Peyzaj mimarlığı. 2004'ten beri bu yola baş koydum adeta. "Hakkımda" kısmında da belirttiğim gibi yıllardır okuyup bir arpa boyu yol alamıyorum diye düşünüyorum ancak tekrar dönüp baktığımda kazandıklarımın kaybettiklerimden epeyce fazla olduğunun farkına varıyorum.

5 yıl Bilkent'te resmen çırpındım. Maddi imkansızlıktan terk eylemek zorunda kaldım orayı. Alternatif olarak da Viyana'yı buldum. Aslına bakarsan Bilkent'e yaklaşımım; "Param yokken sen beni istemezsen, param varken de ben seni istemiyorum" şeklindeydi. Maddi durumumu toparlamama rağmen Bilkent'te eğitim görmeye devam etmek istemedim. O kadar bıktırmıştı ki beni, oranın dışında her yer olurdu. Sütçü İmam'da su ürünleri bile okurdum, o derece. Ama şükür ki ona gerek kalmadan daha iyi bir seçenek bulmuştum.

İlk senem buranın dilini öğrenmekle geçti. Lay lay lom bir şekilde almanca sınavlarını veriyordum. Dil öğrenmeyi sevince (her ne kadar almancayı öğrenmeyi o kadar sevmesem de) iki dönemde sıkıntı yaratmadan tamamladım dil öğrenme aşamasını. Sonrasında farkettim ki bize öğretilen dil, okulda ya da sokakta çok işine yaramayan bir dil imiş. İşte işler kötüye gitmeye orada başladı. Her ne kadar elimdeki belge B 2-2 seviyesinde almanca bildiğimi gösterse de okula başladığımda A 1-1'e geri dönmüştüm. Her şeye en baştan çalışmaya başladım. İnadım kurusun, pes etmek yerine üstüne gitmeye başladım. Üstüne gittikçe ilerleyeceğine olduğu yerde saymaya başladı. Tamam düzenli ve etkili çalışmamamın bunda etkisi yadsınamaz ancak o inadı hala koruyorum.

Okulun üstüne daha fazla düştükçe farkettim ki BOKU ihtiyaçlarımı çok da karşılayan bir okul değildi. Elbette Viyana'da gördüğüm ortam ve atmosfer olarak en mükemmel okul (diğer üniversitelerle kıyaslayınca) lakin benim olmak istediğim peyzaj mimarı bu değil! Ziraat mühendisi yetiştirir gibi eğitim veriyorlar. Ben daha çok tasarım yapacağız diye düşünürken önümüze dayadılar bitkiyi, doğa korumayı, çevre temizliğini, biyolojiyi. Ben biyolojiyi oldum olası sevmem zaten.

Hem evimin okula olan uzaklığı, hem bu düşünceler, hem de okulda yabancı öğrenci hiç olmayışı (çünkü yerliler aralarında konuşurken kendi ağızlarıyla konuşuyorlar ve dillerini sonradan öğrenen birisi için muhabbetleri yakalamak zor oluyor. Şey gibi düşünün türkçeyi sonradan öğrenen birisi Ege'de, Güney Doğu'da ya da Karadeniz'de sadece o bölgenin insanının okuduğu bir okulda okumaya çalışıyor. Herkes kendi bölgesinin ağzı ile konuşunca da anlamaz haliyle) beni okuldan git gide uzaklaştıran şeyler.

İş bu yüzden okulumu değiştirmeye karar verdim. TU Wien'e gitmeyi planlıyorum. Kesinlikle buradaki derslerden kaçmak değil amacım. Orası da üniversite ve orada da ağır dersler var. Hiç bir üniversite kolay değildir, çalışmadığın sürece. O okuldaki bölümde biyolojiden çok tasarım olması beni oraya çeken.

Okul mevzusu öyle işte, şimdilik fikir olarak dursa da aklımda, en yakın zamanda uygulamaya koyacağım. Aslında gelmek istediğim mevzu yıllardır okuyup da hala kendimi kaybetmişten çok kazanmış gibi hissetmemdi. Tekrar okul değiştirmeyi düşünüyorum ve bambaşka bilgiler ile yükleneceğim bu sefer. Belki yine vakit kaybedeceğim ama hep klişe kişisel gelişim lafı olan "mutluluk/başarı vardığın durak değildir, yolculukta geçirdiğin süreçtir"e inandım.

Belki ileride para etmeyecek bu fikrim. "Boşa" harcanan vakit olacak bu günlerim ama hepimizin derdi bir şekilde hayatta kalmak değil mi? Karnımızı ve ailemizi doyuracak kadar para kazanmak. Belki biraz da lükslerimizi karşılamak. Tamam onu her türlü karşılarım. Ben yaptığım işi hakkıyla yapmayacaksam, hergün poflayarak işe gideceksem, zorunluluk gibi yapacaksam mesleğimi ve haz almayacaksam ne anlamı kaldı? Başka yollardan da para kazanabilirim eğer amaç sadece para kazanmak ise. Para kazanmaktan daha farklı hırslarım var ve bu yüzden hala ısrarla eğitim görüyorum.

Elimde henüz bir şeyler başardığımı kanıtlayan kağıtlardan (diploma, sertifika vs.) olmasa da hatta hiç bir zaman elde etmesem de başardığıma önce kendim ikna olmalıyım. Elimde destelerce kağıt olsa ve o kağıtlar benim başardığımı gösterse ikna olur muyum sanıyorsun? Yanılıyorsun. Kendi içimde o hazzı yaşamadıktan sonra, başardığıma ikna olmadıktan sonra istedikleri kadar kağıt versinler. İstediğim kadar okul bitireyim, istedikleri kadar etiket yapıştırsınlar üstüme mimar, doç. prof. vs. onlar sadece etiket olarak kalır ve ben tatminsiz olarak yaşamıma devam eder, içime sinmeyen bir şekilde para kazanırım.

Bunca yıllık eğitim sürecimde hiç bir kağıt elde edemedim ancak çok değerli bilgiler, ufuklar, insanlar ve idealler kazandım. Bu sürecin daimi destekçisi aileme de sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Arslan ailesinin resmi eğitim sponsoru babama ise özverisinden ötürü ayrıca teşekkür ediyorum. Bir gün bu başarılarımı kağıtlar ile de taçlandıracağım, bana güvenmeye devam edin.
dahası...


          "N'aptın?"
          "Hiiç, gittim geldim işte."
          "Ben de onu diyorum, ne zaman alıyorsun vizeyi?"
          "Önce sınavlarını ver dediler."
          "Nasıl lan? Senin sınavlar daha ocakta ama."
          "Öyle... Benim memlekete gitme işi yalan olacak gibi."
          "Olmaz niye olsun oğlum. Acil durum vizesi alırsın, 30€ alt tarafı."
          "Oğlum onu şimdi harcarsam daha acil bir durumda ne yapacağım?"
          "Her zaman verirler ki onu."
          "Ne biliyorsun?"
          "O tombul çocuğa dedi ya kadın, 'senin vize yetişmez, acil durum vizesi verelim' diye."
          "Harcamaya gerek yok ya onu."
          "O değil de kadın perşembe getir eksikleri tamamdır dememiş miydi?"
          "Dedi."
          "Ee?"
          "Başka kadına denk geldik."
          "Ee?"
          "Ne ee mına koyim. Biliyorsun buradaki memurları, herkes insiyatif kullanıyor. Bu da sınavları beklemekten yana kullandı."
          "Sikeyim be!"
          "Ben de..."
          "Sen neden o gün tam götürmedin belgelerini? Al tarafı fotoğraf ve kaç kredi verdiğine dair belge verecektin! Dayaklıksın!"
          "Daha sadece 2 kredi verdiğim için, sınavlarım da ocakta olduğu için çok işe yarayacağını düşünmedim, o yüzden götürmedim. Fotoğraf olayı da; benim fotoğraf gayet geçerli bir fotoğraftı bence, kız beğenmedi. Ne dersem diyeyim her türlü haklısın. O gün belgelerim eksiksiz olsa tamam diyecekti, şu gün gel al vizeni. Ya da o kıza denk gelseydim yine, belki o zaman tamam al vizeni diyecekti." Evet pişmandım, 'keşke' diyorum, 'keşke biraz daha ciddiye alsaydım vize işini'. Hayatımda nadiren cümle içinde kullanırım 'keşke'yi.
           "Tamam ya neyse, sınavları verince gider alırsın vizeni."
           "Sorun o değil bro. Sınav verilir ama ben niye böyleyim?"
           "Nasılsın?" dedikten sonra kendimle ilgili tüm olumsuz şeyleri bir bir sıraladım.
           Buraya gelişimi düşündüm önce. Bilkent yıllarımı, oradan kaçmaya çalışmalarımı, gittiğim desen kursunuz, güzel sanatlara hazırlanışımı, götüm yemeyip Bilkent'e (sevmeye sevmeye) geri dönüşümü, mâli anlaşmazlıklar yüzünden okulun gereksiz yere 2-3 sene uzaması, sonunun gelmemesi, ilk kaçış noktamın Viyana olması, apar topar buraya gelmem, iki dönemde almancayı söküp, orta seviyede olduğu gibi bırakmam, üzerin bir yıldır doğru düzgün bir şey eklememem, kendimi günden güne köreltmem, okulun üstüne düşmemem, en nihayetinde de vasat başarıda bir öğrenci olarak bu muhabbeti yapmam. Evet çok canımı acıtıyor bu.
           Hiç bir zaman başarı kıstasım eğitim seviyesi, ders notları olmadı ama onun eksikliği de kötü hissettiriyor. Hadi onu geçtim ben kendimi bildim bileli okuyorum, ailenin tüm fertleri benim için kıçını yırtıyor! Kardeşim dahil. İçip içip aradığı sıralarda "abi benden bir bok olacağı yok zaten, ben burada iş güç hallederim, kaç para lazımsa gönderirim sana. Sen oku!" demesi bir insana ne kadar koyabilir tahmin edebilir misin? Hele o kardeş senden küçükse. Pozisyonlarımız tersi olsa ben de yapardım aynısını, sorun öyle bir fedakarlık yapıp yapmadığı değil, benim böylesine iyi niyetleri kötüye kullanmam. Annemle konuşurken de aynı. "Anne ben aslında girerdim de sınavlara ama zaten 3 kere girme hakkımız var bitirmeyeyim haklarımı dedim, kendime güvenemedim..." Sevgili annenin cevabı ne dersiniz? "Biliyoruz oğlum, hesap vermene gerek yok, en iyisini sen bilirsin. Senin okuyacağını biliyoruz biz zaten, yaparsın sen." Deme işte öyle. Nereden biliyorsun okuyacağımı?
             Ben tembel adamım. Okul da eve bir saat olunca hevesim kalmıyor okulla ilgili. Allah var Bilkent'teyken gerçekten canla başla ders çalışırdım. Severdim de çalışmayı. Sanırım dil yetersizliğinden böyle oluyor. Okulda aslında herkes sıcak kanlı, okuldaki neredeyse tek yabancı olduğum için de herkes gelip sohbet ediyor. Ortam da iyi aslına bakarsan yani. Biraz daha yakında otursam herhalde tüm vaktimi okulda geçirebilirdim.
             Bir de okulun sistemi meselesi var. Türkiye'deki okullarda sana paket seçenek verirler her dönem, onları alır okursun, ders seçmene gerek kalmaz. Belki seçmeli ders istersen onu seçersin, geri kalanı hazırdır zaten. Hazır olmayanları da bölüm sekreterine hallettirirsin; "Nurdan Abla yeaa şu benim derslere bir el atıversen!" diyerek. Burada derslerin her birini kendin seçtiğin gibi, sınavlara bile ayrıca kayıt yapıyorsun!
             Keşke dil kursunu 4 dönemde bitirseydim bile dedim. Nasılsa kredi veremedim, bir şey yapamadım bari kursta boş boş takılırdım, eğlenirdim.
             "Saçmalama lan ne yapacaksın 2 dönem daha dil kursunda? Daha ne öğretecekler sana, sonrası sana kalmış. Sokağa çık milletle muhabbet et, buralı arkadaşlarınla vakit geçir. Önceden daha akıcı konuşuyordun sen, farkındasın değil mi?"
             "Farkındayım."
             "E ne oldu şimdi de böyle geriledin?"
             "Haytalık abi, tamamen. Okul meselesi de tamamen o yüzden. Kendime vakit ayırmadım hiç bu dönem. Öyle akıntıya bıraktım kendimi. İstiklal Caddesi'nde haftasonu yürüyormuşum gibi kalabalığa bıraktım kendimi. Gitmek istediğim yeri unuttum, öylesine hareket ediyorum.
             "Hah! Hasbama bak, sen nereden biliyorsun İstiklal'in hafta sonu kalabalığını?"
             "Filmlerden falan, hem ne bozuyorsun lan! Ergenken yazları festivale giderdik ya, o zaman yürürdük hep o yolu."
             "Ergenkendi o, ben hatırlamıyorum bile ne kadar kalabalık olduğunu."
             "İki dakika çeneni tutup hisli adam tribine sokturmadın. Dertliyim oğlum, şu sınavları vermem lazım, vizeyi alamıyorum, şubatta bir yere gidemiyorum, sınavlara stres altında çalışacağım, bizimkileri özledim, kediyi özledim, Çağla'yı, Gizem'i, Özkan'ı, Kençal'ı, Erhan'ı özledim."
             "Gizem zaten olmayacak oralarda sen gittiğinde. Çağla İstanbul'da, Kençal İzmir'de, Erhan ve Özkan'ı görürsün, o da eğer Ankara'ya gidersen."
             "Off o da doğru, giderim ben de! Hem Esra'yı da görürüm belki."
             "Sen boşver hayalleri, acıktım ben. Ne aldın?"
             "Hellim aldım, yumurta aldım bir de kola."
             "Koçum benim! Kıbrıs'ta gibi hissettim bir an hellimi görünce. Sen otur, ben hellimi doğrarım."
             "Oğlum ne olacak benim şubatta memlekete gitme meselesi? Kıllık yapmasalar bari vize konusunda. Bir de oğlum ben adam olayım artık ya! Tertipli, sorumlulukları olan falan..."
             "Olursun koç, onu da olursun. Önce bir benim hellimli yumurtamı ye de ondan sonra ne oluyorsan ol!"
             "Göt! Ben de domates doğrayayım bari, ne yapalım. Birazdan babamı arar durumu izah ederim, o sonsuz tölerans denizinden neler sunacak bakalım bu sefer. Cidden üzülüyorum ama artık ya!"
             "O zaman sana Kesmeşeker'den gelsin, yeni albümden, Herşey Sermaye İçin Sevgilim."



*Harbiden hepinizi özledim lan! Kedi canını yediklerim!
dahası...


Eveet yine çok fazla olmuş yazmayalı ve ben yine çok fazla şey yapmışım. Tamam bu sefer tek tek geçmeyeceğim üstünden, sadece olabildiğince detaysız ama önemli noktalara değinerek devam edeceğim.

Öncelikle yine bir misafirimiz vardı, Charlotte, Fransa'dan. Toulouse'dan geldi. Çatlak bi opera öğrencisi. Buradaki okullarla görüşmeye gelmiş, gelmişken de geziyor tabi. Sayesinde resmen hayatım değişti diyebilirim. 2 gece kaldı ve o günden beridir de sıkılmıyom, sıkılacak vaktim olmuyor çünkü (nispet yapar gibi oldu, neyse). Charlotte'un 2. gününde sürekli netten görüştüğüm bi arkadaş vardı onunla buluşma şansım oldu, dedim misafirimiz var atla gel.

Off aslında konular hep çok uzun, keşke biriktirmeden yazsaymışım. Neyse, Mariahilfer'de arkadaşlarla turlarken Lena'yı aradım "gel kız" diye. O da kırmadı geldi tabi. Turlama bittikten sonra Charlotte'la buluşup pizza yemeye gittik. Öncesinde Lena'nın erkek arkadaşının barına gidip bişeyler içtik falan. Levente diye Macar bi arkadaşıyla tanıştık Charlotte'un, adam türkçeyi sökmüş, acayip eğlendik ya. Tanışırken elini uzattı;

- Where are you from?
- From Turkey.
- Ohoo nasılsın kardeşim.
- İyiyim kardeşim sen nasılsın?
- İyiyim çok şükür.
- Oha you know it!
- Evet, çok konuşamıyorum ama biliyorum Türkçe.
- It is great!
- Ne mutlu Türküm diyene!
- ahahah

Adam Marcus'un (Lena'nın sevgilisi) barında da başladı İbo'dan "tek tek"i söylemeye, Güneş-kun'la ben yere yattık gülerken. İbo hayranıymış. Türkiye'yi de çok seviyormuş.Baya garip adamdı, sonra bizle pizza yemeye gelmedi, onu yolladık. O da operacı.

Lena, ben, Güneş-kun, Charlotte ve iki diğer Avusturyalı arkadaşı pizza yedik, bolca muhabbet ettik ve Lena'nın muhabbetlerde kahkahalara boğulduk. Lena Türkçe'de sadece iki kelime biliyor birisi "yedi buçuk" diğeri de "biber", ha bi de artık "bağcık"ı biliyor :) Abi insan başka bir dilde bişeyler öğrenirken selam vermesini ya da küfretmesi öğrenir, bu yedi buçuğu öğrenmiş, ona da koptuk. Ertesi gün Charlotte'u yolladık, yollarken de foto çekildik tabi ama bizim kanepede çekilmeyi unuttuk bu sefer, olur öyle.


Bi CS de böyle geçti. Oradan hemen Manu'ların eve aktım, grubu oluşturmaya başlamış, elemanlarla görüşecektik ertesi gün falan ya da iki gün sonra, onları konuşmaya çağırdı hem de çalarız falan dedi. Gittim gider gitmez bişeyler doğaçladık. Aslında Manu'nun şarkıları çaldık, adamın süper şarkıları var. 

Bu aralarda da sürekli okula gidip kayıt işlemleriyle ilgili eksikleri gideriyorum, ders seçimleri falan. Neyse ki hepsini hallettim, dört ders seçtim bakalım ne olacak. 14'ünde ya da 15'inde başlıyor dersler. 

Ertesi gün bi inşaata temizlik niyetiyle gidip amelelik yaptım. Aç karına sabah 8 akşam 6 çalıştık Talha çocukla. Ebemiz mikildi. Hem de sadece 40€ için. Hayat zor tabi, ekmek aslanın ağzında ama arkadaş bu kadar da olmazki. Neyse normalde cuma, cumartesi ve pazar da çalışacaktık ama hem patronu sevmedik hem de yaptığımız işin hakkını vermiyorlardı hem de cuma Manu'larla görüşeceğimden sadece bir gün çalıştık. Eve gelirken de döner kaptık birer tane, açlıktan ölmek üzereydik çünkü. Onu afiyetle yuvarladıktan sonra Güneş-kun'nun annesi bizi yemeğe çıkardı. (Güneş-kun'un annesi sadece 4 günlüğüne gezmeye geldi, resmen bizi doyurup döndü:) Ardından da bizim doktor hanımın yurdunu taşıdık. Singapurlu oda arkadaşı var, kız hem taş gibi hem de çok tatlı. 

Ertesi gün Manu'nun bulduğu elemanlarla çalmaya gittik. 16 yaşında Avusturyalı bir basçımız var ama hayvan gibi çalıyo piç. Davulcu Stephan. Konservatuarda piyano okuyor ama davulu piyanodan altta kalmaz. Onun okuluna gittik çalmaya, süper yer! Saksafonda rasta bi abla var, o da saksafon okuyormuş zaten konservatuarda. Bi de Manu ve ben. Alayı taşaklı müzisyenler. Ha ben ne mi yapacağım? Ben perküsyondayım. Şarkıları ona göre düzenleyeceğiz. O gün iki şarkıyı denedik hep beraber, ben ömrümde öyle bir müzikal haz almadım. Başlarda gerilerek çaldım ama sonrasında bildiğin uçuşa geçtim, çok iyiydi, anlatamayacağım kadar hatta. Çalışımı beğendiklerini söylediler, bana ayıp olmasın diye öyle dediler gibi geldi ama Manu hala bikaç günde bir arayıp ısrarla bilgilendiriyor. Demekki sıçmamışım o kadar. Şimdi bana bi djembe lazım. Heralde en güzel o uyar müziğe. Oradan çıkışta da bizim fakirlere uğradık. Onlar da eve bi Slovak bi Vietnamlı adam almışlar, rakı içirmişler. Slovak sağlam çıktı da Vietnamlı ile bizim arkadaş bayıldılar. Orada da oturduktan sonra döndük evimize. 

Sonraki gün ise havanın güzelliğini fırsat bilip bisiklet sürmeye karar verdik. İyi de etmişiz. Yine buraya yeni gelen ama daha yüzyüze görüşemediğimiz bir arkadaşla görüştük, bisiklet sürdük, bolca muhabbet vs. Boş boş dolaşıp Pakistan restoranında yemek yedik. O restoran da çok ilginç birşey, istediğin kadar yiyorsun çıkan yemeklerden ve çıkarken onlar sana "ne kadar?" diye soruyorlar. Yani istediğin kadar ye, istediğin kadar öde. Çok ilginç bir sistem ama tuttum. Yine de olur da giderseniz 3€'dan az vermeyin, ayıp olur. Baya sağlam yedikten sonra eve bisikleti bırakıp hemen tekrar dışarı attık kendimizi. Doktor hanımın bira sözü vardı yurdunu taşıdığımızdan dolayı. Dedik sabahki buluştuğumuz arkadaşı da çağıralım, şu da gelsin o da gelsin derken masada Gülse, Ceren, Melis, Talha, ben, Yasin ve Alexia olarak hazır bulunduk. Ceren'le de ilk kez 3D görüşüyordum. Cana yakın insan, BOKU'da okuyor o da. Mastıra gelmiş ama daha önceden orada erasmus yapmış. Benden bilgi alırım diye feysbuktan mesaj atmıştı ama ben ondan bilgi alır oldum. O da öyle bir hanım kızımız. Alexia da Charlotte'u aratmadı, o da çatlak. Tüm Fransızlar çatlak sanırım. Çok eğlenceli kızdı o da. Langırt oynadık, ilk el biz yenildik ama 2. maçı almasını bildik. Gülse sağlam oynuyormuş. Alexia delirdi gol yedikçe. Lena mesajı geç attığı için o kaçırdı buluşmayı.

Bugün de Dayı'larda yemek yemeyi planladık. Öncesinde dernek kurulumlarını falan araştıracaktık, onu halledemeyince Dayı da "gelin size mantarlı tavuk sote yapayım dedi, hayır diyemedik. Sonrasında nasıl oldu anlamadık o Ilona ve Sarah'yı çağırdı, ben de bizim kızları çağırdım ama tek vefalı kız olan Lena geldi sadece. Nele bu ara ne telefonlarıma çıkıyor, ne bi yere çağırınca geliyor. Ayıptır arkadaş. Neyse yine de yeterince yedik, içtik, güldük, eğlendik. Lena Dayı'yı madara etti bir oyunda, hele Kayhan boğazlıyordu Lena'yı :) 

İşte özetle böyle geçti bu aralar. Dediğim gibi sıkılmaya dahi vaktim yok. Şöyle bakınca bu hafta sadece perşembe boşum, geri kalan günler illaki bir yerlere sözüm var hep. Ne güzel arkadaş, boş geçmesin hiç bir günüm, en kötüsü öyle olsun hep. Bi de USI'ye kayıt yapsam, her cumartesi düzenli aikido yapsam süper olacak. Zaten salılarım ve cumalarım kafadan dolu. Ders programımda da çarşamba perşembe boş. Onları da ayarlarız ya.

Ha bi de kapatmadan, Digitürk'ün orosropuçocukluğunu en içten duygularımla kınıyorum!! Pire için yorgan yakan zihniyet! Sanırım daha da fazla uzatmaya gerek yok, ne için söylediğim de ortada, umarım pek sevgili(!) devlet büyüklerimiz(!) buna bir el atar. Mağduruz arkadaş.

BLOGUMA DOKUNMA!!!

Neyse germeden bitireyim. Böyle işte canlar, hayat ne güzel dimi, kuşlar böcekler falan...

*Haa bi de Esra'yla aramı düzelttim umarım, al bir güzel haber daha. Seviyom seni Esra, böyle olmasın aramız bir daha nolur. 


dahası...


Hmm en son nerede kalmışız bir bakalım. Bir çok şey hakkında yazmışım, sınav, misafir, yazdığım hatun, müzik, otostop planı.

Tamam şimdi tek tek ele alarak başlıyoruz. Öncelikle sınavdan bahsedelim. Tahmin ettiğiniz üzere geçtim, hem de epeyce iyi bir notla: 2! (buradaki not sistemi tersten işliyor, 5 en kötü, 1 en iyi) Zaten yazılı sınavdan da 2 almıştım, konuşmadan da 2 alınca rahat rahat bölüme başlayabiliyorum artık. Bakmayın aslında 2 aldığıma çatır çatır konuşuyor değilim ama işte o da oturacak zamanla. Sınavda soru olarak Türkiye'de okumak ve kitle iletişim araçları çıkmıştı. Türkiye'de okumak konusunda sadece kendi hikayemi anlattım kafi geldi, kitle iletişim araçlarındaysa soru cevap gibi ilerledi muhabbet. Neyse sonuç olarak şukumuzu verdiler Şimdi kalan kısımda pazartesi okula gideceğim, okul şifresi falan alıp "ben yeniyim buralarda, ne yapmam gerekir" diye soracağım. Sonrasında da ders seçimleri falan derken tamamen öğrenci olacağım işte. Kurstan "helal olsun belgesi"ni 1 martta vereceklermiş, işte o zaman tamamen bitiyor kurs hayatım, üniversite hayatım başlıyor. Hadi bakalım.

Misafire gelince, geldi kızcağız, numaramı yanlış yollamışım bir saat Reumann'da takılmış. Allah'tan "nerde kaldın kız!" diye mesaj attım da haberleşebildik. Neyse bulunduğu internet cafeden koşa koşa kurtardım kızı, sıcak, samimi biri. Neyse geldi, yemek yeme demiştim, önerime uymuş. Mantarlı omlet yaptım, yemekten sonra da biraz oturup dışarı attık kendimizi. Hava bildiğin göt kesiyor, böyle soğuk olmaz. Güneşli ama güneş sadece aydınlatmaya yarıyor. O halde sokakta 5-6 saat dolaştık, Mariahilfer'de bir cafe keşfettik, bolca muhabbet ettik, Hunderwasser Haus'ta Sacher yedik. Harbi baya gezmişiz ya. O değil de kız çok fazla bilgili, tıp okuyor, Sırp ama Polonyalılara daha çok benziyor, baya uzun, sarışın, mavi gözlü falan. Aslında fotoğraf çekildik ama hala onun göndermesini bekliyorum. Norveç, Fransa, Almanya falan dolaşmış burası son durağıymış. Isfit diye bir öğrenci festivaline gitmiş. Festivalden ziyade dayanışma bişeysi gibi bişey, tam anlayamadım. Ufak tefek workshoplar falan yapılıyormuş. Akşam eve geldik, dışarı çıkarız diye umuyordum, aslına bakarsan ertesi gün konuşma sınavım var, couchsurfing'in konuşma etkinliğine katılmayı planlıyordum hatta yazdığım kızı da çağırdım, gelirsem görüşürüz demişti. Gitmedik. Başka bir yere de gitmedik. Öyle biraz oturduk evde, sonra bu duşa gircem ben dedi. Yıkanırken ben de bilgisayarda vakit öldürdüm. Sonra çekti pijamalarını yattı. Misafire sarkılmaz diye kendimi dizginledim. Hala da aynı düşünüyorum, misafire sarkılmaz. Ama o şekilde bilgisayar başında durmak hakkaten acı vericiydi, neyse geçti gitti. Sabahın köründe kalkıp uçağına gidecekti, beni de kaldıracaktı aslında ama sabah telefonumda mesajı gördüm;

"Bilal ben havaalanındayım, seni uyandırmak istemedim, teşekkürler herşey için, sınavında başarılar"

Böylelikle bir couchsurfingçi daha uğurlamış olduk. Yenisi de pazartesi geliyor. Fransız bir hatun.

İşte bu arkadaş :)



Hmm yazdığım hatuna da değinecek olursak, aramız gayet iyi. Her gece nette saatlerce konuşuyoruz ve muhabbet temaları genelde elişi, çorba tarifi, geyik falan. Muhabbeti çok şeker, hala gerçek hayatta görüşemedik ama salı günü görüşebiliriz belki. Bakalım şu anlık hayvan gibi asılma işini askıya alıyorum, önce arkadaşı olmak istiyorum, çünkü muhabbeti hakkaten çok güzel, espiri anlayışı falan on numara. Gerçi bu sefer de Nele olayına döner mi bilmiyorum ama bakalım aynı taktikten devam.

Müzik olayı rölantide devam ediyor, Manu yoğunmuş bu ara ama patlamadı. Umutluyuz.

Otostop planını da yaza erteliyorum değerli okuyan insan. Temiz temiz uçağa atlayıp 15 Nisan 8 Mayıs arası babamın elini öpmeye, anamdan helallik almaya gelcem. Hasret falan gidereceğim herkesle. Yalnız Kençal'a söz verdiğim gibi İzmir'e bulamadım bilet, İstanbul'a iniyorum ama İzmir'e de uğrarım tabi.

Genel olarak böyle akıyor işte günler. Hemen hergün bişeye vakit bulmaya çalışıyorum. Okul başlasın halim ne olacak bilmiyorum. Ha bi de elişine geri döndüm yine, kurutmaya attığımdan dolayı giyilemeyecek duruma gelen kazağımı kesip hırka haline getirdim mesela, çok sevdim. Buradan bakabilirsiniz, yeşilli kırmızılı olan.

Birikmiş ya.
dahası...


Ee sınav da geldi çattı. Bir yıldır bu çarşambayı bekleyerek gittik geldik kursa, şimdi de meyvesini alma sırası artık. Evet son sınavımdan bahsediyorum. Yazılı sınavları verdik, sadece konuşma sınavı kaldı. Gidip bölümden hocalarla muhabbet edeceğiz, Viyana'yı kurtaracağız. Rakı masası gibi muhabbetler dönecek diye düşünüyorum. Her neyse canı sıkacak bişey yok. Çalş diyenler oluyor da neye çalışılır ki konuşma sınavı için? Bugün ve yarın almancaya abanacağım işte, gerisini de Lisa ve pek değerli BOKU hocalarına bırakıyorum. Okulu anlatmıştım geçenlerde, işte oraya ulaşmam için tek bir sınav daha kaldı, ondan sonra hep ordayım. Güzel olacak.

Tüm bunların yanında yarın yine bir misafirimiz var, sınav öncesi. Umarım o da benimle almanca konuşma gününe gelmek ister. Yoksa tüm gün ingilizce konuşup sınava gidersem sınavda dilleri şaşabilirim, hoş olmaz. Ben diller arası hemen dönebilen insanları anlamıyorum. Tamam ana dilinden bi yabancı dile dönersin rahat ama iki yabancı dil arası nasıl dönebiliyorsun anında?

Bu hafta yine hayvan gibi dolu geçebilir, öyle düşünüyorum yani. Manu arayacak bu ara, akşam Bojan'la görüşmem gerek, evi toplamam gerek miasfir için. Misafir gezdircem, sınavı geçersem onu kutlucam, okul kaytları başlamış olacak, USI'ye gidip aikido kaydı yapmam lazım, BOKU'dan şifremi almam lazım (bu 3. kez olacak), yine unuttum şifremi, geçen hafta buraya varmış olan arkadaşla hiç görüşmedim, onunla görüşebilirim, epeydir görüşmediğim eski dostları da aramalı, Dayı'nın pişirdiği balıktan yemeli vs. vs. Harbi liste uzayıp gidecek bıraksam ucunu. Amma çok şey biriktirmişim. Bırak biriksin ya, evde oturup durmaktan iyidir. Ha bi de bu ara bi kıza yazıyorum da sanırım sevgilisi var, olmayacak gibi. Bırakayım değil mi peşini? Ama söylenenlere göre bir yıldır falan çıkıyormuş, evlenmeyecekse bıraksın biraz da ben çıkayım (zihniyetimi sikiim). Öhöm kabalaşmayalım.

Aman her neyse. Ne diyorduk? Ha paskalyada çok çılgın (!) planlarım var. Aşağ yukarı bir aylık vaktim var. Aileme bileti yanlış tarihe aldırdığımı farkettiğimde arayıp 15 Nisan - 8 Mayıs arasına öteleyin bileti dedim, onlardan da "yaza bişey kalmadı, o zaman yazın gel diye bir teklif geldi, aklıma yattı, hoşuma da gitti. O zaman dedim, siz bileti yaza alın ben buradan otostopla yardırır gelirim. Önce Arona'ya (Arona, İtalya'nın kuzeybatısında yer alan, Milano'ya çok yakın olan bir kasaba gibi bir yerdir) uğrarım, Indre ve Ekatarina'yı ziyaret ederiz, oradan da kaptır bakalım doğuya. Bu plan şimdilik biraz ütopik olsa da haritayı bir kontrol ettim de 922km Viyana'dan Arona, 2600 km Arona'dan İstanbul. Kabataslak bir hesapla 15'inde buradan çıksak, gece gibi Arona'da oluruz. 18'i gibi de Arona'dan çıksak 20-21'i gibi en kötü Keşan'da oluruz diye umuyorum. Sonrasında epey vakit kalıyor. Dönüşü de otostopla düşünüyorum tabii ki. Hatta Nedim Abi'ye bi sorarız o sıra yük getirecek miymiş Viyana'ya, eğer öyle olursa İnegöl'den atlarız, 2 günde Viyana halinde oluruz.Güzel hayaller bunlar. Şimdilik hayal ama unutma ki Dortmund ve Strasbourg seferi de hayalle başlamıştı. Gerçi öncesinde halledilmesi gereken epeyce şey var ama rafta duruyo plan. Nisan başı tekrar yatırırz masaya.

Hadi bakalım duaları alalım çarşamba için.

Ha bu arada O tanıştığım Uruguaylı ablayla Manu iletişime geçmiş, bu müzik olayı katlanarak büyüyor. Sonu nereye dayanacak bilmiyorum. Davulda ben varım ya gerisi çokta mühim değil, alın istediğiniz kadar sağlam müzisyen, daha da iyi olur hatta.

Bu son, sonra kapatıyorum. Sınava girecek olan arkadaşlardan okuyacak olan olursa diye not düşeyim, hiç sıkıntı yapmayın, sınava giripte kalan olmamış aldığımız verilere göre, sadece hocayı anlayın, sorulara düzgün cevap verin, biraz güler yüzlü ve rahat olun. Sizi bırakmaya değil geçirmeye uğraştıklarını da aklınızdan çıkarmayın. Yapamam demeyin, dediğiniz an zaten sınava bile girmeyin. Karşınızdakiler hoca değil, siz de sınavda değilsiniz gibi düşünün, aksın muhabbet zaten en fazla 10 dk muhabbet edeceksiniz, sonrasında hoca "hadi bakalım hayırlı olsun" deyip yollayacak sizi. Öperim hepinizi, hepinize ayrı ayrı bol şanslar.
dahası...


Yine bişeylere üşendiğim günlerden birisi ama öyle bir lüksüm yok. Üşenmeye takatim yok, bokunu çıkarıyorum her anın. Pazartesi Free Hugs yaptım, zaten anlattım. Ertesi günü yine couchsurfingin bir lütfu olan almanca alıştırma gününe katıldım. Bir barda toplanıp almancası kıt olan biz fakirler kendimizi zorlayıp almanca konuşmaya çalışıyoruz. Herkes başka dillerde de anlaşabilecekken sadece almanca konuşuyoruz. Eğlenceli aslında, yalnız olmadığını anlıyorsun.

Başlarda Bojan'ın gelmesiyle biraz sıkıldım o etkinlikte. Bizim sınıftan Bosnalı bir arkadaş bu Bojan ama espiri anlayışı pek uymuyor bana, sıkıcı bi adam nazarımda ama ona rağmen sürekli beraberiz adamla. Uzunca süre onunla takıldıktan sonra sattım adamı, ne yapayım dayanamadım. Toshimi'yi gördüm onun yanına gittim. 3-5 kelime japoncanın ardından yanındakilerle beraber almanca muhabbete giriştik ama Toshimi erken ayrıldı, biz de Uruguaylı bi ablayla muhabbet ettik. Kadın müzisyenmiş. Baya da güzel şarkıları var. Bu ara hep müzisyenler çıkıyor karşıma. Bu gruplarının sayfası Bu da kendi solo çalışmaları. Konservatuar okumuş ama bitirmemiş. Gayet hoşsohbet bir ablaydı. 23:30'a kadar muhabbetten sonra son metroyu kaçırmamak için ikimiz de kalktık, metroya doğru yürüdük, yolda da biraz lafladık sonra evlere dağıldık. 

Eve geldiğimde couchsurfingin forumunda birisinin sokakta kaldığını gördüm, sms attım cevap gelmedi. Zaten beş saat önce göndermiş mesajı. Dün mesaj attı işte; "Çok teşekkürler, kalacak yer buldum ama müsaitseniz yarın sizde kalabilirim" ben de tabii ki ya seve seve dedim. Çok tatlı bir yaşlı teyze, sabah gelip çantalarını bıraktı, gezmeye çıktı. Akşama güzel bir yemek yapayım, oturur yeriz, muhabbet ederiz. Djembe falan çalıyormuş, müzikten gireceğiz yine muhabbete. Hem bu sefer almancası da çok iyi yani almanca alıştırma yapmak için de ideal.

Ayrıca okulu gezdirdiler bir rehber eşliğinde. Zaten daha önce defalarca kez gitmiştim merakımdan ama bu sefer bambaşkaydı. Aşık oldum okula. Okulum BOKU bu arada Uviversität für Bodenkultur. Resmen ODTU havası sezdim. Çok komünal bi okul. Derslikler falan filan bildiğin okul ama sosyal hizmetleri inanılmaz. Birkaç örnek vereyim. Okul Viyana'nın en taşaklı semtinde bi kere, trafik gürültüsü pek yok, etrafta bolca ağaç, park, orman falan var. Havası güzel, biraz tepede kalıyor. Seraları, birkaç tane binası falan var. Mesela okulun barı var TÜWI adında. Sadece bizim okulda gördüm onu, diğer ünilerde yok. O barda da sadece bio gıdalar satılıyor. Pizzalarının hamurlarını bile kendileri açıyorlarmış. Çok güzel bio biraları var, leziz. Barı tam salaş, sanki herkes evinden bir çekyat bir sandalye getirmiş te öyle düzmüşler içeriyi. Hemen yanında ÖH'sı var. Öğrenci birliği gibi bişey, ne konuda olursa olsun başın sıkıştığında danışacağın tek yer. Neyse kütüphanenin arkasında bir bina daha varmış daha önce görmemiştim, mükemmel bir mimarisi var, betimleyemem. İçerisi sera gibi. Oranın kapısı bir avluya açılıyor ve çok güzel bir tabiat, ve bir de otoparkı var. Otoparktaki araçlar okula ait ve lazım olursa oradan çok cüzi bir miktara ödünç alabiliyorsun. Mesela ev taşıyacaksın, "abi ev taşıcaz minibüsü ödünç alabilir miyim?" dediğinde anahtarı veriyorlar eline. Oranın hemen yanında yanyana sıra sıra barakalar var, okul kantini, çocuklar için kreş (öğrencilerin çocukları için) ve sadece bizim bölümün bir barakası var. Peyzaj mimarlığı için yani. Bunları gördükten sonra kesinlikle bir gün daha fazla almanca kursu yapmam. Bir an önce bölüme başlıyorum. Zaten sınavlarımı verdim bir tek konuşma sınavı kaldı, onu da önümüzdeki hafta halledip bölüme başlıyorum. Mükemmel ya BOKU!

Neyse canlar öyle işte. Yarın da Berlin'den bi çift gelecek iki geceliğine onlardan iki gün sonra da Norveç'ten birisi daha. Bokunu mu çıkardık acaba diye düşünüyorum da, yoo bizim ev neredeyse hiç bir zaman sadece ev sahiplerinin konakladığı bir yer olmadı ki, mutlaka bir arkadaş oluyor evde. Hem her gelenden mutlaka yeni bir şeyler öğreniyoruz, gayet eğitici birşey yani böyle insanları ağırlamak.

Bi de dün WWF aracılığıyla yarım km2 yağmur ormanı kurtardık. Fazla sevgi doluyum bu ara. Herkesi bağrıma basasım var.

Gel öpüjemm.
dahası...

Dahası »


Blogger tarafından desteklenmektedir.