? Warum laughst du?
- Herşey.
- Nasıl herşey?
- Herşey işte (hala o tatlı kahkahasına devam ediyor).

Yolda giderken yarasalar gördük.

- Gördün mü?
- Neyi?
- Şunu, Tier (tier derken ellerini iki tarafa açtı, kuş gibi çırpıyor).
- Ha evet Vogel.
- Ne onun adı?
- Yarasa.
- Ney?
- Yarasa, bat.
- Yarasa, hmm.

Yol üzerinde birkaç yeri gösterip anlatmaya çalışıyordu.

- Bak burası bir klüp, burada da havuç var, a hayır havuç değil, hah havuz (kahkaha)
- Evet havuz.
- Aaa unutmuşum yaaa.

Birkaç şeyin almancasını sorduğumuzda tam grameriyle söyledikten sonra "ohaa almanca zor" diyodu. Tüm tepkileri türkçe. Telefonda bizim City Bike işini çözerken "nein" yerine "yok" diyodu, çalışan birini gördüğünde hep "kolay gelsin" diyor, tabi karşıdaki anlamıyor orası ayrı. Bişey olunca "ohaa" diyor hep. Ve sokak dilini bilmesi süper. Mesela bisiklet işini çözdükten sonra "çok teşekkürler Nele"ye karşılık olarak "ne demek" demesi çok hoşuna gidiyor insanın.

Turumuz bitti, bisikletleri yerine koyduk sonra birer yudum aysti içip ayrıldık. Sanırım tekrar aşık oldum. Bir gün Nele'ye de söyleyeceğim ama ne zaman emin değilim. Halbuki 1-2 hafta önceki partide ne kadar da niyetliydim söylemeye. Anlatmamıştım değil mi onu?

Arkadaşın doğum günü partisine gitmiştim, Nele'yi de davet ettim, 2 arkadaşıyla birlikte geldi. Parti de süperdi, yurtlarının barına tüm alet edevatları kurdular, ben de bendirimi falan kaptım gittim. Jam season yapılacaktı. Bikaç şarkıda davula geçtim, bi ara kemanlı bi amca geldi defimi kaptım, davul, keman, def üçlüsü olarak mastika çaldık. Sabaha karşı da akustiğe döndük, bendir, maraccas, şu sallanan "şıkı şıkı" ses veren yumurtamsı şeyler ve akustik gitar.

Parti süresince doğum günü olan arkadaşın arkadaşlarıyla geyik döndürdüm, sonra Nele'ler gelince onların yanına kaydım. Bi ara enstrüman değişimi var sanıp sahneye doğru gittim, meğerse canlı müziği bitirmişler. Geldiğimde Nele'nin yanında bi eleman vardı, 1-2 saat önce bizim yanımıza da yanaşmıştı, orada da sevmemiştim elemanı.

- Naber abi?
- İyi, senden.
- İyi.
- Senin arkadaşın mı?
- Evet.
- Ben yazsam bi sorun olur mu?
- Yazmasan daha iyi olur.
- Neden?
- Öyle.
- Ha sen diyosan ki ben bu kızı bu gece götürcem, cümle aleme deprem var diye anons yapıcam, eyvallah.
- O kadar basit değil.
- Ya?
- Sevdiğim, değer verdiğim bir insan.
- Belki o sevdiğin insan benimle daha mutlu olcak, değer verdiğin insanın mutlu olmasını istemez misin?
- Seninle mutlu olabileceğini sanmıyorum.
- Peki. Nerde tanıştın bunla?
- Sokakta.

Sonra elemanı ortalıklarda hiç görmedim. Açıktan tehditimi sezdi sanırım. Aba altından sopa göstermek böyle bişey olsa gerek, nasıl ben onun kafasında şişe kırmadım merak ediyorum. Fazla sakin, pasifist adamım.

Bir süre muhabbetten sonra langırt oynamaya geçtik. Onun iki arkadaşı Nele ve ben. Nele ile aynı takımdaydık, yenildik ya. Arkadaşları çok tatlıydı, çok konuşamadım ama hakkaten canayakınlardı. Bi kız bi erkek. Erkek olan sevimli bi eleman, bi ara onla aynı takıma geçtik, baya eğlendik.

Langırt olayı bittikten sonra koltuklara geçtik, yayıla yayıla oturduk, biraya devam. "Keşke kafa olsam da açılsam Nele'ye" diye düşündükçe heyecandan ayılıyorum. Alkolü hızlı hızlı tüketip, hemen bi sonrakine geçiyorum ama nafile.

Bunlar 4 gibi ayrılacaklardı, diğer arkadaşlarıyla da vedalaştık tekrar, hakkaten şeker gibi insanlar, sanırım ev arkadaşları onlar, bi ara Nele'nin evini ziyaret etmeli, 1-2 şişe şarapla. Neyse Bunlar çıkarlarken doğum günü olan arkadaş da langırt oynuyordu, Nele bunu sırtına vurdu "iyi doğum günlerii" dedi, el salladı ve gitti. Ben de yine ayrılmanın verdiği hazin duyguyla diğer arkadaşlarımın yanına döndüm.
dahası...


- Nele merhaba ben Bilal
- Aa merhaba, nasılsın?
- Teşekkürler, sen nasılsın?
- Yorgunum biraz, biziklitimle uğraçtim, artık çalışıyor, çok mutluyum.
- Ne güzel, Nele ben çıkıyorum evden bişey lazım mı?
- Hayır, herşey var sen gel.
- Tamam. Sokağa gelince ararım.
-Sokağı biliyorsun? Göstermiştim değil mi? O sokaktan ileriye doğru yürüyünce “Welt Kafe” var, “Dünya Kahvesi” oluyor, oranın üzerinde kalıyoruz.
- Tamam kafeye gelince ararım tekrar, görüşürüz.

Museumquartier metro durağı, 23:00’ kadar açık olan bir market. Eli boş gitmemek için metro aktarmaları sırasında yol üzerindeki bu markete uğrayıp bir şarap bir de cips alsam fena olmaz.

- Ein Mon Petit, ein Pringles. Alles?
- Ja.
- Danke schön, tschüs.
- Auf wiedersehen.

Sonunda varmam gereken durak. Saat geç olmuş. 22:30. Evet sanırım bu taraftandı. Yürümeye başladım, sokağı buldum, sağıma soluma bakınarak caddeyi boydan boya yürüdüm. Yol ayrımı. Ne taraftan acaba? Üstte birşey yok, aşağıya doğru yürümeye devam. Hah işte Welt Kafe.

- Nele ben Welt Kafe’nin önündeyim.
- Tamam canım, geliyorum ben.

Ev partisi deyince aklınıza ne geliyor? Benim ilk olduğundan dolayı birkaç arkadaşın çağırılıp, müzik açıp kendilerince takıldıkları bi gece canlanmıştı aklımda. Değilmiş. Devasa bir ev (Viyana’da gördüğüm en büyük ev, zaten dernek gibi kullanıyorlarmış), tıklım tıklım insan. Kapıdan girer girmez bir langırt, içerideki odada dev ekran sinevizyon, kocaman bir mutfak, sinevizyonlu salonun hemen yanında yine büyük bi salon yandaki odaya da kapısı var. Yan odasında bi sürü yatak, tavan yüksek olduğundan thtalarla falan bölerek iki kat yapmışlar, ve dj kabini, turn tableı ile birlikte. Kapısı genelde kapalı olan diğer tarafta da 2 tane oda ve koridorda büyükçe bir banyo, ayrıca tuvalet. Tuvaletin üstündeki yazı süperdi.



Nele ev sahibi sayıldığından beni birkaç arkadaşla tanıştırıp diğer insanlarla ilgilenmeye gitti.

- Burada kimse türkçe bilmiyor ama senin için iyi almanca pratik yapabilirsin. Tabi ki biz türkçe konuşuruz ama az.
- Denerim.

İlk bira Nele’den idi. Mutfakta birayı satıyorlar, 1€ dışarıdan alsan 80 sent falan. Tanıştırdığı elemanlardan biriyle muhabbet etmeye çalışırken sanırım pot falan kırdım, çok verimli geçmedi muhabbetimiz. Almanca bilmiyorum ne yapayım. Ama onlar otunu esirgemedi benden. Sardılar, bikaç fırt aldım. Sonra bunlar langırt oynuyorlardı onları izledim sonrasında ortalıkta malak gibi dolaşırken bi kız yaklaştı,

- Türkçe konuşuyordun değil mi?
- Evet!?

Sanırım tripteyim falan diye düşünürken hakkaten türk olduğunu anladım. Baya muhabbet ettik, sevgilisi almanmış onunla gelmiş falan. Anlattı da anlattı. Bir yıldır burdaymış, yüksek lisansa gelmiş. Gerçekten çok iyi gelmişti, adını bile hatırlamıyorum. Hatta bi ara Nele de geldi 3’ümüz muhabbet ettik, kız şoklarda nasıl bu kadar düzgün konuşabilir diye. Hatta muhabbette bi yerde,

- Aaa çok güzel türkçe konuşuyorsun.
- Tabi yaa.
- Haha “yaa”yı bile biliyor.
- Ben demiştim de inanmamıştın.

Bizim türk kızın bi ara sevgilisi falan geldi, bi tane de eğlenceli bi adam geldi arkadaşıymış. Kafalar güzelleştikten sonra almanca bile konuşmaya başladım. Anladım ki yabancı dil ayıkken konuşulmuyormuş. Bunlar arada bir geliyorlar, arada bir hep beraber bi yerlere gidiyorlar falan. Ama o Norveç’li elemanla kızın sevgilisi arasındaki türkçe hakaretleşmeler hakkaten çok komikti. Norveçli olan sadece “alman” lafını biliyor, alman çocuğa sürekli “aaalman, aaalman” falan diyor, diğeri biraz kapmış sevgilisinden “aptal Norveçli” falan diyordu, biz de kahkahalara büründük tabi. Bi ara bunlar yokken bi eleman geldi, hippi tipli bişey, saç sakal birbirine girmiş. Almanca bişeyler söyledi hiç bişey anlamadım, in english please, ha ok dedikten sonra uzun çarşafın var mı dedi, ot sarcaklarmış uzun çarşaf lazımmış falan. Ben de yok malesef ya dedim. Ha öncesinde adın ne diye sordu dedim Bilal, ben de Philip, oo my friend deyip sarıldı sonra derdini anlattı yok deyince yine sarıldı gitti. Ne cana yakın adamdı o öyle.

Bunlar 01:30 gibi partiden ayrıldılar. Ben de biraz daha oturdum artık tek başına kalmaktan sıkıldığımdan dolayı tam çantamı ve hırkamı almıştım ki Nele ile göz göze geldik.

- Nereye gidiyorsun?
- Ben uyuyayım artık.
- Ya ama ben senle ilgilenemedim hiç, insanlar vardı. Bi dakka, sana bu birayı hediye olarak vermek istiyorum, bunu iç öyle gidersin.
- Peki.

Oturduk mutfağa orada saatlerce muhabbet ettik, ne uykum kalmıştı ne yorgunluğum. Nele kasada beklemek zorundaydı sanırım, o yüzden mutfakta oturduk. Bi ara mutfaktaki kangoyu çalmaya başladım, Nele gözlerini kapatıp ritme ayak uydurunca hem mutlu oldum hem de çok hoşuma gitti. Öyle tatlıydı ki. Durunca “güüzel çalıyordun devam etsene” dedi, kırmadım. Attığım da reggie ritmiydi zaten, öyle basit bi ritm, alttan alttan. Bi ara mutfağa bi arkadaşı geldi almanca muhabbet ettik sonra Nele benle türkçe konuşamaya başladı “şimdi biz böyle konuşuyoruz o anlamıyor, çok güzel haha”. Dili de peltekleşti Nele’nin, bi de aksanı zaten çok tatlı, daha bir tatlı hale geldi. “Metroda bazen giderken türkçe konuşuyorlar ya o zaman dinliyorum böyle anladım hehe anladım demek geliyor”. Ya zaten sürekli gülen birisi, resmen enerji saçıyor kız.

- Sen burda kalmak istiyorsun?
- Kalabilir miyim, var mı yer?
- Var var, çook. Geliyorum.

Geldi, yerimi hazırladığını söyledi zaten parti de bitmeye yakındı baya azalmıştı millet.

- Ben yatıyorum, cok uykum geldi.
- Tamam ben de yatıcam.
- Tamam, bak yatağın burası.
- Teşekkür ederim Nele.
- Bişii diiil. İyi geceler, seni seviyuruuum.
- Ben de, ich auch, iyi geceler.

Hayatımda uyuduğum en mutlu uykulardan birisiydi. Sabah ise Nele’nin “günaydııın” demesiyle uyanmak apayrı bir keyifti açıkçası.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.