Dokunabildiğim şeyleri sevdim ben hep.
Filmli makinaları,
Akustik gitarları,
Basılmış kitapları,
Kalemleri, kağıtları...

Yüzünü sevdim ben,
Ellerimle.

Saçının perçemini sevdim okşarken,
Öpmek için kendime çektiğimde, belini.
Ense kökünü sevdim öpüşürken.

Diz kapağını sevdim en çok,
Film seyrederken,
Parmak uçlarını,
Saçımda gezinirken.

Seni sevdim ben,
Dokunabildiğim her bir dokunu.
Tenini sevdim ben,
İçime çektikçe kokunu.

Seni sevdim ben.
Sevdikçe dokundum,
Sevdim dokundukça.

dahası...


Hayal edin. Erkeklerde sinek kaydı tıraşın toplumca ayıp kabul edildiğini, kareli gömlek giydiklerinde kin ve nefretle bakıldığını, herhangi bir uzvu koptuğunda protez yaptırmalarının yasak olduğunu ve fabrikada en az yirmi adet ürün üretmek zorunda olduklarını. Ettiniz mi? Çok saçma değil mi?

Tekrar hayal edin. Kadınlarda baş örtmenin/açmanın ayıp kabul edildiğini, açık giyindiklerinde kin ve nefretle bakıldığını, kürtaj yaptırmalarının yasak olduğunu ve en az üç çocuk doğurmak zorunda olduklarını. Ettiniz mi? Çok zor olmadı değil mi hayal etmek?

Neden ilk paragraftaki kurallar ya da mevzular saçma geldi de ikinci paragraftakiler makul geldi? Ya da daha "normal"? Ya da daha kolay hayal edebildiniz? Bir insanın bedeni, hayatta sahip olduğu en birincil varlıktır ve söz sahibi yalnızca kendisidir! O bedenin tüm tasarrufu kendisindedir. İster örtünür kat kat, ister sergiler tüm çıplaklığıyla. İster vücudunun her yerine dövme/piercing yaptırır, ister saçını dahi boyamaz. Bedenine yaptığı/yapmadığı her şey kişinin iradesiyle olmalıdır. Kürtaj, cinsiyet değişimi ve hatta ötenazi ve intihar bile kişinin bedeninin özgür iradesi dahilinde kabul edilebilir olmalıdır. Başka bir canlıya zararı olmadığı sürece kendi bedeni ile ilgili her şey kişiyi bağlar.

Bu beden ile ilgili verdiği kararlar "yanlış" bile olsa - ki yanlış ve doğru göreceli kavramlardır, şurada bu konuya etraflıca değinmiştik - kişinin kendi vücudunda o yanlığı yapma hürriyeti de vardır.

Yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi de bir bireyin giyim kuşamına devlet yasaları ile müdahale edilmesidir. Bir kadının/kızın başını açması mı yoksa kapatması mı gerektiği hükümet politikasını zerre ilgilendirmemesi gereken bir noktadır.

Aynı hürriyet bireyin; istediği kişiyle, istediği cinsle (iki tarafın da rızasıyla tabii ki) istediği şekilde sevişme, bilerek ya da bilmeyerek meydana gelen hamileliklerde doğurup doğurmayacağının hürriyetini de sağlamak zorundadır.

Her birey, diğer bireylerin özgürlüğüne zarar vermediği sürece, kendi doğruları doğrultusunda, kendi bedeninin tüm kullanım hakkına sahiptir.


dahası...




Eğer Küba'yı ziyaret etmek istiyorsanız konsolosluğa gittiğinizde iki çeşit vize alabileceğinizi görürsünüz. Teki sıradan turist vizesi; koyarsınız cebinize paranızı, devlet/özel sektör ortaklığı ile işletilen bir otele gidersiniz, şezlonga yayılır romunuzu içersiniz. Birkaç tarihi ya da turistik yer görürsünüz ve Kemer'de 5 yıldızlı otelde yaptığınız tatil gibi bir tatil yaparsınız. İkincisi ise devlet size kalacak bir yer ayarlar, Küba halkı ne iş yapıyorsa siz de yeteneğinize göre bir iş tutarsınız, Kübalı gibi. Arta kalan zamanlarınızda denize girersiniz, etrafı gezersiniz, hiçbir şeye para ödemezsiniz, tatiliniz boyunca bir Kübalı gibi yaşarsınız. Kısa bir komünizm kampı olur sizin için. Yeme, içme, barınma, sağlık gibi hizmetlerden ücretsiz faydalanırsınız, kısa süreliğine Kübalı olursunuz siz de. Tatilinizin ardından bu sistemi çok sevip de vatandaş olmak istediğinizde ise şöyle bir cümle ile karşılaşırsınız; "bu sistemi çok mu sevdin? Böyle bir ülkede mi yaşamak istiyorsun? Git kendi ülkende devrim yap o zaman."

Aslında verilebilecek en net cevaptır bu. Eğer bir şeylerden memnun değilsen, memnun olabileceğin bir yere göç etmektense, yaşadığın yeri memnun olacağın bir yer haline dönüştürmek senin elindedir. Küba'dan vatandaşlık almakla komünist olunmaz. Ya da aynı şekilde memleket düzeninden bıkıp da Londra'da yaşama hayali ile iltica etmek sadece kendinizi kurtarır, Gezi Direnişi'ne katılıp hep beraber kurtulmak varken. Yaptığınız ya da planladığınız iltica size hiçbir şey katmaz. Tembelliktir bu yapılan. Dünyayı, dünyanı değiştirmek için hiçbir şey yapmamış, hep birilerinden beklemiş ve yaşadığın çevrenin kötü olmasına sebep olmuş olan sensindir. "Hacı ya ülke çok bok, cemaatler falan..." gibi bir cümle kuruyorsan, bunda senin payın çok büyüktür. Tek düşüncen kendini kurtarmak için bireysel planlar iken nasıl olur da ülkenin halinden şikayet edersin?

Hak Verilmez Alınır!

Şimdi geleyim asıl meseleye. Yukarıda yazdıklarım da asıl meseleler ancak değinmek istediğim başka bir konu var. Bahsettiğim sorunlardan yola çıkarak, daha küçük ölçeklerde bu hatayı nasıl yapıyoruz onu belirtmek istiyorum.

Ben Düzce Üniversitesi'nde okuyorum ("Olm bu adam bi Viyana diyo, bi Ankara diyo, Kütahya ile ilgili yazıları falan da var, nerede yaşıyo lan bu yufkayureklikelgobekli?" diye merak edenleriniz var ise bu merakı da gidermiş olayım böylelikle). Bir çok birinci sınıf öğrencisi gibi ben de notları yüksek tutup geçiş yapsam mı acaba diye içimden geçirmedim değil. Çünkü yönelmek istediğim alan Land Art ve bu üniversitede verilen eğitim ile bu alanda uzmanlaşmam neredeyse imkansız. Land Art'ı geçtim, adam akıllı bir tasarım eğitimi alabileceğim bile şüpheli. Fakat tekrar düşündüm ve notlarımı istediğim kadar yüksek tutayım, buradan ayrılmaya, kendimi kurtarmaya niyetim yok. Eğer kurtulacaksak hep beraber olmalı bu iş.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz! 

Nasıl mı? Öğretim her zaman eğitmenler vasıtasıyla olmaz. Onlar da sizin gibi, benim gibi insanlar ve kitaplar okuyarak, vidyolar seyrederek, konferanslara, fuarlara katılarak, bilgili insanlar ile sohbetler ederek ediniyorlar bu bilgileri. Yani onlara flash disk ile yüklenmiyor bu bilgiler. Eğer Düzce Üniversitesi bize/size yeterli gelmiyorsa bunun tek ya da en büyük sebebi eğitmenlerin yetersizliği ya da duyarsızlığı değildir. Benim gibi, sizin gibi öğrencilerin her zaman kolaya kaçmasından ötürüdür. Sürekli bir kaçma eğilimi içerisinde olmamızdan, bulunduğumuz ortamı düzeltmektense dışarıda ortam aramamızdan kaynaklanmaktadır.

Çözüm mü? Nasıl ki bir ülkede yaşayan halkların varlığıyla bir ülke olunuyor, hükümetler kuruluyorsa, nasıl ki bir fabrika, işçiler çalışıyor diye bir fabrikaysa, üniversiteler de öğrencileri varolduğu için üniversitedir. Bireysel uğraşlar her alanda olduğu gibi sadece kişiyi kurtarır. Eğer yaşadığımız/eğitildiğimiz ortamı değiştirmek istiyorsak biraraya gelmeliyiz. Ben, peyzaj mimarlığı öğrenci topluluğunun bir üyesiyim ancak sadece kağıt üstünde. Hepiniz (aynı bölümde okuduğum arkadaşlara sesleniyorum) de bu topluluğun birer üyesisiniz. Yeniliklere açık, geniş çerçeveden olayları görebilen hocalarımız mevcut, bürokrasiye takılanlar olduğu gibi. Şu anda da onlardan bir tanesi topluluğumuzun danışmanı olarak görev almakta. Sizden istirhamım ise okuduğumuz bölümü sadece ders geçmek/diploma almak için okumayınız. Herkesin mutlaka kendince bir fikri, eklemek istediği şeyler vardır. Ekleyiniz. Konuşmaktan, fikir beyan etmekten kaçınmayınız. Sorunları, takdirleri dile getirmekten kaçınmayınız. "Ya okul tırt ya" demek yerine "Olm bizim dönemde bölümü bir değiştirdik, bizden sonraki nesile öyle bir düzen bıraktık ki aklın almaz!" deyin. Eğer memnun değilseniz bir şeylerden, memnun olunacak hale getirelim hep birlikte. Bunu yapabilecek kapasite hepimizde mevcut. Bugünden tezi yok, aklınızda mesleğe, bölüme, fakülteye, üniversiteye dair neyiniz varsa derleyin, bölümde bir meclis oluşturalım topluluk olarak. Fikirlerimizi sunup paylaşalım, tartışalım ve önce bölümü, sonra fakülteyi, üniversiteyi ve en son da Düzce'yi yaşanılası bir yer haline getirelim. Bu bizim elimizde.

Her türlü fikir alışverişi, danışma ve eleştiri için bana her şekilde ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimle.

Düzce Üniversitesi
Orman Fakültesi
Peyzaj Mimarlığı
Bilal Emre Arslan
dahası...


Mutlu hikayeler yazan bir adam tanıdım. Tüm hikayeleri, öyküleri mutlu başlayıp mutlu bitiyordu. Hiçbir sorun yoktu öykülerinde. Kimse hasta değildi, kimse yoksul değildi, Kimse aldatılmıyordu, kimse birbirini kırmıyordu. Balonunu kaybeden bir çocuk dahi yoktu.

O kadar güzel yazıyordu ki, resmen sürreal bir dünya idi orası, Ütopya idi. Karakterleri Ütopya'ya erişmeye çabalamıyorlardı, orada var oluyorlardı. Hiç kimse yalnız değildi.

Yeterli sayıda öyküye ulaşınca derledi öykülerini yazar, bir kitapta topladı, yayımladı. İmza gününe üç kişi katıldı yalnızca; annesi, eşi ve çocuğu. Yayınevi sahibi bile tenezzül etmedi katılmaya. İçi buruldu yazarın.

Eve döndü, daktilosunu çıkardı kılıfından. İlk cümlesi yalnızlık ilgiliydi. Devam eden cümlelerde ise yoksulluk, aldanma, ölüm, çaresizlik, yalnızlığı işledi satırlarında. Ağlıyordu bir taraftan, Ütopyasını yıkıyordu zira. Mutlu insanlar ekledi öykülerine, mutsuzları aşağılayan, kendi mutluluklarıyla mutsuzları ezen.

İçi daha çok yandı yazarın. İstediği dünya böyle bir yer değildi. Birkaç kez yakmaya kalktı öykülerini, sonra vazgeçip devam etti yazmaya. Tüm karakterleri öldürdü en sonunda. Eğer mutsuz bir öykü ise bu, sonu da mutsuz olmalıydı. Kahraman yoktu, kurtarıcı yoktu. Herkes öldü, aldatıldı ya da yalnız kaldı en nihayetinde.

Derledi öykülerini yazar, yayınevine gönderdi. Bir sonraki imza gününde doldu taştı mekan, kuyruğun sonu görünmüyordu. Heyecanlı bir kalabalık kitaplarını imzalatmak için sıralarını bekliyordu.

Ayağa kalktı yazar. Önce sandalyeye, ardından masaya çıktı. İnsanlara baktı, insanlar da ona. Ağzından çıkacak kelimeleri büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Ellerini kaldırdı yazar, sessizliği sağlamak amacıyla. Sustu kalabalık. Pür dikkat izlediler yazarı.

"İnsanlar!" diye lafa başladı yazar, "belki bilirsiniz, bu benim ikinci kitabım. İlkinin imza gününde hiçbiriniz yoktunuz. Hatta belki ilk kitabımı hiçbiriniz okumadınız. Mutlu hikayeler duymaya bu kadar mı tahammülsüzsünüz?" dedi sesi titreyerek. Herkes şaşkın gözlerle yazarı izliyordu. "Başkalarının mutluluğundan neden bu denli mutsuz oluyorsunuz? Hepimiz aynı mutluluğu, Ütopya'yı paylaşamaz mıyız? Neden her zaman kendinize örnek alınacak şeylerden kaçıp ibret alınacak şeylerle ilgileniyorsunuz? Neden sürekli halinize şükredecek şeyleri görüyor, seyrediyor, okuyorsunuz? Daha iyiye, daha güzele ulaşmayı hedeflemeyip korkakça televizyon karşısında halinize şükredip şişmanlıyorsunuz? Neden mutluluğunuzu bile tevazu içinde yaşamayıp insanları rahatsız etme, mutsuz etme amacıyla insanların gözüne sokarak yaşıyorsunuz?" Gözünden yaşlar süzülüyordu. İlk kitabında yarattığı Ütopya'nın insanlara ulaşmamış olmasına üzülüyordu yazar. Ütopyasının yıkılmasına. "Neden komşunuzun başına gelen bir fenalıkta kendi başınıza gelmediği için şükrediyorsunuz? Neden başkalarının mutsuzluğu mutluluğunuz oluyor? Neden size dokunmayan yılanın bin yaşamasını yeğlemek yerine birlikte o yılanın üstesinden gelmiyorsunuz? Siz insanlar, beni bile bir şeylerden nefret edebilecek bir insan haline getirdiniz ya, hepinizden nefret ediyorum bu yüzden."


dahası...


Daha önce kaç aşk gördüğü bilinmeyen
Yıpranmış, ikinci el gömleğinle gelsen
Yıpranan yalnızca eşyalar olsa
Boş oda, bir yatak, sen ve ben

Daha önce kaç sevişme gördüğü bilinmeyen
Yaşlanmış, gıcırdayan yatağa girsen
Yaşlanan yalnızca eşyalar olsa
Nevresim, tek yastık, sen ve ben

Daha önce kaç erkeği tanıdığı bilinmeyen
Yorulmuş, aldanmış ruhunla karşıma çıkıversen
Yorulan yalnızca bedenler olsa
Umutların, korkuların ve çıplak bir ten
dahası...


I
-miş'li geçmiş zamanlarda,
Hep seni aramışım bilmeden,
Varlığından habersizken,
-di'li geçmiş zamanlar yaratmak için.

***

II
Naif sen,
Asabi sen,
Hanım hanımcık sen,
Fahişe sen.
Ben tek,
Siz hepiniz
Sevişsek gün dönmeden

***

III
Ben senin giyindiğin,
Soyunduğun
Ve hatta dokunduğun
Her şeyin hayranıyım.

dahası...


Tıpkı dinler gibi aşk da vicdan işidir. "Benim olmazsan öldürürüm" ile "bana inanmazsan ölürsün" aynı mantıktır. Yine aynı şekilde "beni sevmezsen hayatını cehenneme çeviririm" ile "bana inanmazsan cehennemde yanarsın" da aynı kafa yapısıyla sarf edilmiş tümcelerdir. Şöyle bir adım geriye çekilip ikisini de aynı çerçeveden işlediğimizde aralarında hiçbir fark olmadığını görebiliriz.

Buradan yola çıkarak Aşk'ın da bir din olduğunu varsaymamız kaçınılmaz ve yerinde bir tutum olur. Tıpkı dinlerde olduğu gibi radikal aşıklar aşkı yaşanılmaz kılarken, aklı selim şekilde sevenler ile aşk, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi, en güzel dini olabiliyor.

Yani dolayısıyla sevişmek, öpüşmek, iltifat etmek, küçük sürpizler yapmak, adını anmak (zikir) de Aşk dinine göre ibadet ve sevaptır.

Nasıl ki Hıristiyanlık kendinden önceki Museviliği, İslamiyet ise kendinden önce ortaya çıkan Musevilik ve Hıristiyanlığı reddediyorsa, bu üç ilahi din de kendisinden çok çok önce ortaya çıkan bu Aşk dinini reddetmiş, kınamış hatta ibadet yöntemlerini yasaklamıştır.

Sevişmek ayıp ya da günah bir şey değildir insanlarım, bilakis ibadettir. Yalnız toplum bize bunu dayattığından dolayı her şey tersine gitmeye başladı. Lennon Abimiz'in bir deyişinde belirttiği gibi; "Vahşet her yerde ulu orta sergilenirken, sevişmek için saklanmak zorunda kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz." Eğer ki insanlar Aşk dinine inansalardı her şey çok farklı olabilirdi. Gerçi zorlama ile insanları ne kadar sevdirebiliriz ki birbirine? Zorlama ile dayatılmaya çalışılan ibadet ve dini uygulamaları görüyoruz.

Aşk Dini'nde ise zorlama yoktur! Her dinde sözde olduğu fakat uygulamada hiç görülmediği gibi. Ateistlere "aşka inanmak zorundasın!" diye bir baskı ya da yaptırım söz konusu değildir. Aksine baskıdan ziyade aşk, işin ehilleri yada aşıklar tarafından insanlara anlatılıp bu dine mensup edilir.

Sevin insanlarım, sevişin. Ancak zorunluluktan kılınan namazlar gibi değil, severek, aşk ile sevişin. Peygambere ihtiyacınız yok Aşk'ı öğrenmek için, ruhunuzdaki güzellikleri ortaya koymanız kâfidir Aşk'ı öğrenmeye.

Öpüşün! Kadınlı erkekli, erkekli erkekli, kadınlı kadınlı! Nasıl ve nerede, kiminle isterseniz öpüşün. Yolda, sokakta, kafede, sinemada, evde, okulda... Kurtuluşa ulaşabileceğimiz tek yoldur sevmek. Lütfen sevin, ateistseniz eğer, gelin sizinle aşkı konuşalım, nurcu abilerden daha ikna edici olacağımı düşünüyorum.

Aşkla...

dahası...


- alıntı link -


"Sevgilim!"
"Hah? Efendim."
"Ne oldu? Birden bire donup kaldın."

Uzun bir sevişme nöbetini sessizlik ve sigara çıtırtılarına devretmiştik. Plastik torbaya boşalttığım neslimle birlikte beynim de akıp gitmişti prezervatifin içine. Sigara dumanından bile anlamlar çıkaramayacak durumdaydım. Kolumda uzanan sevdiğim kadın, diğer elimde ise sigaram. Duvar ile kesişmemiz uzun sürdü, kadınım kıskanmış olacak ki müdahale etme ihtiyacı duydu.

Sessizliğin pik noktasında bir düşünce çınladı kafamda. Anlam verememiştim ama anlamsız olamayacak kadar kuvvetli çınlıyordu kafamda.

"Nasıldım?"
"Çok iyiydin! Kendimi kaybedecektim neredeyse."
"Hangi andı o?"
"Nasıl yani? Sen neden her sevişmemizin ardından futbol yorumcusu gibi değerlendirmeye çalışıyorsun tüm pozisyonları?"
"Sevgilim, bu son değerlendirmem olacak. Hangi pozisyondu o?"
"Sanırım tek elinin göğsümde, diğerinin kasığımdan içeride ve dilinin de kasığımla ilgilendiğin pozisyondu."
"..."
"Ee?"
"Ee?"
"Neden sordun, onu söylemeyecek misin?"
"İçimde bir kadın var."
"Nasıl?"
"Daha önce de farkındaydım ama başka ihtimalleri tek tek gözden geçirdim, en mantıklısı bu."
"Nedir o?"
"Kalçalarımla oynamanı seviyorum, bana oral seks yapmanı seviyorum, uzun uzun sevişmemizi, göğüs uçlarımı yalamanı, boynumu öpmeni... Ancak sıra birlikte olmaya gelince, bu saydıklarımdan çok daha az zevk veriyor. Çok kez gay olduğumu düşündüm. Mastürbasyon yaparken erkekleri düşünmeye çalıştım ama hiç keyifli değildi. Çıplak erkeklere baktım, beğenmedim. Hatta bir erkeği öptüm, hoşuma gitmedi. Bu ihtimal ortadan kalkınca geriye en kuvvetli olan diğer ihtimal kalıyor."
"Nedir o!!" dedi gözleri büyümüştü. Söylediklerime anlam vermeye çalışıyor ancak bunda başarısız olduğu gözlerinden okunabiliyordu.
"Sanırım ben erkek vücudunda dünyaya gelmiş lezbiyen bir kadınım."
dahası...


"Dut" dedim parmağım havada, "otostobu sırf macera olsun diye mi çekiyorsun sen?"
"Nasıl yani canım?"
"Yani otostop çekmeyi sevdiğini biliyorum, bunu sadece para vermemek için yapmayacağını da."
"Beni iyi tanımışsın" dedi, yüzündeki malum gülümsemesiyle. "Evet para için değil ancak macera için de değil" diye ekledi Dut.
"Neden peki o zaman?" dedim parmağımı indirip Dut'a dönmüştüm. Otostobu bir kenara bıraktım bir süreliğine. Dut da kolunu indirip kaldırıma oturdu, yanına oturduğumda anlatmaya başladı;

Uzun zamandır otostop çekiyorum, kaç sene önce başladım bilmiyorum. Sanırım Kuru'nun bana sinyal çekmesiyle başladı her şey. Ergenliğimdeki komünist tavrımın yanlışlarını fark etmeme neden olmuştu o ufacık eylem. Ben sosyalizm için o kadar gazete sattım, eylemlere katıldım, afiş yapıştırdım, bağırdım... Bu yaptıklarımın tek bir kişiye bile ulaşmadığını idrak ettiğimde buhranlarım başladı. Dünyayı değiştiremediğimi gördüm. O kadar da inanmıştım halbuki. Sattığım gazeteleri insanlar okuduğunda birden bire değişeceklerdi. Attığım sloganlar insanlara ulaştığında durup düşüneceklerdi. Astığım afişleri dikkatlice okuyup sorgulayacaklardı, sosyalizmin iyi ve doğru bir şey olduğunun bilincine varacaklardı. Olmadı. Bir yerlerde bir yanlış yapıyordum ama neydi?

Çok okudum, araştırdım, izledim. Sonra herkesin kendi doğrularını yazdığını gördüm, okumayı azaltıp düşünmeye başladım, sorgulamaya. Her şeye sorular sorar oldum. Öncelikle en doğru bildiklerime. Sosyalizme sorular sordum, o mükemmel yönetim şekline. Madem bu kadar doğruydu, neden herkes tarafından kabul görmüyordu? Kimi kesimlerin çıkarlarından dolayı doğruların yanlış gösterildiğini fark ettim. Diğer fark ettiğim şey ise sosyalizmin de belli çıkarları güttüğü oldu. Halk eşit olacaktı, eyvallah ama politikacılar, bürokratlar, yöneticiler daha bir eşit olacaktı. Onlar da insandı en nihayetinde ve halkından ziyade kendi çıkarlarını korudukları zamanlar gelecekti. Sovyetler buna en güzel örnek. Neyse konuyu dağıtmayayım.

Söylediğim gibi, geniş çaplı, büyük kitlelere yönelik yaptığım eylemlerden bir verim alamayınca ben de eylemlerimin boyutlarını küçülttüm. Sinyal çektim. Yine para değildi asıl mesele. Yedi yerine iki bira içerek de günlerimi geçirebilirdim, maksat dayanışmaktı. Hiç tanımadığın insanlarla hem de. Yalnız başıma dolaştım meydanlarda, barlarda. Tanımadığım, bir daha görmeyeceğim insanların hayatlarına girdim kısa süreliğine. Bu; bir bankta on beş dakikalık bir sohbet olarak da oldu çarşı iznine çıkmış bir askerle, saatler süren bir felsefe muhabbeti de bir bar taburesinde, kimi zaman ise tek gecelik bir ilişki. Ne olur asma yüzünü, canını acıtmak için söylemiyorum, hepsi geride kaldı zaten.

Tanımadığım birine içten bir gülümsemeyle selam verdim, durakta ağlayan bir kadına mendil uzattım, kaydıraktan düşen bir çocuğun ayağa kalkmasına yardım ettim, ağlamasını dindirmek için sarıldım, elimde 'bedava kucak' yazan bir döviz ile insanları karşılıksız kucakladım, bakkaldan çıkarken hayırlı işler diledim, kağıt toplayan biri için sokaktaki tüm kartonları toplayıp arabasına attım, temizlikçi teyzelere hep kolay gelsin dedim, sokak kedilerini okşadım, yoldaki köpeğe su verdim, kuşlara yem attım, fidan diktim, çiçek suladım, yeni ayakkabı almayıp tamir ettirdim, pantolonumu yamadım, eski tişörtlerimi yeni tasarımlar ile yeniden kullanılabilir hale getirdim ve daha nicesi. Otostop da bunun gibi bir eylem işte.

Tanımadığın birine güvendiğini gösterirsin otostopla. O insan ise karşılıksız bir iyilik yaptığı için sevinir, inancına göre sevap kazandığını da düşünür. Belki onu kimse dinlemiyordur, yol boyunca dinlersin anlatmak istediği şeyi. Bu sadece ona kazandırmaz, sana da kazandırdığı çok fazla şey vardır. Daha önce hiç aklına gelmeyen, üzerine hiç düşünmediğin şeyler hakkında bir çok bilgi edinirsin. Bu yeri gelir atom fiziği olur, yeri gelir mantar yetiştiriciliği. Her insan bir kitaptır aslında, okumasını becerebilirsen. Hem de yeryüzünde hiç yazılmamış, en nadide kitaplardandır.

Bunların yanı sıra doğaya bıraktığın karbon ayak izini de azaltır otostop. Bir araç tek kişiyle de gitse, dört kişiyle de gitse aynı yakıtı yakar ancak dört kişi gittiğinde trafikteki araç sayısı azalır. Sürdürülebilir bir yaşamı da destekler. Yani benim nazarımda otostop çekmek, diğer tüm saydığım küçük eylemlerde olduğu gibi dünyayı değiştirmeye çalıştığım yöntemlerden bir tanesidir ve politik bir eylemdir.
dahası...




Persepolis’i izlemiş miydiniz? Film, yani animasyon başlı başına güzel bir yapıt olsa da benim en çok dikkatimi çeken kısmı, kızın ufakken, Şah rejimini desteklerken evde sağa sola yürüyüp diktatör edasıyla emirler yağdırdığı sahnedir. Babasıyla ninesi yanına gelip olan biteni anlamaya çalışıyorlardı. Kız ise ileride Şah gibi bir yönetici olacağından bahsediyordu, hatta onun yönetiminde kimse yaşlanmayacakmış. Ninesi bunun nasıl olacağını sorduğunda “çok basit, yasaklayacağım” demişti.

Görüldüğü gibi, bir şeyleri değiştirmenin yolunun yasaklamak olduğu öğretilen bir çocuk, öyle bir ortamda yetişen bir çocuk, başka bir yöntemin var olduğunu bilemez. Aynı ortamda çocuk yetiştiriyoruz şu anda. İçki içmek yasak, sigara içmek yasak, çocuk aldırmak yasak, liderlere, kutsallara dil uzatmak yasak, saygısızlık yapmak yasak…

Alkolün, sigaranın, çocuk aldırmanın, saygısızlık yapmanın iyi bir şey olduğunu savunmuyorum kesinlikle. Sadece bunu engellemeye çalışmanın yanlışlığını anlatmaya çalışıyorum. Alkolü, sigarayı vs. yasaklayarak engelleyemezsin, ya da insanların kullanmasını azaltamazsın. Sadece yeni suçlar/suçlular yaratırsın. Zaten bu kadar yasak olmasa, bu kadar suç da olmazdı. Zihniyet değişmediği sürece yasaklanan şeylerin uygulanmasında değişen bir şey olmaz, sadece yeni yasaklarla birlikte yeni suç ve suçlular türemiş olur.

Eğer insanların bu gibi alışkanlıkları bırakmalarını istiyorsan, çocukluğunda bu eğitimleri ver, onlar da çocuklarını bu şekilde eğitsin. Birkaç nesil sonra alkolü bilinçli tüketen, sigarayı çok daha az tüketen, korunmadan ilişki yaşamayan, inanmasa bile diğer insanların kutsallarıyla dalga geçmeyen ya da rencide etmeden eleştirmesini bilen nesiller yetiştir. Yasaklayarak böyle bir şey sağlayamazsın.

Uyarı tabelalarından başla örneğin. "Sigara içmek yasaktır!" yerine "sigara içmeyen insanları da düşünerek lütfen bu alanda sigara içmeyiniz" yaz oraya. "Durak harici durmak kesinlikle yasaktır!" yerine "malesef duraklar haricinde yolcu indirme ve alımı yapılamamaktadır, anlayışınız için teşekkür ederiz" yaz. Yaz ki insanlar yasak olduğu için değil, nezaketten dolayı bir şeyleri yapmamayı huy edinsin. Yasağı değil, nezaketi öğret. İnanın şu kadarcık şeyle bile çok büyük farklar yaratılabilir.

dahası...


Seslendirdigim bloglarimi bu set icerisinde sizlere sunacagim. "Yok ben ekrana uzun sure bakamiyorum, vay efendim yakin gozlugum yanimda degil" mazeretlerine son verecek bir hizmet yufkayureklikelgobekli'den geliyor. Gormesinde engeli olanlar icin de artik http://yufkayureklikelgobekli.blogspot.com adresindeki yayinlari takip etmek mumkun olacak. Kayitlar cok kaliteli olmasa da, seslendirmeye elverisli bir sesim olmasa da idare edeceksiniz artik, sevgilerimle.

Mobil bir cihazdan bu yaziyi yazdigim icin Turkce karakterler kullanamadim.
dahası...




Üniversiteyi (tekrardan) kazandığımdan beri FEM Dershanelerinin telefon tacizleri bitmek bilmiyor. Numaramı nereden ele geçirdiklerini hiç anlamadım. Bunu aslında üniversite yönetimine ya da ÖSYM'ye sormak lazım çünkü hiçbir dershaneyle ilişkim yok.

Son konuşmamız da bu şekildeydi.

- Merhaba FEM Dershanelerinden arıyoruz. Öncelikle hayırlı olsun kardeşim.
+ Teşekkür ederim.
- Evlerimiz ve yurtlarımızla ilgili bilgilendirmek istiyorduk seni.
+ Buyrun, nedir şartlar?
- Evlerimiz 300 lira, 9 ay kira ödüyorsunuz.
+ Peki giriş çıkış saatleri var mıdır?
- Ya sıkmıyoruz o kadar, arkadaşlarınla maç izlemeye gidersin, ders çalışmaya falan, sorun olmaz ama her gece her gece de olmaz.
+ Peki yaşam tarzına müdehale var mıdır?
- Ya sigara içen arkadaşları evlerden ziyade yurtlara yönlendiriyoruz.
+ Peki misafirimiz gelebiliyor mu evlere?
- Gelebilir tabii ki.
+ Ben gayim de, benim erkek arkadaşlarım gelip gidecek mesela...
-  ...
+ ...
- Oo... M...mümkün değil...
+ Peki o zaman, iyi günler.
- ...

10 oldu herhalde aradıkları, okulu kazandığımdan beri ve her seferinde "yok ben ayarladım ev işini" dememe rağmen ısrarla arıyorlardı, ben de çözümü böyle uygun gördüm, sanırım aramazlar artık. Gay arkadaşları yermek gibi bir maksadım hiçbir zaman olmaz, bunda da olmadı. Sadece cemaat evlerinin homofobik olacaklarını düşünerek böyle bir yönteme başvurdum.
dahası...


Bir annemin elini bırakarak yürümeye başladığımda bu kadar keyiflenmiş, gururlanmıştım, bir de senin elini ilk tuttuğumda.Duygu aynı duygu fakat sence de ilginç değil mi? Onun elini bıraktığım, senin ise elini tuttuğum için mutluydum .Birbirine tamamiyle zıt kavramların birbirine bu kadar yakın hisler uyandırmasına şaşıyorum. Çocukluğumda anneme olan bağlılığımdan kaçıyordum, elini bırakıp geçiyordum caddeyi, şimdi ise senin elini hiç bırakmıyorum. İkisi de bana kendimi iyi hissettirmişti, çok iyi hatırlıyorum, göğsüm kabarmıştı.

Annemle o kadar çok benzer yanınız var ki hayatıma etki eden. Elimi tutan ikinci kadınsın mesela. Bu kadar çok sevdiğim ikinci kadınsın, beni bu kadar seven...

İnsanlar acaba bu yüzden mi annelerine benzeyen kadınları seçiyor? Freud'un tezine göre ilk aşkı olan kadından, annesinden ayrılıp, unutamadığı ilk aşkını mı arıyor acaba tüm oğlanlar? Annesinin yerine mi koymaya çalışıyor acaba? O boşluğu mu dolduruyor? Yalnız bu olaylar tamamen tersten işliyor.

Vajinasına dokunduğum ikinci kadınsın mesela. Tekinden çıktığımda, diğerine ise girdiğimde heyecanlanmıştım. Çıktığımda çok küçüktüm, o yüzden ağlamış olabilirim. Girdiğimde ise tuttum kendimi, ağlamadım. Her ikisinde de yepyeni ve büyük bir dünyaya adım atmıştım, yani öyle hissediyordum.

Görüyorsun ya sevgilim, annemde yıktığım, sende inşa ettiğim şeyler için aynı duyguları paylaşıyorum. Onun boşluğunu seninle dolduruyorum, yahut onun doluluğunu seninle boşaltıyorum, emin değilim. Her halükârda, zıtlıklarınızın bu denli benzemesi beni oldukça şaşırtıyor.
dahası...


- Hiç hata yapmamak inasnı kusursuz mu yapar yoksa hata yapmamak eksiklik midir?
- Aksi ıspatlanmadığı sürece, birinin sizi sevdiğini mi yoksa sevmediğini mi varsaymalı?
- Birini anlamak için empati yapmak yeterli midir yoksa aynı duruma mı düşmek gerekir?
- Herkese güvenmek mi, hiç kimseye güvenmemek mi seni ileri taşır?
- Bu kadar çok yasak olduğu için mi bu kadar suç var yoksa bu kadar çok suç olduğu için mi bu kadar yasak var?
- Yasaklamak ya da cezalandırmak suçları engeller mi? Hayır ise neden yasak ve ceza var?
- Korkmadan hareket edenler mi yoksa korkmasına rağmen hareket edenler mi daha cesurdur?
dahası...


- alıntı -
Görkemli bir sirkti, ömründe ilk kez böyle bir yere geliyordu. Her ne kadar hayvanların doğasına uymayan hareketler yapmaya zorlanmasına karşı olsa, onların acı çektiğini bilse de bunu gözüyle görmek istiyordu. İçeri adım attığındaki şaşkınlığı yüzünden okunabiliyordu. Atlar, palyaçolar, cambazlar, hokkabazlar... Hayvanların şovlarını içi acıyarak izliyordu, yüzündeki tiksinti ve acıma ifadesi bundandı.

Sahneye ip cambazı çıktığında yüzündeki hayret, tiksinti, acıma, tüm hisler kayboldu ve sadece korku vardı. Kalp atışları duyulabilirdi, biraz dikkatli dinlenilseydi.

"Hiçbir kuvvet beni oraya çıkaramazdı" dedi yanında kayıtsızca izleyen arkadaşına dönerek.
"Düşmeyeceğinden emin olduğu için orada ya da düşse de başına bir şey gelmeyeceğinden. Sen de emin olsan sen de çıkardın" dedi, gözlerini cambazdan ayırmadan.
"Bilmem, belki."
"Yolda yürümek de çok korkunç bir şey mesela ama sen korkmuyorsun, bu yüzden yürümeye devam ediyorsun."
"Neden korkunç olsun ki yürümek?"
"Osteogenesis imperfekta hastası olduğunu düşün."
"O nedir?"
"Cam kemik hastalığı. Korkmadan yürüyebilir miydin yine? Ufacık bir tökezlemende tüm kemiklerinin kırılacağını düşünerek yürümekten korkardın."
"Haklısın, hiç böyle düşünmemiştim. Ama peki aşk?"
"Nesi varmış aşkın?"
"Ben başıma bir şey gelmez diye düşünerek aşık olmuştum."
"Emin misin?"
"Aslında..."
"Aşk da insanın kumar tutkusu olsa gerek. Altılıyı tutturan çok az kişi var" diye sözünü kesti.
dahası...




*Daha fazla sessiz kalamadım. 

Her şeyde Atatürk'ü öne süren Kemalistler bana hiçbir şekilde samimi gelmiyor. Bal yapmayan arılar gibi anca Atatürk şöyleydi, Atatürk böyleydi diye ahkam kesmeye başlıyorlar. Kimsenin Atatürk'ü anladığı yok. Eğer anlasalardı kendileri birer Atatürk olma yolunda çalışırlardı. 

Toplum olarak hep böyleyiz zaten. Hep bir kurtarıcı, hep bir ilahi güç, hep bir tarihten büyük kahramanlar bekleriz kurtulmamız için. Eğer Atatürk'ü azıcık anlasaydınız, O'nun inkılapçılık ilkesini de iyi anlamanız gerekirdi. Sen kendini hiçbir zaman yenilemez, hala 1923 cumhuriyetinde yaşamaya çalışır, son güncellemeni 1938'de yapmış olursan bugün sadece ah vah eder, Atatürk'ü sadece çocukluğunda tarlada karga kovalayan, 2. ismini hocasının verdiğini ve Çanakkale savaşında başkomutanlık yaparak düşmanı denize döktüğü haliyle bilirsen, TV'de izlediğin medya maymunlarından çok daha az vakıf olursun Ata'ya.

Atatürk'ü anlamaya çalışın artık! Hayatını, nutuğunu hatmetmekle olmaz o iş, nasıl düşünüyormuş, ne planlıyormuş, devlet, ekonomi ve sosyal politikaları nelermiş vs onları anlamaya çalışın.

Ayrıca artık Atatürk'ten medet ummayın. O sırasını savdı. O kadar çok seviyorsanız ayağa kalkın, kendinizi eğitin ve gerçekten saygı duyuyorsanız O'nu ilahi bir simge yapmaktan vazgeçin, anlayın ve sıranızı devralın. Anıtkabir'den kalkıp size tekrar yol göstermesini beklemeyin.
dahası...


Bloggerlar Çalıyor projemizden bahsetmemize gerek yok artık sanırım. Bir avuç müziğe gönül vermiş blog yazarı olarak hepimiz kendi imkanımızla enstrümanımızı/sesimizi kaydedip, biraraya getirip şarkı yapıyoruz nicedir. Nicedir yapıyoruz ancak henüz ikinci şarkıyı tamamlayabildik. Birbirini şahsen hiç tanımayan bizlerin, bu kadarını yapabilmesi bile çok büyük başarıdır.

Ekibi bu kadar övdüğümüz yeter, sırada yapılan işlere gelelim. Sol tarafta ilk şarkımızı görebilirsin net bir şekilde. Bu arada maşallah dediğimiz de bir hafta yaşıyor. İlk şarkı Her Şey Sermaye İçin Sevgilim idi Kesmeşeker'den ve şarkı tamamlanmadan hemen önce Gezi olayları patlak verdi, her şey sermaye içindi. Yeni şarkı olarak Leyla the Band - Yokluğunda'ya başladık, tam bitime yakın dizi yayından kaldırıldı. Bir sonraki şarkıyı Nihat Doğan'dan falan mı seçsek? Ya da Melih Başgan'ın sözlerini derleyip şarkı mı yapsak? Belki başlarına bir şey gelir.

Şarkı şu anda tamamlanmış durumda ancak sırf size gerilim olsun diye yayınlamıyoruz. Çünkü çok güzel bir şekilde sunmak istiyoruz ve bu sunum için hazırlıklarımızın tamamlanmasını bekliyoruz. Akabinde yeni şarkıya girişeceğimizi ümit ediyorum, hala yapmak istiyorsa herkes. Bu yeni şarkı için aramızda şimdiden tartışmaya başlamak münasiptir kanımca. Elinde bestesi olan var ise bir adım öne çıksın ve o bestesini inanılmaz bir hale getirelim hepberaber, bu da benim fikrim.

Ayrıca Bloggerlar Çalıyor'da yer almak için hala geç kalmadınız, hala hepinizi bekliyoruz yeni şarkı için. Niteliğiniz ile birlikte yorum bırakırsanız ya da iletişim bölümünden mail atarsanız birbirimizden haberdar oluruz.

Şarkılar susmasın, ne kadar çok ses, o kadar kuvvet demek. Siz de katılın.
dahası...


Bugün çıkayım da biraz kişisel bakım ürünleri alayım her bakımlı bay gibi diyerek çarşı pazar dolaştım, yaptığım alışverişi de sizinle paylaşayım dedim. Daha önce de günün kombinini yazdığım yazı ile modaya giriş yapmıştım, bu sefer de kozmetik blogu olayım istedim.



        


Öncelikle tıraş malzemelerinden başlayayım. Retro ve vinteyç ruhunu yansıttığı için hala yukarıdaki üçlüyü tercih ediyorum. Üçünün toplamı 6 lira civarında, 1 liraya da jilet alınca 80'ler/90'lar ruhunu tekrar hissedeceksiniz. O kadar nostaljik ki kıyamıyorum kullanmaya, bir köşede duruyorlar, sakallarım ise aldı       yürüdü. Şu anda sol üstteki logodaki haldeyim. Her retro erkeğin vinteyçliğine vinteyçlik katması için bu         üçlüyü mutlaka evinde bulundurması gerekir.




Tarak olarak bu iki model mevcut. Hangisini alacağıma karar veremedim. Teki saçları fönlemek için de kullanılırken, diğeri ise sadece cepte taşınabilme kolaylığına sahip. Birini evde, diğerini yanımda bulundururum diye düşünüp ikisini de aldım. Toplamda ödediğim para 2,5 lira. Çok kullanışlı görünen bu iki tarak da pek işime yaramayacak, takma adımın hakkını verecek kadar saçım var zira. Dolayısıyla daha önce aldığım bir çok kozmetik ve kişisel bakım şeylerim (!) gibi bu da sadece komidinimde yer kaplasın diye aldığım ıvır zıvırlardan. Ama indirimdeydi, çok ucuzduuuu.          

Hah, bu parçayı atlarsam çok büyük haksızlık etmiş olurum. Her ne kadar bir çok insan bunun yazma işlevini icra etseler de yine bir çoğumuzun bildiği gibi tırnak bakımı için aldım bu kalemi de. Manikür için bence biçilmiş kaftan! Elimdeki model fason bir marka, ne olduğunu bile okuyamadım, 1 lira bir şeydi ama bu iş için bilinen en iyi marka Rotring'tir. Eğer markaya zaafınız varsa onu öneririm. Kesinlikle daha kaliteli oluyorlar, ben sadece bu mağazada Rotring bulamadığım için bunu almak zorunda kaldım. Ayrıca bu ürünü alacak arkadaşlara bir uyarıda bulunayım, bu gerçekten önemli çünkü, Faber Castel almayın! Çünkü onların uçları içine kaçıyor ve tırnak içinde çıtçıtlı (versatil) kalem ucu kalma olasılığı da artıyor. Temizleyeyim derken daha fazla kirletmeniz olası. 






- alıntı -
 İşte favorilerimden, hacı yağı! En sevdiğim kokulardandır. Ayrıca kokusu uzun süre üzerinizde kalıyor, hatta bazen yıkansanız bile geçmiyor! Bu kadar uygun fiyata, bu kadar uzun süre etkisi olan başka bir koku var mıdır? Güzel kokusunun yanında sizi belli zümrelerde öne bile çıkarır ;) Eşsiz ve ilahi kokusu sayesinde sizi diğer müminlerden bir adım öteye taşır, cemaat içinde yıldızınız parlar, cemieyette bir tık önde olursunuz. Fiyatı ise 2 lira civarında.










- alıntı -
Bu görsel ise bu alışverişteki son ürünüm olan misvak. Bilhassa seyehatlerde çok kullanışlı bir temizlik sağlayan misavağı, gündelik hayatta da kullanırım ve benim bir önceki kullandığım tel tel ayrıldığı için yenisini alma vaktim gelmişti. Bunun da fiyatları 1 ile 2,5 lira arasında değişiyor. Önceden dal dal satın aldığım bu misvaklar artık vakumlu paketlere girmişler ve çok daha hijyenik olmuşlar, kimsenin elinin değmediği misvakları seçmek isterseniz mağazanızdan ısrarla isteyiniz. 












dahası...


Oğlan olmanın masumiyetini tad(a)mamış bir çok erkek var ortalıkta. Toplum adı verilen suni pislik çukurunda bir lanet gibidir oğlan olmak. Eril bireyler bir an önce erkek olmalıdır bu düzende, bu utançtan bir an önce kurtulmalıdır.

Bir oğlan neden kol saatine heves eder? Ne işi olur ki zamana hükmetmekle?Ne işi olur ki saatin gecenin üçü olmasıyla? O saate kadar uyu(ya)mayan erkeklerin işine yarar o saat sadece. Saatin beş buçuk olması, sadece mesainin bitmesini bekleyen erkekler için anlamlıdır. Oğlan akşam ezanında evdedir, bitti.

Oğlanları sünnet olmaya ikna ederken "erkek" olmanın önkoşulu olduğu söylenir sünnet olmanın. Böylelikler erkek olmanınönemi büyüklerce de böyle bir duygusal baskı ile yinelenir.

Neden acele eder ki bir oğlan erkek olmaya? Ne cazibesi vardır, önünde uzanan upuzun oğlanlık masumiyeti varken? Cevabı zaten cazibe değil, toplum.

Aynı pislik çukuru dişil bireylere ise tam aksi şekilde davranır. Toplumun oğlanlığa yaklaşımı, kadınlığa yaklaşımıyla aynıdır. Bir kız, babasının/abisinin egemenliğinden çıkıp kocasının egemenliğine girene kadar kız olarak kalmalıdır.

Oğlanın erkek olma çabasından dolayı heves ettiği kol saati yerine kız da kadınlığa heves ile makyaja heves eder. Oğlanın saat istemesi masum bir istek olarak karşılanır ve kol saati isteği desteklenirken kızınki kınanır, yaşına uygun olmadığı söylenir. Makyaj ne kadar yaşa uygun değilse, kol saati de o kadar değildir. Çünkü oğlanın erkekliğe evrilmesini mutlu gözlerle izleyen aile bireyleri, kızların kadınlığa evrilme sürecini kaygıyla izlerler.

Kızın adın olmasının aile bireylerinde yarattığı kaygı ise kızın yuvadan ve başka erkeği egemenliğine girmesi. Yani görünen sebep budur. Aslında bu hafif olan sebep. Bunun için kaygılanıyor gibi görünseler de bunu içten içe, can-ı gönülden isterler. Onların asıl kaygılandıkları; başka bir erkeğin egemenliğine girmeden kadın olması. Bayrağı devredecekleri erkeğe mahcup olmak ya da bayrağı devredememek. Çünkü onların gözünde kızlarını, devlet yasalarıyla tasdik edilmiş başka bir erkeğe törenle devretmek asli görevleridir. Oğlanı ise bu törenden önce erkek yapmak.

İşte bekar bir kadına bu pislik çukurunun kadın diyememesi bundandır. Bayan kelimesinin yaygınlaşması bundandır. Bir kızın kadın olabilmesi için herkese törenle ilan edilmelidir. Yasal ve dini kurallar dahilinde kadın olmalıdır bir kız.  Aksi durumda ayıplanır, kınanır, hatta bazı çevrelerde ölüme varan cezalar ile cezalandırılırken oğlanın erkek olması için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

Hangi yaş ve aşamaların ardından kızların kadınlığa, oğlanların erkekliğe geçmesinin doğru olduğunu tayin edemem, ancak her yaşın kendince güzelliği vardır. Hepsini ayrı ayrı yaşamalı ve sıfatlara takılınmamalı. Ne oğlanların erkek olmak için, ne kızların kadın olmak için belli kuralları yerine getirmesi zorunludur. Bir yanlış var ise ikisi için de vardır, doğru da aynı şekilde.

Cinsel organ farklılığı kimseye ayrıcalık tanımaz.
dahası...


Skorlar ne kadar da önemli insan hayatında. Hep golcü futbolcular popülerdir. Skorer basketbolcular, smaçör voleybolcular... Mutlaka tanınmış kaleciler, liberolar da vardır ancak skor yapanlar kadar yükselmemişlerdir.

İnsanlık olarak hiçbir zaman sürece bakmayız. Sözde önemseriz ancak sadece dildedir.

Eğitim hayatımız boyunca edindiklerimiz çok da önem teşkil etmez, diplomamız yoksa. Bir dersten öğrendiklerimizin de değeri yoktur, eğer sınavdan geçer not alamadıysak. Aşık olduğumuz insanları sormazlar misal, kaç kişiyle yattığımızı sorarlar. Yahut birini ne kadar sevdiğini değil de birlikte olup olmadığını merak ederler.

Yani her ne kadar dilde, gidilen yolun (da) önemli olduğunu söylesek de herkes vardığın durağa, noktaya bakar.

İstediğiniz kadar sevin, istediğiniz kadar öğrenin, istediğiniz kadar güzel şeyler yapın, skora yansımamışsa değersizdir. İstediğiniz kadar işler başarın, kazandığınız parayı sorarlar.

İstediğiniz kadar iyi/güzel yaşayın, nasıl öldüğünüzü sorarlar.
dahası...


“Ne oldu anlat bakalım.”
“Anlatacak bir şey yok. Yoğun bakımda yatıyor hala dedem” dedim göz temasından kaçınarak.
“Elden bir şey gelmiyor değil mi?” dedi masanın üzerinde duran elimin üzerine elini koyarak.
“Gelmiyor. Ölüm tek çıkış yolu.”
“Allah çektirmesin o zaman daha fazla” dedi anlayışlı görünmeye çalışarak. Belki de gerçekten anlıyordu ama ruh halim hiçbir şeye iyi yönünden bakmama el vermiyordu. “Bundan dolayı mı kötüsün?”
“Hayır. Onun için yapılabilecek her şeyi yaptık. Kendim de kişisel olarak yapabileceğim her şeyi yaptım, içim rahat.”
“Neden böylesin peki?”
“Daha adam canıyla uğraşıyorken miras derdine, tarlaların tapularıyla ilgilenen akrabaları mı yoksa yaralı parmağa işemeyen, yıllarca tüm süreci seyirci gibi izleyen ama şu son raddede her şeyi kendisi yapıyormuş gibi göstermeye çalışan akrabaları mı anlatayım?”
“Maalesef sanırım tüm akrabalık ilişkileri böyle.”
“Sözde en yakınların değil midir yakın akrabalar?” diye sordum, cevabı bilmeme rağmen. “Mutlu akraba ilişkileri de vardır ancak benim kendi akrabalarımdan gördüğüm sürekli bir laf sokma, sürekli bir iğneleme, kuyu kazma, mutsuzluğuna sevinme, sevincine kıskançlık yapma… Hiç olumlu bir yanlarını görmedim. Mutlu olursun, bir şey başarırsın, paylaştığında burun kıvırır, sürekli üste çıkmaya, o başarını gölgelemeye çalışırlar. Kötü gününde zaten ortalıktan kaybolurlar. Kötüyü bırak, iyi gününü bile paylaşamadığın riyakar, dedikoducu, haset insanlar topluluğu nasıl oluyor da benimle uzaktan yakından bir bağı olmamasına rağmen sırf uzaktan ya da yakından bir kan bağı var diye benimle ilişkisi olmak zorunda oluyor?”
“Sen baya dolmuşsun” dedi şefkatle.
“Çok. Bir avuç, kedilerimin tırnağı bile etmeyecek değerde insan topluluğuna kan bağım var diye neden hürmet etmeliyim, saygı göstermeliyim, iyi davranmalıyım? Fiziki olarak ne zaman oldular ki hayatımda? Bayramdan bayrama samimiyetsiz bir gülüşle, art niyetli bir şekilde hayatına dair gereksiz bilgileri sormaları dışında ne gibi bir bağım var? Düştüğümde kaldırmayan, sevincime ortak olmayan, yaralı parmağa işemeyen insan topluluğu mudur akraba?”
“Deden gibi nasılsa hepsi bir gün ölecek, bir de böyle düşün. Hepsi geçici.”
“Bana ölümü hatırlatma, o hep aklımda. Bana yaşamayı hatırlat, uzun zaman olmuş yaşamayalı, unutmuşum.”
“Hah çaylarımız da geldi, hadi soğutmadan içelim, yak şu sigarayı da, biraz kendine gel. Kaç şeker?”
“Şeker atmıyorum, unutmuş olamazsın.”
“Afedersin, dalgınlık. Şeker de kullanmıyorsun, vegansın. Ne olacak senin bu sonun?”
“Nesi varmış?”
“Bari süt ürünleri tüket, B12’yi nereden karşılıyorsun?”
“Karşılamıyorum.”
“Nasıl?”
“Baya karşılamıyorum. Reddediyorum.”
“Ama böyle devam edersen kalıcı hasarlar olabilir vücudunda. Hafızan da zayıflar, unutkanlıkların başlar.”
“Ben de onu bekliyorum. Tamamen hafızamı kaybedeyim. Hatırlanmaya dair pek bir şey yok geride zaten.”
“Ama…”
“Siktiret, çek çıkar beni şu insan müsvettelerinin içinden, yalvarırım!”

dahası...


Bilmeyenleriniz olabilir, ana karakterleri Dut ve Emre adında iki aşık olan bir roman taslağım var, hala yazdığım. Aşağıda okuyacağınız kısım bu roman taslağından bir kısım ve cinsellik içerir. O yüzden devletin yasal yaş sınırlaması ne ise ona uyarak okuyunuz. Ya da okuyun, siktiredin devletin yasal sınırlamasını, sanki bilmediğiniz şeyler.

*Bu arada düzenlemeler olmamış hali şu anda 47.000 kelime civarında. Ortalama bir kitap kıvamına geldi, tamamlandığında görüştüğüm bazı yayınevleri var, sayfalarını çevirerek okuyacağınız bir hale de gelecek diye ümit ediyorum. Sevgilerimle.

(...)

Çadırın kilidini açıp içeri girdiğimizde, önce çantalarımızı sağa sola iteledik ki ortada bize yatacak yer olsun. Matlarımızı altımıza yerleştirdik. Uyku tulumlarını boydan boya açıp tekini altımıza serdik, diğeri ise kenarda, üzerimize örtmek için hazır bekliyordu. İki kişi için oldukça genişti çadır, tavan ise dizlerimizin üzerinde durduğumuzda hala bir miktar boşluk bırakıyordu. Yanyana sırtüstü uzanıp bulunduğumuz anı, tatilde olduğumuzu idrak etmeye çalıştık. Dut ile birlikte tatile çıkmıştım, çadırda kalıyordum, tepemde ağaç dalları, onun da üstünde yıldızlar. Altımda toprak, karşımda deniz ve mis gibi hava. Yaşadığımı hissediyordum. Kolumu yastık yaparak Dut’a doğru döndüm, o da bana döndü aynı vaziyette, konuşmadık. Gözlerini kapayarak dudaklarıyla bana doğru hamle yaptı. Ay dolunaydan bir önceki gündü, yapay aydınlatmalar olmadan da aydınlanabiliyorduk. Dut’un hamlesini gördüm ve artırdım, elimi beline dolamıştım bile. Artık dudaklarımız ve dilimizle birlikte ellerimiz de birbirimizin vücudunda geziniyordu. Hiç acele etmedik, yavaş yavaş öpüşmemize devam ettik.

Üzerimizdeki kıyafetleri bir bir sıyırarak nefessiz kalıncaya kadar öpüştük. Nefes
nefese dudaklarını dudaklarımdan çekerek kasık ve karnımın arasında bir bölgeye oturdu Dut, nefesini dengeledikten sonra fısıldayarak konuşmaya başladı; “Beni seviyor musun?”
“Sana bayılıyorum!”
“Neyime?”
“Saçlarına” diyerek parmaklarımı saçlarında dolaştırdım. “Kaşlarına, gözlerine, burnuna, çenene, yanaklarına, gamzene…” parmaklarım yüzünün her yerinde dolaşıyordu. Gözlerini kapatıp bu ayine ortak oldu. Kendime doğru çekip bir öpücük daha aldıktan sonra “dudaklarına” dedim, gülümsedi. “Gülüşüne.”

Ellerim, yüzünden aşağıya doğru kayıyordu, “boynuna, omuzlarına” diye ellerimi gezdirirken huylandı, başını gülümseyerek yana doğru, elimin üstüne yatırdı, “göğüslerine ve uçlarına…” Kavradığım göğüslerinin uçlarını baş ve işaret parmağımla nazikçe sıktım. İçini çekip titrediğini hissettim. Gözlerini kapayıp dudaklarını diliyle ıslattı. Ellerimi iki yandan beline doğru kaydırırken derin bir nefesle göğsünün şiştiği görünebiliyordu, dudaklarını ısırarak lafımın devamını bekledi. “Beline...” Ellerimi, iki yanımda, dizleri kırılmış vaziyette duran bacaklarında, önce yukarıdan topuklarına kadar, oradan da kalçalarına kadar gezdirdim, “bacaklarına...” Tüylerinin diken diken olduğunu hissedebiliyordum ellerimin altında. Kalçalarını sıkarak kendime doğru çektim, dengesini kaybedip göğsü göğsüme yaslandı, on santimetre mesafeden gözlerimin içine bakıyordu, “kalçalarına” dedim, biraz daha sıkarak. Gözlerini zevkle kıstı ve dudakları aralandı, başını, omuz ve başımın arasına koyarak kulak mememi dudaklarının arasına alarak derin bir nefes verdi “onları ben de seviyorum” dedi gülerek. “O kadar şeyi ne ara sevdin?” dedi şaşırmış bir ses tonuyla, cevabımı beklemeden de dudaklarını benimkiyle kenetledi. Dillerimiz, o dar alanda dans ederken üzerimizdeki son çaputlardan da kurtulduk, yalın bir halde aşkın doruklarına doğru yola çıktık, telaşsız bir acelelikle.

Ne kadar süre birlikte olduk hatırlamıyorum, ikimiz de bitkin düştüğümüzde Dut göğsümde yatıyordu, ben de saçlarıyla oynuyordum. Kalp rtimlerimiz biraz dengelenince çadırın kapısını biraz araladım, dışarıda kimse görünmüyordu. Bir tane sigara çıkardım, sırayla birer nefes alarak tükettik, araladığım boşluktan da külleri silkiyordum. İzmarite vardığımızda da çadırın hemen önüne, söndüğünden emin olana kadar bastım izmariti, ardından da ertesi gün çöpe atmak şartıyla olduğu yere bıraktım. Kapıyı, duman komple dışarı çıkana kadar, içerisi görünmeyecek şekilde aralık bıraktım, sonrasında ise tamamen kapayıp ilk doğduğu vaziyette beni hayran hayran izleyen Dut’un yanına çıplaklığımı giyinmiş bir şekilde uzandım. Giyinmemeyi kararlaştırdık, o şekilde uyku tulumunu üzerimize alarak sarılıp uykunun kollarına bıraktık kendimizi.

(...)
dahası...


Daha önce Giyim Kuşamın Gereksizliği Üzerine bir yazı yazmıştım. Şimdi biraz daha dallandırıp budaklandırayım bu fikrimi, sadece kıyafet odağından çekip biraz daha geniş bir açıyla bakmayı deneyeyim.

Kıyafetlerimiz fazla, evet. Yani ihtiyacımızdan çok daha fazla kıyafetimiz olduğu aşikâr. Ayakkabılarımız da aynı şekilde. Hatta ev eşyalarımız, mobilyalarımız, elektronik aletlerimiz vs. Mutlaka ihtiyaçlarımızı alacağız, yaşamak için, sosyal hayattan kopmamak için, konfor için, üşümemek için...

Benim anlamadığım noktalar ise telefonu sadece konuşma ve mesaj için kullanan insanların bin küsur liraya telefon almalarının maksadı ne olabilir? Ya da sadece Feysbuğa giren bir insanın Ayfon 5S'in çıkmasını dört gözle beklemesinin amacı ne? Fotoğrafa bile resim diyen insanları, ön kamerası 5MP olan bir telefon ne kadar cezbedebilir? Ya da ingilizce konuşmayan birinin (yermek için söylemiyorum) telefonunda SIRI olması ne kadar kullanışlı ve gereklidir? Hadi aldın diyelim, her sene değiştirmenin, model yükseltmenin ne gerekliliği var?

Oturduğun koltuk hala rahat ve yayları çıkmamış, perdelerin hala seni güneşten koruyor, altındaki halı hala yumuşak ve kullanılır vaziyette, mobilyaların hala işini görüyor ama yine de "moda"sı geçtiği için yenileniyor. Birkaç yılda bir önce perde, ardından onun rengine uygun mobilya ve halılar yenilenir. Peki bunun gerekliliği nedir? İşini görecek bir koltuk, ihtiyaç kadar mobilya, ayağını sıcak tutacak bir halın olsa kâfi değil midir?

Örnekler çoğaltılabilir, hem de fazlasıyla. Şimdi, o gözünüzden sakındığınız yaklaşık iki bin lira olan telefonunuzun ekranı çizilse içiniz gider değil mi? O yüzden kılıflar, cam koruyucu bantlar yapıştırırız, elimizden düşürmemek için insan üstü çaba sarfederiz ve ehemmiyetli bir yerde değilse aklımız onda kalır. Yani aklımızı meşgul eder.

Yine aynı şekilde yeni aldığınız bir mobilyayı kediniz tırnaklarıyla didik didik etse içiniz yanar, kediyi azarlar ya da kovarsınız o bölgeden. Eltinizin, kaynınızın çocuğu kola dökse yeni halınıza "çocuktur ya, önemli değil" derken gözleriniz dolar. O eşyaları muhafaza etmek, yeni kalmalarını sağlamak için sürekli diken üstünde durursunuz.

Ejderhaların, efsanelerde hiçbir işine yaramayan hazinesini korumak için yaşamaya döner yaşantınız. Artık o mobilya, o pahalı telefon, o eşya, o "şey" sizin hizmetinizde değildir, siz o kıyafetin, aletin, mobilyanın "şey"in hizmetindesinizdir. Fayt Kılap kitabında Chuck Palahniuk abimizin de dediği gibi "sahip oldukların sana sahip olur", farkına bile varmazsın. Bir bakmışsın elbisen kirlenmesin diye çimlere oturamıyorsun, mobilyana bir zeval gelir, ev kirlenir diye kedi beslemiyorsun, bir şey dökerler diye çocuklu aile çağırmıyorsun, çizilir diye telefonunu sarıp sarmalıyor, her eline aldığında tedirgin oluyorsun. Ejderha örneğindeki gibi hazineni korumak için yaşıyorsun artık.

Hatta bankada para biriktirmek de aynı şekilde. Birazcık azalır, aman sıfırlar gider diye ne tatile çıkıyorsun ne de özendiğin bir şeyi alıyorsun. Artık o para sana hizmet etmiyor, sen onu korumak için resmen yakın koruma görevliliği yapıyorsun.

Siz hiç eski bir telefonunuz yere düşünce "hiiih!" diye bir nida attınız mı? Ya da eski, kumaşı yer yer sigaradan dolayı yanmış koltuğunuzu kedi tırnakladığında aldırış ettiniz mi? Maddi değeri olmayan, sadece ayaklarınızı sıcak tutması için serdiğiniz halınıza şarap döküldüğünde içiniz yandı mı? Yanmadı değil mi? Peki o "şey"ler ile şu anda kullandığınız pahada ağır "şey"ler arasında kullanım açısından ne fark var?

Demek istediğim, tırnak içinde de belirttiğim gibi onların hepsi "şey"! Bırakın kırılsınlar, birakın dökülsünler, birakın çizilsinler. İnsani ilişkilerinizi kırmasından çok daha iyidir. Bırakın "şey"ler "şey" olarak kalsın. "Şey"leri korumak adına hayatı ıskalamayın. Eşyalarınız size hizmet etsin, gerçek manada!

Ayrıca bir şey daha, Einstein abimizin dolabında aynı takımdan bir sürü varmış, çeşit çeşit kıyafeti yokmuş yani. "Ne giyeceğimi seçmeye kafa yoramam, beynimi daha yararlı kullanırım" diyerek ihtiyacından fazlasına tamah etmemiş, hatta reddetmiş. Aynı şekilde, saçma sapan şeylere kafa yormamak, aklın bir köşesinde "şey"leri koruma güdüsüyle zihni doldurmamak için ihtiyacınız yoksa tüketmeyin!
dahası...


İslamiyet inancına göre bu dünya, çektiğimiz zorluklar, varlıklar, yokluklar, her şey birer sınav. Yaptıklarımız, bize yapılanlar...

Tekrar aynı düsturda yaklaştığımızda, bu sınavı geçmek için tek yapılması gereken kitabı düzgün okuyup anlamak ve kitabı insanlara taşıyan başöğretmenin sözlerini yerine getirmek.

Peki bu kadar imtihanlarla örülmüş bir dinin, insan iradesinin her şeyi belirlediği, kendi kaderine bile yön verdiği, yani imtihanın sonucunun tamamen kendi elinde olduğu bu sınavda tek sınandığımız nokta zorluklar mıdır? Seçim şansının sana verildiği ve inanarak, düşünerek, okuyarak doğruyu bulabileceğin dinin kendisi bile bir imtihan olamaz mı?

Yani İslamiyet'e inanan insanların rehber olarak kabul ettikleri kitap bile Yaratan tarafından "dur bakalım her dediğime balıklama atlayacaklar mı yoksa akıllarını kullanıp gerçek doğruya ulaşacaklar mı?" düşüncesiyle gönderilmiş olamaz mı?

Hiç düşündünüz mü?
dahası...


Necmettin. Yani dedem. yetmiş dokuz yaşında ya da seksen, tam bilmiyorum. Tanımıyorum ki. Babam da tanımamış elli beş sene boyunca.

Orman'da memurmuş, babam anlattı çok sonraları, aklım erince. Üvey baba elinde büyümüş. Sürekli dayak yemiş, yokluk çekmiş. Babaannemle evlendiklerinde bir merkebi ve taşıyabildiği kadar eşyaları varmış. O yoklukla yetiştirmeye çalışmış dört çocuğunu. En büyükleri babam. O sevgisiz, itile kakıla büyüyen adam aynı tutumu çocuklarına da yapmış, ders alıp aksini yapması gerekirken.

Çocuğu, gürültüyü, sesi sevmez dedem. Kendi çocuklarını da sevmezmiş, bilhassa babamı. Nedendir bilmem. İstediği gibi bir adam olamamış babam. Okumak istemiş, mani olmuş. Kaçak olarak kamyon kasasında sınavlara gitmiş. O zamanlar çok değerli olan endüstri meslek lisesi sınavlarına katılmış. Üçüncü olarak kazandığı sınavı oturdukları akşam yemeğinde büyük bir sevinçle açıklamasıyla suratının ortasına kaşığı yemesi bir olmuş.

On dördünde ayrılmış evden babam, okumak için. Seksenlere denk gelmiş bu okuma sevdası. Girişimciymiş de. Halkevlerine gidermiş o zamanlar. Kütüphaneden istediği bir kitabı vermediler diye Ülkü Ocakları'na gitmiş, orada bulmuş o kitabı. O saatten sonra da ideolojisi milliyetçilik olarak gelişmiş. Bir çok eyleme katılmış, on altı yaşında ocak başkanlığı yapmış, seminerler vermiş. Kendi başına hayatta kalmış, kendi parasını kendisi kazanmış. Yetmemiş, ailesine de para göndermiş arada bir. Yaranamamış.

Hakkını da yememek lazım, babamın kardeşlerini severmiş dedem. Hala sever. Sözlerini dinlediler diye mi bilmem. Babamı ne kadar yerer, aşağılarsa kardeşlerini de o denli severmiş. Bayramlarda bile, biz ne zaman yanına gitsek, tek kelime etmez, elinde kumanda STV izleyip ibret alır. Kendi hayatından, yaşadıklarından alamadığı ibret için Kalp Gözü'nden medet umar. Diğer torunlarıyla yaptığı sohbetleri gıpta ile izlerim. Anlatacak hiçbir şeyleri de olmamasına rağmen boş boş konuşurlar. Halbuki benimle konuşsa o kadar çok şey var ki anlatmak istediğim, sormak istediğim. Dokuz yıldır üniversitedeyim, hala ne okuduğumu bilmiyor. Geçen sene üniversiteyi kazanan kuzenimin okulunu dahi biliyor.

Halbuki dese ya bana; "neden yakıp yıkıyorlar yavrum memleketi" diye, sövse hatta. "O küpeler ne?" dese, bağırsa. Derslerimi sorsa, zihin açıklığı dilese Allah'tan. Neden sakal bıraktığımı merak etse. Herhangi bir şey ya, sohbet etse benimle. Varsın söylediklerimi anlamasın, varsın aklına yatmasın ama sorsun. İletişim kurmaya çalışsın. Ben de ona ağaç budamayı sorayım, kalem aşıyı sorayım, "bir zamanlar buralar dutluk muydu dede?" diye sorayım, anlatsın. Sormuyor. Anlatmıyor.

Üç - dört yıldır bir ayağı çukurda ihtiyarın. Huysuzlukları arttı. Kalp ameliyatı olduğundan beri resmen ölümü bekliyor. Çok büyük hevesle diktiği ceviz fidanlarına bile bakmaya gitmiyor. Çekyatın üstünde, elinde televizyon kumandası STV izliyor gece gündüz. Yaşamaya dair ufacık bir isteği yok. Aslına bakarsan çoktan ölmüş de vücudu yaşamaya direniyor. Yürümüyor bile kendini bırakmışlığından.

Yanına ziyarete giderken bunları düşündüm hep. Ne yapabilirdim ki kendini bu denli kapamış birine? Yine de kararlı bir şekilde gittim, çaldım kapısını, babaannem açtı kapıyı;

"Nasılsın babaanne?" deyip öptüm elini.
"Nasıl olalım oğlum, deden hasta işte" diyerek buyur etti içeriye.
"Nasılsın dede?" deyip onun da elini öptüm.
"İyiyim, iyiyim de babaannen çok konuşuyor, boşayacağım valla, gidip öte köyden karı alıp geleceğim" dedi dili dönmeyerek. Sağlığında konuşmazdı, şimdi de sağlığı el vermiyor konuşmasına.
"Başkası çekmez kahrını dede, sen sağlam yapış babaanneme" dedim gülümseyerek.
"Yok, şart olsun boşayacağım!"
"Ağrın sızın var mı?"
"Bacağımın şurası ağrıyor bir tek, ayaklarım da şişti" dedi bileğine yakın bir yeri işaret ederek. Kalp kapakçığı düzgün çalışmadığından sızıntı yapıyor, böbrekler düzgün çalışmıyor, bu da tüm vücuda etki yapıyor artık.
"İlaçlarını alınca geçer dede" dedim inanmayarak.

Karşımda beş yılda günden güne eriyen bir adam vardı. Nerede o bayramlarda kuzenlerle oyun oynayarak ses yaptığımız için azarlayan dedem, nerede şimdi konuşmaya bile takati olmayan adam. Kendisine kızmak için o kadar fazla sebebim varken, üzülüyordum adama. Sağlığında yanından ayrılmayan çocuk ve torunları yoktu şimdi yanında. "Geçmiş olsun" deyip ayrılıyorlar yanından. Bir şeyler yapmak istiyordum beni sevmeyen dedem için. Bu yaştan sonra zor ama belki birisinin onu gerçekten sevdiğini hissederse bir şeyler değişir diye. Sırf bu yüzden kitap getirdim yanımda. Bu zamana kadar okumuş mu bilinmez ama bari son zamanlarında bir kitapla tanışsın diye.

"Dede kitap okuyayım mı sana?"
"Ne kitabı?"
"Roman dede."
"N'olcakmış o?"
"Hiç işte dede, kafan dağılır."
"Sigaran var mı?"
"Ne sigarası dede, sigara içecek halin mi var?"
"Ya bırak doktorları da babaanneni de, yarına çıkacağım şüpheli, bu saatten sonra zaten düzelmem, bırak da sigaramı bari içeyim, bu karı içirmiyor bana!"
"Sigaram yok dede."
"Tütün sarıyordun sen, sar bir tane."
"Tamam dede" diyerek önce babaannemi kontrol ettim, namaz kılıyordu. Çıkardım tütünleri, iki tane sardım. Biri dedeme, biri bana. Zippomu çıkarıp yaktım ikimizinkini de.
"Amerikan çakmağı değil mi bu?"
"Evet dede."
"Güzel oluyordu bu çakmaklar, biz de muhtar çakmağı kullanırdık, o da benzinli, aynı böyle kokuyordu. Tütün nerenin?"
"Adıyaman herhalde."
"Ne kitabı okuyacakmışsın sen?"
"Roman işte dede, ben günlük, gün aşırı gelir devamını okurum hep böyle, olmaz mı?"
"Yok, sen ince bir kitap bul. Ya da en iyisi kısa öyküler olan bir kitap getir, onu oku."
"Neden dede?"
"Kitabın devamını merak edip ertesi günü beklemek istemiyorum. Beni hayata bağlama tekrardan."
"..." Çantamdan çıkarmak üzere olduğum Oğuz Atay - Tutunamayanlar'ı yerine bıraktım. Boğazım düğümlendi. Sigarayı kül tablasına bastık ikimiz de, sonra dedem tekrar uykuya daldı. Bu kadar sohbet bile fazla gelmişti adama, bana da...


dahası...


Selamlar efendim,

Bildiğiniz üzre yeni projeye giriştik ve hali hazırda olan Bloggerlar Çalıyor ekibiyle başladık bu işe tekrar. Onlar kimdi?

Ben - Perküsyon
BangBang - Akustik Gitar
SenbonZakura - Vokal
Mr. Patates - Davul
DebriyajBlog - Elektro Gitar
ZeyneptunJüpiterdim - Vokal/Bas Gitar

Bu kadroyla ilk şarkımızı başarıyla tamamladık. İlk kez beraber çaldığımız için ufak tefek acemiliklerimiz oldu ancak yeterince tatmin edici bir kayıttı. Ve kollarımızı tekrar sıvayarak yeni şarkıya başlayacağımızı ilan ettikten sonra bu oluşumun içinde yer almak isteyen yeni blog tutan arkadaşlar çıktı. Buna da çok sevindik çünkü maksadımız müzik yapmak olsa da bu müziği olabildiğince paylaşımcı bir şekilde yapmaktı.

Peki o dahil olmak isteyen yeni arkadaşlar kimler?

Mirage: Proje başladığından beri bir ucundan girmek için çırpınan ama elinden bir şey gelmediği için boynu bükük uzaktan izleyen Mirage, bu projeye blok flüt ile katılmak istiyor. Kafaya koydu, dahil olacak.
Baykuşun Notları: Projeden haberdar olur olmaz piyano ile katılmak için teklif getirdi, seve seve kabul ettik.
Baykuş Tüyü: Baykuşun Notları ile bir akrabalığı olduğundan şüpheliyim. Hazel yani Baykuş Tüyü de projeden haberdar olduktan sonra gerek vokal, gerek klasik gitarla, en olmadı eliyle rtimler tutarak yani herhangi bir şekilde projede yer almak istiyor.
Emrah Güngör: Aramızda kendi isim ve soyismini kullanan bir tek Emrah var sanırım. O da Baykuş Tüyü gibi vokal ve klasik gitar ile katılabileceğini, bir şekilde bu projede yer almak istediğini belirtmiş.

O zaman detaylara geleyim;

- Bu projede ZeyneptunJüpiterdim bas gitar ile katılacak, bu projede şarkı söylemeyecek. Yani o şekilde konuşmuştuk, tekrar teyit ederiz.
- İlk kadrodaki diğer arkadaşlar aynı pozisyonda devam ediyorlar.
- Mirage'e blok flüt notalarını SenbonZakura verecek (muhtemelen bugün), Mirage işi kıvırırsa şarkıda blok flüt çalacak.
- Baykuşun Notları piyanosu ile katılacak.
- Emrah ve Hazel ise biri klasik gitar, diğeri vokal olarak yer alacak projede (hangisinin neyi çalacağını ikisiyle de görüşüp karar vereceğiz, aslında kendileri karar verecek).

Şimdi arkadaşlar, görev dağılımını şöyle düşündük;

- Mr. Patates: Zaten üzerine düşeni yaptı, beklemede. Onun davul kaydı tamam.
- Ben: Perküsyonu kaydettim ancak farklı rtimlerle birkaç kez daha kaydedeceğim, hangisini beğenirsek onu koyacağız. Ben de üzerime düşen kısmı bugün hallederim.
- BangBang: Akustik gitar kaydını bugün deneyecek, en kötü ihtimalle haftasonunda tamamlamış olacak.
- SenbonZakura: Vokal kaydını hafta sonu kaydetmeyi planlıyor. Ayrıca blok flüt notalarını çıkaracak bugün.
- DebriyajBlog: Geçtiğimiz pazar elektro gitar kaydını deneyecekti, ne yaptı bilmiyorum. Ona bugün erişip ne durumda olduğunu soracağım. Onun da başka önemli işi çıkmazsa hafta sonu halleder diye düşünüyorum.Şarkının tüm elektro gitar ile çalınan kısımları ve overdrive solo kısmı onun ellerinden öpüyor.
- ZeyneptunJüpiterdim: Bas gitarları çalacaktı, ona da bugün tekrar ulaşıp soracağım.
- Baykuşun Notları: Şarkının klavye ile çalınan kısımlarını piyano ile çalacak. Şarkıya çok güzel bir hava katacağı kanısındayım. Ne zaman başlayıp ne zaman bitirecek kaydı, onu bilmiyorum. Baykuşun Notları, eğer bu yazıyı okursan lütfen ne alemde olduğunu, kaydı ne zaman yapacağını haber et.
- Mirage: Sana da şarkının girişindeki clean tonda olan soloyu uygun gördük. Eğer becerebilirsen o kısmı blok flüt ile çalarak şarkıyı bambaşka bir havaya sokacağız.
- Hazel: Sesinin tonunu bilmiyoruz ama sen de geri vokal yapmak ister misin? SenbonZakura'nın ses tonunu ilk şarkıda az çok anlamış oldun. Onunla harmoni ya da çift ses yapabilir misin?
- Emrah: Mirage'in çalacağı clean tondaki solo şarkıda iki yerde geçiyor. Eğer ilkini Mirage çalacağım derse ikinci kısımda da klasik gitar ile o soloyu atmanı rica ediyoruz. Eğer Mirage "ben çalamadım" derse iki yerde de senin soloyu kullanmak niyetimiz. Çok az görev düşüyor gibi görünüyor ama şarkı için güzel renk katacak bir dokunuş olacak.

Aklıma gelenler bunlar. Dahası için mail ile, buradan yorum ile, tivitır üzerinden yani herhangi bir şekilde iletişime geçebilirsiniz.

Acaba hepinizden rica etsem hafta sonu işiniz olmazsa ilk deneme kayıtlarını yapar mısınız?

"Nasıl yapacağız kaydı?" derseniz eğer; Benim önerim akıllı telefonlara Miidio Recorder yüklemek. Kayıt yapmadan önce de programın ayarlarından wave 176 KB/s stereo seçmeniz. Çok kaliteli bir ses kaydı var. Kendi başka imkanlarınız varsa da onlarla yapabilirsiniz.

Ayrıca Feysbuk kullananlar için bir Feysbuk Topluluğumuz var, oradan da iletişimde olabilirsiniz.

Bununla birlikte Tivitır adreslerimiz;
Ben
SenbonZakura
BangBang
Mr. Patates
DebriyajBlog
ZeyneptunJüpiterdim
Mirage
Baykuşun Notları

Sevgilerimle
dahası...


Yazdığım Dut hikayesine ekleyeceğim ama henüz yeri belli değil.

(...)
"Canım" dedim kürek kemiğinin omzuna yakın olan kısmını öperek.
"Hıı."
"Uyan hadi Dut'um."
"Yaaa" dedi ellerini yüzüne kapayarak.
"Uyumaya mı geldik buraya, hadi canım."
"Ben kızgınım sana" dedi, ellerini yüzünden indirmeden. Kelimeleri zor seçiliyordu.
"Ne?"
Birden doğrulup bağdaş kurdu, başı çadırın tavanına değiyordu. Gözlerini gözlerime dikerek "kızgınım ben sana!" dedi.
"Niye? N'oldu?"
"Aldattın beni!"
"Kim?"
"Sen işte, beni bırakıp başka bir kadınla uyumaya gittin." 
"Tüm gece buradaydım Dut'um, nereye gitmişim?"
"Ya rüyamda! Öpüşüyorduk, sonra sen gttin."
"Haa" dedim gülümseyerek, "sen baştan anlatsana şunu."
"Büyükçe bir bahçedeydik" diye başladı söze, hatırlamakta zorlanırmışçasına gözlerini yumup başını yukarı kaldırdı "sen geldin yanıma, biraz farklıydın ama. Sendin ama daha farklı görünüyordun. Bahçenin en köşesine gittik, sarılıp öpüşmeye başladık. Çok güzeldi. Elini kalçalarıma doğru indirdin..."
"Böyle mi?" diyerek elimi kalçalarına doğru götürürken elime şaplağı yedim.
"Şşt, uslu ol! Bir şey anlatıyoruz burada. Hem hala sinirliyim sana. Neyse, ne diyordum, bahçede bir süre öpüştük öylece, sonra eve girdik beraber, ev baya kalabalıktı, böyle akraba eşrafı gibi, oturmuşlar. O sırada küçük bir oğlan çocuğunun elinden tutan bir kadın geldi. Sen benim elimi bırakıp onun yanına gittin. Çocuk, kadın, sen, hepberaber odaya geçtiniz. Çok kötü oldum. Ağlayarak dışarı çıktım, yürüyordum. O sıra bir araba yaklaştı, 'gel' dedi, nedense bindim arabasına. Yolda hızla gidiyorduk, yağmur yağıyordu. Adam kontrolünü kaybetti, yoldan çıktık, bir ağaca çarptık. Bende çizik bile yoktu ama adam öldü! O sırada da sen öptün işte" dedi dudaklarını büzüp.
"Buna neden kızdın ki yarim?"
"Nasıl neden kızdım, beni bırakıp gittn!"
"Ben olduğumdan farklı görünüyordum değil mi?"
"Evet."
"Sonra bir oğlan çocuğu ve bir kadınla odaya gittim."
"Aynen."
"Sen geleceği gömüşsün yarim."
"Nasıl yani?"
"Orada öpüştüğüm kişi de odaya geçtiğim kişi de sendin. O çocuk da oğlumuz. Sen geçmişten gelmişsin, gelecekteki beni görmüşsün. Öpüşmüşüz. Sonra eve geçtiğimizde gelecekteki sen ve oğlumuzla odaya geçmişim."
"Peki o arabasına bindiğim adam?" diye sordu ilgiyle.
"O da seninle birlikte geçmişten gelen adam. Zamanda kırılma olmasın diye seni geri götürmek için gelmiş. Seni geçide geri götürmek için acele ediyormuş ama yolda kaza yapmışsınız. Ancak sana bir şey olmamış. Uyandırmasaydım geçide yetişecektin" dedim sırıtarak.
"Ayy" diye bir çığlık attı Dut, yüzünde güller açarak. Sımsıkı sarılıp üstüme çıktı, öpmeye başladı. Kafasını geri çektiğinde "ne güzel de yorumladın, bendim değil mi o?" dedi gülerek.
"Evet canım, gelecekteki halimizi görmüşsün işte."
"Oğlumuz mu olacak yani?"
"Demek ki" dedim gülerek. "Bu arada kalçalarını böyle mi tutuyordum" dedim kavrayarak.
"Hı hı" dedi, dudakları dudaklarımda.
(...)
dahası...


Tekrar merhaba,

Bildiğiniz üzre ilk şarkımızı tamamladık ve içimize sindi. Bunun ilk proje olduğunu zaten belirtmiştik, eylemlerimizin devam edeceğini belirtmiştik ve yeni şarkı için adımları atmaya başladık bile. İlk şarkıya başlarken kararlaştırdığımız şarkının davul kayıtlarını gönderdi Mr. Patates, ben de perküsyon kaydını yapmıştım zaten. Akustik gitar yine BangBang'in, elektro gitar Debriyaj'ın, vokal ise SenbonZakura'nın elinden öpüyor. ZeyneptunJüpiterdim'e ise bu projede bas çalması için teklif götürdük.

Bu ekip aslında bizim kemik kadromuz gibi görünüyor ama her katılımcıya açık olduğumuzu her fırsatta söylüyoruz. Eli enstrüman tutan herkesi bekleriz yeni şarkımıza. Her türlü teklife de açığız, "hacı ben alkış tutayım, hacı ben parmak şıklatayım, ben ıslık çalayım vs" gibi tekliflerle de gelebilirsiniz, hepsine açığız. Yalnız özellikle aradığımız bir klavye/piyano var. Sanırım onun için de Baykuşun Notları talip, resmi bir açıklama bekliyoruz.

Katılım ve tekliflere açığız, bekliyoruz sizi de ^_^

Ha bu arada şarkımız da bu:

dahası...


Mutluluğumu size nasıl tarif edeyim bilmiyorum. 5 Aralık'ta, etrafımda müzik yapacak kimse bulamamamdan mütevellit "hadi müzik yapalım" diyerek karşınıza çıktığımda bana inanıp, güvenip bu yola gireceğinizden emin değildim. İlk proje patlayınca ümitsizliğe kapılmadım değil. Herhalde bu prensiple ilerlediğimizde bir sonuç alamayacağız dedim ancak en azından bir kez daha denemenin faydalı olacağını düşündüm ve yeni proje için blog tutan arkadaşlarla istişareye başladım. Bu sefer davulcumuz da vardı. Ve aslında sanırım hepimizi toparlayan da o oldu.

8 Nisan'da başladığımız yeni projeyi ilmek ilmek işledik, yeri geldi kaydı beğenmeyip tekrar çaldık. En önemlisi sabrettik. 2 Haziran'daki BlogStar yarışmasına yetiştirmek için çırpındık ancak direnişten ötürü hepimiz kayıtlarımızı askıya alarak gerek meydanda, gerek bilgisayar başında direnişe destek verdik. 2 hafta boyunca başka hiçbir şey ile ilgilenmedik, dolayısıyla kayıt da askıya alındı.

Haziran'ın sonuna geldiğimizde ise tüm kayıtlar elimizdeydi. Öncelikle çalışma koşullarımızdan bahsedeyim;
Mr. Patates'in stüdyosu olduğu ve davul işi biraz daha teferruatlı olduğu için muazzam bir stüdyo kaydı yaptı ve fitili ateşledi.
Debriyaj ise gitarını jak ile bilgisayara bağlayıp titretti telleri. Öyle aman aman bir kayıt programıyla da değil hem de.
BangBangSenbonZakura ve ben ise akıllı telefonlarımıza MIIDIO Recorder yükleyerek (kesinlikle muhteşem kayıt kalitesi var) gerçekleştirdik kayıtlarımızı.
ZeyneptunJupiterdim de şarkısını tablete söyledi, basını bilgisayara bağladı.

Gördüğünüz üzre öyle devasa paralar harcayarak, stüdyolara saatlerce kapanıp kaydetmedik şarkıyı. Herkes elinden gelen imkanlarla ve Debriyaj'ın dediği gibi "bir avuç blog yazarının tamamen kendi imkanları ile steril olmayan ortamlarda, stüdyolarda değil çalışma odasında, yatağın üstünde veya salonda kaydedilmiş bir Kesmeşeker şarkısını sizlere sunuyoruz" kaydettik kulağımızdan sakındığımız değerli projemizi.

Tüm kayıtlar hallolduktan sonra etrafta başka ilgilenen olmayınca iş başa düştü, miks aşamasında da sınırlarımı zorladım. Ayıptır söylemesi 2010 model 10' netbookumla, harici bir fare bağlamadan, tamamen touchpad ile ve o ufacık ekranda hallettim tüm miksleri.

Çalışma koşullarımız bu şekildeydi ve kesinlikle amatör ruha uygun bir kayıt oldu.

Bana inanan, güvenen ve projenin tamamlanması için çalışan tüm arkadaşlarıma, ayrıca projenin ilk fikir aşamasından beri bizi destekleyen Bloglar Mahallesi'ne ve muhtarlık çalışanlarına, ilk günden beri hem tanıtım hem motivasyon için uğraşan Mirage'a, projemizi Kesmeşeker grubunun elemanlarına taşıyan Mutlu Cihan'a, yine desteğini esirgemeyen Shirin Serkan Abi'ye, projeyi Feysbuk ve Tivitırdan izleyen, sabırsızlıkla bekleyen tüm arkadaşlara sonsuz teşekkür ediyorum. Hepinizi çok seviyorum.

Ha bu arada, SenbonZakura'nın arkadaşı Unsafeact Yapım da öyle bir vidyo hazırladı ki kaydımıza, neşemize neşe kattı!

Şarkının vidyo ve yalın hali aşağıda, afiyet olsun.

Son bir hatırlatma; bu, sadece ilk proje, eylemlerimiz sürecek, siz de katılabilirsiniz. Projenin ne olduğuyla ilgili fikir edinmek isterseniz buradan önceki denemelerimizi okuyabilirsiniz.







dahası...




Her gece olduğu gibi sıçrayarak uyandım uykumdan. Yirmibeş yaşında sağlıklı bir birey olmama rağmen yalnız uyuyorum geceleri, uzunca bir süredir. Gözlerim bile aralanmadan, yerini ezbere bildiğim, komidinin üzerindeki paketten bir sigara çıkarıp yaktım. İlk çıtırdının ardından gelen uzun ve kuru öksürük nöbetini yerimden doğrularak kafama diktiğim su şişesiyle bastırdım.

Ne denilebilir ki, bu nöbetlere alışmam gerek artık sanırım. Gözümü her kapadığımda sen geliyorsun aklıma. Mümkün olsa, en azından geceleri yatarken aklımı komidinin üzerine bırakmak istiyorum, sigara paketinin yanına. Vücuduma onbeş kilo yük bindiren göbeğim bile tüy kalır beynimin ağırlığı yanında, kaldıramıyorum.

Aylardır kimseyle konuşmadım. Kendi kendime sorular sordum hep, sana sorar gibi. Alamadığım her cevap için öfkelendim sana. İçimdeki öfkeyi dizginleyemiyorum artık.

Birkaç kez karşına çıkıp konuşmak istedim, içimde ne kaldıysa haykırmak. Götüm yemedi. Telefonu aldım elime, rehberdeki ismin bile hala kadınım olarak kayıtlı, arayamadım. Taslaklardaki sana yazdığım mesajlar ise yirmiyi geçti, gönderemedim, cevap verirsin diye korktum.

En çok da seni bu kadar sevdiğime öfkeliyim. Bir insan başka bir insanı neden kendinden fazla sever zaten anlamış değilim.

Onu düşünürken ne kadar süre öylece boş boş sigara dumanını izlediğimi hatırlamıyorum. İkinci sigaranın izmaritini kül tablasına değil de yüreğime söndürmüş gibiydim, acıyordu.

Ben, izlediğim pornolardaki kadınları düşünerek çektiğim otuzbirlerden bile vicdan azabı duyarken, o beni sevdiğini söyleyerek başkasına otuzbir çekmişti aylarca.

Uyuyamıyorum.
dahası...



Kısa kısa;


  • İbneleri, dönmeleri, orospuları, kadınları gezi parkı eylemlerinde iyice tanımış oldum. Şu anda üzüldüğüm şey; edecek küfrüm kalmadı. İbne diye küfretsem, resmen ibne arkadaşlara haksızlık, keşke olayları bu hale getirenler ibnelik yapsalar da gurur duysak. O.Ç. desem, orospu arkadaşlara haksızlık çünkü ne orospular gördük direnişte, keşke çocukları yönetimde olsa dedik. "Karı gibi" tabiri ise çoktan rafa kalktı! Keşke kadınlarımız kadar cesur olsa herkes.

    4. Trans Onur Yürüyüşü bugün, 11. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü haftaya pazar saat 17.00'de.

    Hem yasak ne ayol?
  • O kadar fazla insan ötekileşti ki; LGBTT, Kürt, Alevi, Ermeni, Çapulcu, Ayyaş, Kadın... Kısaca AKP'yi partizanca destekleyen sünni, beyaz Türk, hetero, erkek değilseniz ötekisiniz. Artık ötekiler, berikilerden daha fazla sanırım.
  • Bingöl'deki 16 yaşındaki kız çocuğuna tecavüzden beraat eden 4 uzman çavuşun beraatinin ardından 4 uzman çavuşun tutuklanması ve davanın gizliliğinin kaldırılması yönündeki talebe red geldi. Devlet tecavüzcüsünü korumaya devam ediyor. Sizin görmeye bile tahammül edemediğiniz LGBTT yurttaşları, şimdiye kadar hiçbir tecavüz olayına karışmamıştır (mağdur oldukları hariç).
  • Gezi parkı olaylarından sonra ötekileşmeyi, tek haber kaynağı televizyon olan insanların direnişçilerden bihaber olmasını/suçlu bulmasını, polis terörünün ne demek olduğunu anladıktan sonra sanırım Kürt, Alevi, LGBTT, Kadın, Ermeni, Rum, başörtüsü yüzünden okula alınmayan ve diğer tüm görmezden geldiğimiz/getirildiğimiz yurttaşlarımızın derdine daha fazla empatiyle yaklaşabiliriz sanırım.
  • Tekrar ve tekrar söylüyorum; lütfen etrafınızı bilinçlendiriniz. Kavga etmeden, ses yükseltmeden, etrafınızdaki tüm konu/komşu, akraba, iş arakdaşınızı bilinçlendirin. Bu yaşanların ne "cehape" ile ne faiz lobisi ile ne de bir örgütle ilgisi var. Oradaki hiçbir insan terörist değil, vandal değil, din düşmanı hiç değil!
  • Polise karşı son iyi niyetimi de dün yitirdim. Gerçekten "abi adamlara emir veriliyor, iş güvenceleri yok, bir de üstüne hayvani çalışma koşulları dayatılınca adamlar bilinçsiz şekilde savaşa sokulmuş hissediyorlar kendilerini" vb. şeyler düşünerek bir şekilde onların da mağdur olduğunu düşünüyordum ki dünkü sebepsiz savaş ortamından sonra son iyi niyetimi de kaybettim.

    "Polis simit sat, onurunla yaşa!"
dahası...


Çok yakında ATT Müzik olarak yeni bir blog ile size müzik ile ilgili daha fazla paylaşımda bulunacağız. Aşağıdaki video ise senbonzakura'nın Gezi Parkı'nda yaşananlara tepkisini göstermek maksatlı yaptığı bestedir, ben de nacizane eşlik ettim.

Zulmün bir an önce dinmesi temennimle.

#direngezi


#yufkayureklikelgobekli ve #senbonzakura'dan Gezi Parkı eylemcilerine destek

Sermaye düş peşimize hadi
Vur yüzümüze polis
Gel üstümüze yine

Kör müsün ? Görmüyor musun ?
Her yer acılar
Herkes karanlıklar içinde

Sen yine düşünme

Korkmadan yorulmadan diren
Yılmadan yıkılmadan hemen
Karanlıklar hüküm sürmeden

Gel hadi sensiz olmuyor kardeş
Gel hadi sensiz vuruyor kalleş
Gel hadi bizler 3-5 çapulcu
Gel hadi bizler iki tane ayyaş
Gel hadi bizler 300 tane ayyaş
Gel hadi bizler 3000 tane ayyaş
Gel hadi bizler 70 milyon ayyaş

dahası...


Daha önceki yazılarımı okuyanlar çalışmayı sevmediğimi, çalışmadan hayatımı sürdürmek istediğimi bilirler ancak ne yazık ki gerçek her zaman istenildiği gibi olmuyor. Boğazıma kadar işe battığım için de istemiyorum aslında çalışmayı. Ve bu çalışma koşulları, bir yerde işçi gibi değil de babam ile birlikte proje finansmanı, yurtdışından uygun krediler, bank guarantee, kredit line ve devlet tahvilleri üzerine. Yani parayla oynamak gibi biraz.

Her neyse, bu işlere burnumu soktuğumdan beri -ki yaklaşık 7-8 yıl yapıyor- ufak tefek tecrübeler edindim. Katıldığım sayısız yerli ve yabancı yatırımcılı toplantılardan kendi çıkarımlarım aşağıdaki gibidir. Size ilk kez iş hayatıyla ilgili görüşlerimi yazmak beni de bir tuhaf yapmadı değil.


  • Eğer hiç ihtiyacın yokmuş gibi iş yapmıyorsan hiçbir şey kazanamazsın.
  • Kaygı işi hızlandırmaz, işi çözmez, işi başarıya taşımaz, serin kanlı olun.
  • Bir işin en kötü ihtimallerini düşünmek seni sadece sıkıntıya düşürür. Kendini hiçbir zaman en kötüsüne hazırlama, iyiyi de abartma. Tüm işlere hak ettiği ölçüde değer ver.
  • Hiçbir iş ne dünyanın sonu ne de yeni bir çağın başlangıcıdır. İşleyen çarkların, işleyen sistemin bir parçasıdır hepsi de. Çarklar döner ve sen ya kazanırsın ya kaybedersin.
  • Hiçbir iş senin son şansın değildir.
  • Hiçbir iş senin tek çaren değildir.
  • Eğer yaptığın işin karşılığı cebinde değilse ona kazanılmış, bitmiş bir iş olarak bakma.
  • Cebindeki ufak miktar, varsayımsal milyonlardan değerlidir.
  • Hiçbir işi küçümsemediğin gibi yüceltme de.
  • İnsanlara güven ama iş hayatı başka. İş ile dostluğu birbirine karıştırma. Para kazanamayacağı işi kimse dostluk için yapmaz, özellikle iş arkadaşların, diğerleri için bir şey diyemem.
  • İş hayatında sözlü taahhütlere itimat etme. Konuşulan, anlaşılan, uzlaşılan her şeyi kağıda dök, karşılıklı imzala.
  • Kesin olarak tanımadığın, güven vermeyen şirketlerle yapacağın sözleşmede kişisel garanti de iste. Şirket batarsa, sen de batarsın.*
  • Hiçbir işte ısrar etme. Toplantı yap, çekil. Akıllarına yatarsa zaten seni bulurlar. İkna etmek için çırpınma. İnandırıcılığını ve saygınlığını kaybedersin.
  • Büyük işler yapabileceğin bir şirketteki itibarını küçük paralara satma.
  • Değerli olduğunu her zaman hissettir.
  • Arkadaşlık, dostluk için elinden ne geliyorsa yap ancak iş hayatında hiçbir şeyi bedava yapma. Unutma ki sen geçimini bu işten sağlıyorsun.
*Bunu da şu anda sürekli bana yeni şeyler öğreten Avusturalyalı iş arkadaşımdan öğrendim.
dahası...


Gündemi takip etmekten, Ankara'daki, İstanbul'daki, İzmir'deki arkadaşlarıma bilgi akışı sağlamaktan (Çok alakasız bir yerdeyim çünkü, buradaki eylem çok büyük çapta olmuyor. İlk gece sokağa döküldüğümüzde yediğimiz ilk gazla çil yavrusu gibi dağıldık) bloga dokunamadım bile. Şu anda ilk kez girebiliyorum ve sadece belirtmek istedim ki, fiziksel olarak yanlarında olamasam da bilgi akışı için bilgisayar ve telefon başındayım. Buna da ihtiyacımız var, ailenizi, tivitır kullanmayan büyüklerinizi, "patron"un ağzından çıkan her şeyi doğru kabul eden tanıdıklarınızı uyarın, yapılan direnişin bir kısım çapulcu, CHP, MHP, provakatör, alkolik, ahlaksız, din düşmanı, polis düşmanı, darbeci vs. olamadığını eşinize dostunuza duyurun. Fotoğrafları gösterin, vidyoları izletin. Bilsinler. Alanlara gidemeyen bizler, insanları bilinçlendirmek için çalışalım en azından. 

Ayrıca şiddete hiçbir zaman başvurmayın, aksi takdirde karşı durduğunuz insanlardan hiçbir farkınız kalmaz.


dahası...


Merhabalar efendim,

Bloggerlar Çalıyor projesinin gelişmelerini haber vermek için yazıyorum. Bildiğiniz üzere Mr. Patates davullardan mesuldü ve on numara kayıt yaptı Kesmeşeker'in şarkısına (aynı güzelliği Leyla the Band için de bekliyoruz :) BangBang ise akustik gitardan sorumluydu ve iki şarkıyı da güzelce kaydetti, üstüne üstlük kendi bestesi olan bir şarkıyı da kaydetti. Ben ise her üç şarkının da perküsyon kayıtlarını an itibariyle kaydetmiş ve adreslerine yollamış bulunuyorum. Geriye sadece Debriyaj kaldı enstrüman olarak. Hepsinden sonra da ZeyneptünJüpiterdim şarkıları söyleyecek ^^

2 Haziran Blogstar Yarışması finaline yetiştireceğimizi umuyorum.

Gelişmeler bunlar, beklemede kalın ^_^
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.