"Normalde böyle durumlarda korku hikayesi anlatılmaz mı?"
"Çok klişesin canım, nesi varmış yalnızlık hikayelerinin?"

Bizim neyimize olduğunu anlamadığım bir kampın ortasında bulmuştum kendimi. Muhtemelen diğer ikisi de aynı durumdaydı. Trafik tozu ciğerlerine sinmiş biz üç kafadarın ne işi olurdu dağda bayırda? Yine de bir gazla, sadece haftasonunu geçirmek üzere medeniyete iki saat mesafede, memeleketin nesli tükenmeye yüz tutmuş yeşil alanlarından birine attık kendimizi, sırtımızda mat, uyku tulumu ve çadırlarımızla.

Ritüeli tamamlamak için yerleştikten sonra ateşimizi yakıp etrafına dizildik. Aykırı fikirlerin insanı Ece, yine farklı bir fikir öne atarak korku hikayeleri yerine yalnızlık hikayeleri anlatmayı önerdi. Başta saçma gibi gelse de içten içe sevmiştik bu fikri. Oğuz da ben de biraz nazlanarak kabul ettik.

"Ben başlayayım o zaman" diye söze başladı Ece. "Bir keresinde bir haberde on yedi kedisiyle birlikte yaşayan bir kadının cesedini kedilerin yediğiyle ilgili bir haber okumuştum. Kadının sadece iskeleti kalmış ve hiç kimse farketmemiş."

"Kadının kedileri varmış kızım!" diye atıldı Oğuz. "Tam manasıyla yalnızlık sayılmaz o."
"Sizinkini dinleyelim o zaman beyefendi."

"Bir kağıt toplayıcısıyla ilgili bir şey duymuştum bende. Yarım yamalak bir inşaatta yaşıyormuş. Öldüğünde onu, inşaatı tamamlamak üzere gelen işçiler bulmuş. Düşünün, o bina üç - dört yıldır inşaatmış, adam öldükten sekiz ay sonra bulunmuş."

"Fena değilmiş. Peki sen Selim? Seninkini dinleyelim bir de."

"Birkaç yıl önce bizim aşağıdaki mahallede bir adam kendini asmış. Eve icraya gelen memurlar bulmuş onu da."
"Ee nesi ilginç bunun?"
"Polisler ayakucunda bir intihar mektubu bulmuşlar, 'hamiline' yazıyormuş. Mektup yazacak dahi kimsesi yokmuş adamın."
"..."
dahası...


Vivitar V3000 28-70 Fotohome 100 (bayat film)

Yeğenim vardı yanımda, 4-5 yaşlarında. Normalde yanında sigara içmem ama canım çok sıkkındı. Toptancıdan gelmesi gereken sipariş yine aksamış, alıcılar da tepeme binmeye başlamıştı. Gayri ihtiyari bir halka yaptım dumandan, "bak" dedim "halka." "Onlar halka değil fil!" dedi bir hevesle, çocukça neşesiyle. Vurdum ağzına bir tane, "siktir git lan!" dedim, "zararlı sana bu." Saçma sapan konuşup canımı sıkmıştı iyice. Ağlayarak gitti ablamın yanına.

Üzüldüm sonra kerataya, "gel lan" dedim, çekine çekine geldi. "Oğlum böyle saçma sapan şeyleri hep televizyondan öğreniyorsun değil mi?" diye başlayan bir konuşma hazırlamıştım ki karşımdakinin daha okula bile başlamamış -hoş, başlasa da ne değişecek, onlar da kendi çıkarları doğrultusunda yetiştirmeyecekler miydi çocuğu-, ne verirlerse onu yiyen, ne verirlerse onu giyen, ne verirlerse onu seyreden, kendi zevki, kimliği belirmemiş bir çocuk olduğunun farkına vardım. Onun yerine "bak dayıcım" diye başlayan bir konuşma hazırladım hemen kafamda. Gönlünü almak da kolaydı ufaklığın, hemen gülücükler açmaya başladı yüzünde. Sanki demin tokat atan ben değildim.

Nasıl anlatabilirdim ki beş yaşındaki bir çocuğa; ne kadar masum, ne kadar sevimli olursa olsun, bir reklamın ucu emek sömürüsüne dayanıyor diye. Aynı çileyi benim de çektiğimi, hem kanan, hem kandıran olduğumu. Anlatmadım ben de.

"Sana kitap okuyayım mı?" dedim kucağıma oturtup, hemen kabul etti. Ablam benimle ilgili soru sorduğunda en çok okuduğum kitapları sevdiğini söylüyormuş. Aslında okumuyordum kitap falan. Elimde bir kitap oluyordu tabii ancak aklımdan hikayeler uyduruyordum ona. Çocuk kitaplarının da masum olduğunu düşünmüyordum çünkü, belirli bir kalıba sokmaya çalıştığını biliyordum çocukları. Ben de küresel kalıplardansa benim kalıplarıma girmesini yeğliyor, bencilliğin dibine vuruyordum. Kendimi de; "bencillik sayılmaz ki bu, sonuçta doğru yok, yanlışın da olmadığı gibi. O zaman neden kendi kalıbıma, kendi doğruma sokmuyorum ki yeğenimi" diye düşünerek hep kendi uydurduğum hikayeleri anlattım.

"Ver bakalım kitabı" dedim Ömer'e, her zaman aynı kitabı alıyordum elime, o ise ayırdına varmıyordu oradakileri okumadığımın. "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde uçsuz bucaksız bir çölde bir çöl faresi yaşarmış..."
dahası...


Mutlu hikayeler yazan bir adam tanıdım. Tüm hikayeleri, öyküleri mutlu başlayıp mutlu bitiyordu. Hiçbir sorun yoktu öykülerinde. Kimse hasta değildi, kimse yoksul değildi, Kimse aldatılmıyordu, kimse birbirini kırmıyordu. Balonunu kaybeden bir çocuk dahi yoktu.

O kadar güzel yazıyordu ki, resmen sürreal bir dünya idi orası, Ütopya idi. Karakterleri Ütopya'ya erişmeye çabalamıyorlardı, orada var oluyorlardı. Hiç kimse yalnız değildi.

Yeterli sayıda öyküye ulaşınca derledi öykülerini yazar, bir kitapta topladı, yayımladı. İmza gününe üç kişi katıldı yalnızca; annesi, eşi ve çocuğu. Yayınevi sahibi bile tenezzül etmedi katılmaya. İçi buruldu yazarın.

Eve döndü, daktilosunu çıkardı kılıfından. İlk cümlesi yalnızlık ilgiliydi. Devam eden cümlelerde ise yoksulluk, aldanma, ölüm, çaresizlik, yalnızlığı işledi satırlarında. Ağlıyordu bir taraftan, Ütopyasını yıkıyordu zira. Mutlu insanlar ekledi öykülerine, mutsuzları aşağılayan, kendi mutluluklarıyla mutsuzları ezen.

İçi daha çok yandı yazarın. İstediği dünya böyle bir yer değildi. Birkaç kez yakmaya kalktı öykülerini, sonra vazgeçip devam etti yazmaya. Tüm karakterleri öldürdü en sonunda. Eğer mutsuz bir öykü ise bu, sonu da mutsuz olmalıydı. Kahraman yoktu, kurtarıcı yoktu. Herkes öldü, aldatıldı ya da yalnız kaldı en nihayetinde.

Derledi öykülerini yazar, yayınevine gönderdi. Bir sonraki imza gününde doldu taştı mekan, kuyruğun sonu görünmüyordu. Heyecanlı bir kalabalık kitaplarını imzalatmak için sıralarını bekliyordu.

Ayağa kalktı yazar. Önce sandalyeye, ardından masaya çıktı. İnsanlara baktı, insanlar da ona. Ağzından çıkacak kelimeleri büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Ellerini kaldırdı yazar, sessizliği sağlamak amacıyla. Sustu kalabalık. Pür dikkat izlediler yazarı.

"İnsanlar!" diye lafa başladı yazar, "belki bilirsiniz, bu benim ikinci kitabım. İlkinin imza gününde hiçbiriniz yoktunuz. Hatta belki ilk kitabımı hiçbiriniz okumadınız. Mutlu hikayeler duymaya bu kadar mı tahammülsüzsünüz?" dedi sesi titreyerek. Herkes şaşkın gözlerle yazarı izliyordu. "Başkalarının mutluluğundan neden bu denli mutsuz oluyorsunuz? Hepimiz aynı mutluluğu, Ütopya'yı paylaşamaz mıyız? Neden her zaman kendinize örnek alınacak şeylerden kaçıp ibret alınacak şeylerle ilgileniyorsunuz? Neden sürekli halinize şükredecek şeyleri görüyor, seyrediyor, okuyorsunuz? Daha iyiye, daha güzele ulaşmayı hedeflemeyip korkakça televizyon karşısında halinize şükredip şişmanlıyorsunuz? Neden mutluluğunuzu bile tevazu içinde yaşamayıp insanları rahatsız etme, mutsuz etme amacıyla insanların gözüne sokarak yaşıyorsunuz?" Gözünden yaşlar süzülüyordu. İlk kitabında yarattığı Ütopya'nın insanlara ulaşmamış olmasına üzülüyordu yazar. Ütopyasının yıkılmasına. "Neden komşunuzun başına gelen bir fenalıkta kendi başınıza gelmediği için şükrediyorsunuz? Neden başkalarının mutsuzluğu mutluluğunuz oluyor? Neden size dokunmayan yılanın bin yaşamasını yeğlemek yerine birlikte o yılanın üstesinden gelmiyorsunuz? Siz insanlar, beni bile bir şeylerden nefret edebilecek bir insan haline getirdiniz ya, hepinizden nefret ediyorum bu yüzden."


dahası...


- alıntı link -


"Sevgilim!"
"Hah? Efendim."
"Ne oldu? Birden bire donup kaldın."

Uzun bir sevişme nöbetini sessizlik ve sigara çıtırtılarına devretmiştik. Plastik torbaya boşalttığım neslimle birlikte beynim de akıp gitmişti prezervatifin içine. Sigara dumanından bile anlamlar çıkaramayacak durumdaydım. Kolumda uzanan sevdiğim kadın, diğer elimde ise sigaram. Duvar ile kesişmemiz uzun sürdü, kadınım kıskanmış olacak ki müdahale etme ihtiyacı duydu.

Sessizliğin pik noktasında bir düşünce çınladı kafamda. Anlam verememiştim ama anlamsız olamayacak kadar kuvvetli çınlıyordu kafamda.

"Nasıldım?"
"Çok iyiydin! Kendimi kaybedecektim neredeyse."
"Hangi andı o?"
"Nasıl yani? Sen neden her sevişmemizin ardından futbol yorumcusu gibi değerlendirmeye çalışıyorsun tüm pozisyonları?"
"Sevgilim, bu son değerlendirmem olacak. Hangi pozisyondu o?"
"Sanırım tek elinin göğsümde, diğerinin kasığımdan içeride ve dilinin de kasığımla ilgilendiğin pozisyondu."
"..."
"Ee?"
"Ee?"
"Neden sordun, onu söylemeyecek misin?"
"İçimde bir kadın var."
"Nasıl?"
"Daha önce de farkındaydım ama başka ihtimalleri tek tek gözden geçirdim, en mantıklısı bu."
"Nedir o?"
"Kalçalarımla oynamanı seviyorum, bana oral seks yapmanı seviyorum, uzun uzun sevişmemizi, göğüs uçlarımı yalamanı, boynumu öpmeni... Ancak sıra birlikte olmaya gelince, bu saydıklarımdan çok daha az zevk veriyor. Çok kez gay olduğumu düşündüm. Mastürbasyon yaparken erkekleri düşünmeye çalıştım ama hiç keyifli değildi. Çıplak erkeklere baktım, beğenmedim. Hatta bir erkeği öptüm, hoşuma gitmedi. Bu ihtimal ortadan kalkınca geriye en kuvvetli olan diğer ihtimal kalıyor."
"Nedir o!!" dedi gözleri büyümüştü. Söylediklerime anlam vermeye çalışıyor ancak bunda başarısız olduğu gözlerinden okunabiliyordu.
"Sanırım ben erkek vücudunda dünyaya gelmiş lezbiyen bir kadınım."
dahası...


"Dut" dedim parmağım havada, "otostobu sırf macera olsun diye mi çekiyorsun sen?"
"Nasıl yani canım?"
"Yani otostop çekmeyi sevdiğini biliyorum, bunu sadece para vermemek için yapmayacağını da."
"Beni iyi tanımışsın" dedi, yüzündeki malum gülümsemesiyle. "Evet para için değil ancak macera için de değil" diye ekledi Dut.
"Neden peki o zaman?" dedim parmağımı indirip Dut'a dönmüştüm. Otostobu bir kenara bıraktım bir süreliğine. Dut da kolunu indirip kaldırıma oturdu, yanına oturduğumda anlatmaya başladı;

Uzun zamandır otostop çekiyorum, kaç sene önce başladım bilmiyorum. Sanırım Kuru'nun bana sinyal çekmesiyle başladı her şey. Ergenliğimdeki komünist tavrımın yanlışlarını fark etmeme neden olmuştu o ufacık eylem. Ben sosyalizm için o kadar gazete sattım, eylemlere katıldım, afiş yapıştırdım, bağırdım... Bu yaptıklarımın tek bir kişiye bile ulaşmadığını idrak ettiğimde buhranlarım başladı. Dünyayı değiştiremediğimi gördüm. O kadar da inanmıştım halbuki. Sattığım gazeteleri insanlar okuduğunda birden bire değişeceklerdi. Attığım sloganlar insanlara ulaştığında durup düşüneceklerdi. Astığım afişleri dikkatlice okuyup sorgulayacaklardı, sosyalizmin iyi ve doğru bir şey olduğunun bilincine varacaklardı. Olmadı. Bir yerlerde bir yanlış yapıyordum ama neydi?

Çok okudum, araştırdım, izledim. Sonra herkesin kendi doğrularını yazdığını gördüm, okumayı azaltıp düşünmeye başladım, sorgulamaya. Her şeye sorular sorar oldum. Öncelikle en doğru bildiklerime. Sosyalizme sorular sordum, o mükemmel yönetim şekline. Madem bu kadar doğruydu, neden herkes tarafından kabul görmüyordu? Kimi kesimlerin çıkarlarından dolayı doğruların yanlış gösterildiğini fark ettim. Diğer fark ettiğim şey ise sosyalizmin de belli çıkarları güttüğü oldu. Halk eşit olacaktı, eyvallah ama politikacılar, bürokratlar, yöneticiler daha bir eşit olacaktı. Onlar da insandı en nihayetinde ve halkından ziyade kendi çıkarlarını korudukları zamanlar gelecekti. Sovyetler buna en güzel örnek. Neyse konuyu dağıtmayayım.

Söylediğim gibi, geniş çaplı, büyük kitlelere yönelik yaptığım eylemlerden bir verim alamayınca ben de eylemlerimin boyutlarını küçülttüm. Sinyal çektim. Yine para değildi asıl mesele. Yedi yerine iki bira içerek de günlerimi geçirebilirdim, maksat dayanışmaktı. Hiç tanımadığın insanlarla hem de. Yalnız başıma dolaştım meydanlarda, barlarda. Tanımadığım, bir daha görmeyeceğim insanların hayatlarına girdim kısa süreliğine. Bu; bir bankta on beş dakikalık bir sohbet olarak da oldu çarşı iznine çıkmış bir askerle, saatler süren bir felsefe muhabbeti de bir bar taburesinde, kimi zaman ise tek gecelik bir ilişki. Ne olur asma yüzünü, canını acıtmak için söylemiyorum, hepsi geride kaldı zaten.

Tanımadığım birine içten bir gülümsemeyle selam verdim, durakta ağlayan bir kadına mendil uzattım, kaydıraktan düşen bir çocuğun ayağa kalkmasına yardım ettim, ağlamasını dindirmek için sarıldım, elimde 'bedava kucak' yazan bir döviz ile insanları karşılıksız kucakladım, bakkaldan çıkarken hayırlı işler diledim, kağıt toplayan biri için sokaktaki tüm kartonları toplayıp arabasına attım, temizlikçi teyzelere hep kolay gelsin dedim, sokak kedilerini okşadım, yoldaki köpeğe su verdim, kuşlara yem attım, fidan diktim, çiçek suladım, yeni ayakkabı almayıp tamir ettirdim, pantolonumu yamadım, eski tişörtlerimi yeni tasarımlar ile yeniden kullanılabilir hale getirdim ve daha nicesi. Otostop da bunun gibi bir eylem işte.

Tanımadığın birine güvendiğini gösterirsin otostopla. O insan ise karşılıksız bir iyilik yaptığı için sevinir, inancına göre sevap kazandığını da düşünür. Belki onu kimse dinlemiyordur, yol boyunca dinlersin anlatmak istediği şeyi. Bu sadece ona kazandırmaz, sana da kazandırdığı çok fazla şey vardır. Daha önce hiç aklına gelmeyen, üzerine hiç düşünmediğin şeyler hakkında bir çok bilgi edinirsin. Bu yeri gelir atom fiziği olur, yeri gelir mantar yetiştiriciliği. Her insan bir kitaptır aslında, okumasını becerebilirsen. Hem de yeryüzünde hiç yazılmamış, en nadide kitaplardandır.

Bunların yanı sıra doğaya bıraktığın karbon ayak izini de azaltır otostop. Bir araç tek kişiyle de gitse, dört kişiyle de gitse aynı yakıtı yakar ancak dört kişi gittiğinde trafikteki araç sayısı azalır. Sürdürülebilir bir yaşamı da destekler. Yani benim nazarımda otostop çekmek, diğer tüm saydığım küçük eylemlerde olduğu gibi dünyayı değiştirmeye çalıştığım yöntemlerden bir tanesidir ve politik bir eylemdir.
dahası...


- alıntı -
Görkemli bir sirkti, ömründe ilk kez böyle bir yere geliyordu. Her ne kadar hayvanların doğasına uymayan hareketler yapmaya zorlanmasına karşı olsa, onların acı çektiğini bilse de bunu gözüyle görmek istiyordu. İçeri adım attığındaki şaşkınlığı yüzünden okunabiliyordu. Atlar, palyaçolar, cambazlar, hokkabazlar... Hayvanların şovlarını içi acıyarak izliyordu, yüzündeki tiksinti ve acıma ifadesi bundandı.

Sahneye ip cambazı çıktığında yüzündeki hayret, tiksinti, acıma, tüm hisler kayboldu ve sadece korku vardı. Kalp atışları duyulabilirdi, biraz dikkatli dinlenilseydi.

"Hiçbir kuvvet beni oraya çıkaramazdı" dedi yanında kayıtsızca izleyen arkadaşına dönerek.
"Düşmeyeceğinden emin olduğu için orada ya da düşse de başına bir şey gelmeyeceğinden. Sen de emin olsan sen de çıkardın" dedi, gözlerini cambazdan ayırmadan.
"Bilmem, belki."
"Yolda yürümek de çok korkunç bir şey mesela ama sen korkmuyorsun, bu yüzden yürümeye devam ediyorsun."
"Neden korkunç olsun ki yürümek?"
"Osteogenesis imperfekta hastası olduğunu düşün."
"O nedir?"
"Cam kemik hastalığı. Korkmadan yürüyebilir miydin yine? Ufacık bir tökezlemende tüm kemiklerinin kırılacağını düşünerek yürümekten korkardın."
"Haklısın, hiç böyle düşünmemiştim. Ama peki aşk?"
"Nesi varmış aşkın?"
"Ben başıma bir şey gelmez diye düşünerek aşık olmuştum."
"Emin misin?"
"Aslında..."
"Aşk da insanın kumar tutkusu olsa gerek. Altılıyı tutturan çok az kişi var" diye sözünü kesti.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.