Eğer Küba'yı ziyaret etmek istiyorsanız konsolosluğa gittiğinizde iki çeşit vize alabileceğinizi görürsünüz. Teki sıradan turist vizesi; koyarsınız cebinize paranızı, devlet/özel sektör ortaklığı ile işletilen bir otele gidersiniz, şezlonga yayılır romunuzu içersiniz. Birkaç tarihi ya da turistik yer görürsünüz ve Kemer'de 5 yıldızlı otelde yaptığınız tatil gibi bir tatil yaparsınız. İkincisi ise devlet size kalacak bir yer ayarlar, Küba halkı ne iş yapıyorsa siz de yeteneğinize göre bir iş tutarsınız, Kübalı gibi. Arta kalan zamanlarınızda denize girersiniz, etrafı gezersiniz, hiçbir şeye para ödemezsiniz, tatiliniz boyunca bir Kübalı gibi yaşarsınız. Kısa bir komünizm kampı olur sizin için. Yeme, içme, barınma, sağlık gibi hizmetlerden ücretsiz faydalanırsınız, kısa süreliğine Kübalı olursunuz siz de. Tatilinizin ardından bu sistemi çok sevip de vatandaş olmak istediğinizde ise şöyle bir cümle ile karşılaşırsınız; "bu sistemi çok mu sevdin? Böyle bir ülkede mi yaşamak istiyorsun? Git kendi ülkende devrim yap o zaman."

Aslında verilebilecek en net cevaptır bu. Eğer bir şeylerden memnun değilsen, memnun olabileceğin bir yere göç etmektense, yaşadığın yeri memnun olacağın bir yer haline dönüştürmek senin elindedir. Küba'dan vatandaşlık almakla komünist olunmaz. Ya da aynı şekilde memleket düzeninden bıkıp da Londra'da yaşama hayali ile iltica etmek sadece kendinizi kurtarır, Gezi Direnişi'ne katılıp hep beraber kurtulmak varken. Yaptığınız ya da planladığınız iltica size hiçbir şey katmaz. Tembelliktir bu yapılan. Dünyayı, dünyanı değiştirmek için hiçbir şey yapmamış, hep birilerinden beklemiş ve yaşadığın çevrenin kötü olmasına sebep olmuş olan sensindir. "Hacı ya ülke çok bok, cemaatler falan..." gibi bir cümle kuruyorsan, bunda senin payın çok büyüktür. Tek düşüncen kendini kurtarmak için bireysel planlar iken nasıl olur da ülkenin halinden şikayet edersin?

Hak Verilmez Alınır!

Şimdi geleyim asıl meseleye. Yukarıda yazdıklarım da asıl meseleler ancak değinmek istediğim başka bir konu var. Bahsettiğim sorunlardan yola çıkarak, daha küçük ölçeklerde bu hatayı nasıl yapıyoruz onu belirtmek istiyorum.

Ben Düzce Üniversitesi'nde okuyorum ("Olm bu adam bi Viyana diyo, bi Ankara diyo, Kütahya ile ilgili yazıları falan da var, nerede yaşıyo lan bu yufkayureklikelgobekli?" diye merak edenleriniz var ise bu merakı da gidermiş olayım böylelikle). Bir çok birinci sınıf öğrencisi gibi ben de notları yüksek tutup geçiş yapsam mı acaba diye içimden geçirmedim değil. Çünkü yönelmek istediğim alan Land Art ve bu üniversitede verilen eğitim ile bu alanda uzmanlaşmam neredeyse imkansız. Land Art'ı geçtim, adam akıllı bir tasarım eğitimi alabileceğim bile şüpheli. Fakat tekrar düşündüm ve notlarımı istediğim kadar yüksek tutayım, buradan ayrılmaya, kendimi kurtarmaya niyetim yok. Eğer kurtulacaksak hep beraber olmalı bu iş.

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz! 

Nasıl mı? Öğretim her zaman eğitmenler vasıtasıyla olmaz. Onlar da sizin gibi, benim gibi insanlar ve kitaplar okuyarak, vidyolar seyrederek, konferanslara, fuarlara katılarak, bilgili insanlar ile sohbetler ederek ediniyorlar bu bilgileri. Yani onlara flash disk ile yüklenmiyor bu bilgiler. Eğer Düzce Üniversitesi bize/size yeterli gelmiyorsa bunun tek ya da en büyük sebebi eğitmenlerin yetersizliği ya da duyarsızlığı değildir. Benim gibi, sizin gibi öğrencilerin her zaman kolaya kaçmasından ötürüdür. Sürekli bir kaçma eğilimi içerisinde olmamızdan, bulunduğumuz ortamı düzeltmektense dışarıda ortam aramamızdan kaynaklanmaktadır.

Çözüm mü? Nasıl ki bir ülkede yaşayan halkların varlığıyla bir ülke olunuyor, hükümetler kuruluyorsa, nasıl ki bir fabrika, işçiler çalışıyor diye bir fabrikaysa, üniversiteler de öğrencileri varolduğu için üniversitedir. Bireysel uğraşlar her alanda olduğu gibi sadece kişiyi kurtarır. Eğer yaşadığımız/eğitildiğimiz ortamı değiştirmek istiyorsak biraraya gelmeliyiz. Ben, peyzaj mimarlığı öğrenci topluluğunun bir üyesiyim ancak sadece kağıt üstünde. Hepiniz (aynı bölümde okuduğum arkadaşlara sesleniyorum) de bu topluluğun birer üyesisiniz. Yeniliklere açık, geniş çerçeveden olayları görebilen hocalarımız mevcut, bürokrasiye takılanlar olduğu gibi. Şu anda da onlardan bir tanesi topluluğumuzun danışmanı olarak görev almakta. Sizden istirhamım ise okuduğumuz bölümü sadece ders geçmek/diploma almak için okumayınız. Herkesin mutlaka kendince bir fikri, eklemek istediği şeyler vardır. Ekleyiniz. Konuşmaktan, fikir beyan etmekten kaçınmayınız. Sorunları, takdirleri dile getirmekten kaçınmayınız. "Ya okul tırt ya" demek yerine "Olm bizim dönemde bölümü bir değiştirdik, bizden sonraki nesile öyle bir düzen bıraktık ki aklın almaz!" deyin. Eğer memnun değilseniz bir şeylerden, memnun olunacak hale getirelim hep birlikte. Bunu yapabilecek kapasite hepimizde mevcut. Bugünden tezi yok, aklınızda mesleğe, bölüme, fakülteye, üniversiteye dair neyiniz varsa derleyin, bölümde bir meclis oluşturalım topluluk olarak. Fikirlerimizi sunup paylaşalım, tartışalım ve önce bölümü, sonra fakülteyi, üniversiteyi ve en son da Düzce'yi yaşanılası bir yer haline getirelim. Bu bizim elimizde.

Her türlü fikir alışverişi, danışma ve eleştiri için bana her şekilde ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimle.

Düzce Üniversitesi
Orman Fakültesi
Peyzaj Mimarlığı
Bilal Emre Arslan
dahası...


Peyzaj mimarlığı. 2004'ten beri bu yola baş koydum adeta. "Hakkımda" kısmında da belirttiğim gibi yıllardır okuyup bir arpa boyu yol alamıyorum diye düşünüyorum ancak tekrar dönüp baktığımda kazandıklarımın kaybettiklerimden epeyce fazla olduğunun farkına varıyorum.

5 yıl Bilkent'te resmen çırpındım. Maddi imkansızlıktan terk eylemek zorunda kaldım orayı. Alternatif olarak da Viyana'yı buldum. Aslına bakarsan Bilkent'e yaklaşımım; "Param yokken sen beni istemezsen, param varken de ben seni istemiyorum" şeklindeydi. Maddi durumumu toparlamama rağmen Bilkent'te eğitim görmeye devam etmek istemedim. O kadar bıktırmıştı ki beni, oranın dışında her yer olurdu. Sütçü İmam'da su ürünleri bile okurdum, o derece. Ama şükür ki ona gerek kalmadan daha iyi bir seçenek bulmuştum.

İlk senem buranın dilini öğrenmekle geçti. Lay lay lom bir şekilde almanca sınavlarını veriyordum. Dil öğrenmeyi sevince (her ne kadar almancayı öğrenmeyi o kadar sevmesem de) iki dönemde sıkıntı yaratmadan tamamladım dil öğrenme aşamasını. Sonrasında farkettim ki bize öğretilen dil, okulda ya da sokakta çok işine yaramayan bir dil imiş. İşte işler kötüye gitmeye orada başladı. Her ne kadar elimdeki belge B 2-2 seviyesinde almanca bildiğimi gösterse de okula başladığımda A 1-1'e geri dönmüştüm. Her şeye en baştan çalışmaya başladım. İnadım kurusun, pes etmek yerine üstüne gitmeye başladım. Üstüne gittikçe ilerleyeceğine olduğu yerde saymaya başladı. Tamam düzenli ve etkili çalışmamamın bunda etkisi yadsınamaz ancak o inadı hala koruyorum.

Okulun üstüne daha fazla düştükçe farkettim ki BOKU ihtiyaçlarımı çok da karşılayan bir okul değildi. Elbette Viyana'da gördüğüm ortam ve atmosfer olarak en mükemmel okul (diğer üniversitelerle kıyaslayınca) lakin benim olmak istediğim peyzaj mimarı bu değil! Ziraat mühendisi yetiştirir gibi eğitim veriyorlar. Ben daha çok tasarım yapacağız diye düşünürken önümüze dayadılar bitkiyi, doğa korumayı, çevre temizliğini, biyolojiyi. Ben biyolojiyi oldum olası sevmem zaten.

Hem evimin okula olan uzaklığı, hem bu düşünceler, hem de okulda yabancı öğrenci hiç olmayışı (çünkü yerliler aralarında konuşurken kendi ağızlarıyla konuşuyorlar ve dillerini sonradan öğrenen birisi için muhabbetleri yakalamak zor oluyor. Şey gibi düşünün türkçeyi sonradan öğrenen birisi Ege'de, Güney Doğu'da ya da Karadeniz'de sadece o bölgenin insanının okuduğu bir okulda okumaya çalışıyor. Herkes kendi bölgesinin ağzı ile konuşunca da anlamaz haliyle) beni okuldan git gide uzaklaştıran şeyler.

İş bu yüzden okulumu değiştirmeye karar verdim. TU Wien'e gitmeyi planlıyorum. Kesinlikle buradaki derslerden kaçmak değil amacım. Orası da üniversite ve orada da ağır dersler var. Hiç bir üniversite kolay değildir, çalışmadığın sürece. O okuldaki bölümde biyolojiden çok tasarım olması beni oraya çeken.

Okul mevzusu öyle işte, şimdilik fikir olarak dursa da aklımda, en yakın zamanda uygulamaya koyacağım. Aslında gelmek istediğim mevzu yıllardır okuyup da hala kendimi kaybetmişten çok kazanmış gibi hissetmemdi. Tekrar okul değiştirmeyi düşünüyorum ve bambaşka bilgiler ile yükleneceğim bu sefer. Belki yine vakit kaybedeceğim ama hep klişe kişisel gelişim lafı olan "mutluluk/başarı vardığın durak değildir, yolculukta geçirdiğin süreçtir"e inandım.

Belki ileride para etmeyecek bu fikrim. "Boşa" harcanan vakit olacak bu günlerim ama hepimizin derdi bir şekilde hayatta kalmak değil mi? Karnımızı ve ailemizi doyuracak kadar para kazanmak. Belki biraz da lükslerimizi karşılamak. Tamam onu her türlü karşılarım. Ben yaptığım işi hakkıyla yapmayacaksam, hergün poflayarak işe gideceksem, zorunluluk gibi yapacaksam mesleğimi ve haz almayacaksam ne anlamı kaldı? Başka yollardan da para kazanabilirim eğer amaç sadece para kazanmak ise. Para kazanmaktan daha farklı hırslarım var ve bu yüzden hala ısrarla eğitim görüyorum.

Elimde henüz bir şeyler başardığımı kanıtlayan kağıtlardan (diploma, sertifika vs.) olmasa da hatta hiç bir zaman elde etmesem de başardığıma önce kendim ikna olmalıyım. Elimde destelerce kağıt olsa ve o kağıtlar benim başardığımı gösterse ikna olur muyum sanıyorsun? Yanılıyorsun. Kendi içimde o hazzı yaşamadıktan sonra, başardığıma ikna olmadıktan sonra istedikleri kadar kağıt versinler. İstediğim kadar okul bitireyim, istedikleri kadar etiket yapıştırsınlar üstüme mimar, doç. prof. vs. onlar sadece etiket olarak kalır ve ben tatminsiz olarak yaşamıma devam eder, içime sinmeyen bir şekilde para kazanırım.

Bunca yıllık eğitim sürecimde hiç bir kağıt elde edemedim ancak çok değerli bilgiler, ufuklar, insanlar ve idealler kazandım. Bu sürecin daimi destekçisi aileme de sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Arslan ailesinin resmi eğitim sponsoru babama ise özverisinden ötürü ayrıca teşekkür ediyorum. Bir gün bu başarılarımı kağıtlar ile de taçlandıracağım, bana güvenmeye devam edin.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.