Evin eksiklerini yavaş yavaş tamamlıyorduk. Bahadır’a memleketinden bir kaç parça geliyor, İtfaiye Meydanı’ndan bakınıyoruz, arkadaşlar falan derken ev epey ev şekline girdi, artık misafir ağırlayabiliyorduk. Bazen Dut, Kuru ile birlikte kahvaltıya geliyordu, yine o günler biriydi, mükellef bir sofrada kahvaltının ardından Bahadır, ben, Dut ve Kuru; çay ve sigara keyfine devam ediyorduk.

“Sizin arkadaşlığınız nereden geliyor? Eminim ki Dut herkesle garip bir şekilde tanışmıştır” dedim Kuru’ya dönerek.
“Aynen öyleydi, oldukça garip.”
“Anlatsanıza.”
“Tamam o zaman başlıyorum. Benim lise bitmişti, öss o sene tutmayınca bir sene daha hazırlanacaktım, güzel sanatlar istiyordum hep. Birkaç yere sınava girdim, hatta tutanlar da oldu ama ben grafik okumak istediğimden hırs yapıp bir sene daha hazırlanmayı yeğledim...”
“Hatun kısa kes, biyografini çıkardın iki dakikada” diye araya girdi Dut.
“Tamam ya! Her neyse işte, o zamanlar en azıttığımız zamanlardı, ergen buhranları işte, evle kötü olmalar, sokakta sabahlamalar, sürekli içki içmeler...”
“Az mı içiyorsunuz şu an?” dedim istemsiz.
“Daha az en azından” deyip gülümsedikten sonra devam etti. “Biz yine bir arkadaşla beraber... O değil de Necip kayboldu lan!”
“Harbi ya, en son ailesi alıp İzmir’e götürmüştü, sonra kayboldu” dedi Dut.
“Necip kim ya?” dedim, konuyu anlamayarak.
“O gün yanımda olan arkadaş. Neyse işte biz Necip’le sinyal çekiyorduk...”
“Ya pardon bölüyorum da sinyal çekmek nedir?” diye lafa karıştı Bahadır.
Önce kızlardan bir kahkaha patlaması geldi, sonra da anlayışlı bir şekilde sinyali açıklamaya başladılar; “Dilencilik gibi bir şey ama kesinlikle dilenmek değil. ‘Abi bozuk paranız var mı, yolda kaldık da’ falan diyerek para toplamaktır sinyal” diye açıkladı Kuru.
“Ya da kişisine göre ‘abi şarap alacağız, para çıkışmadı, var mı bozukluğun?’ demektir” dedi Dut.
“Aynen öyle, bu şekilde herkese sora sora toplayabildiğin kadar para toplarsın, yeme şekli sana kalmış. Ev kirası ödeyen arkadaşlarım oldu bu yolla ama artık eski cazibesi kalmadı, önceden yiyordu millet ama artık dilenciymişsin gibi bakıyorlar. Aslına bakarsan ortam 2000’lerin ortalarında daha iyiydi” diye Ankara’nın sosyoloji tarihini açıkladı Kuru. “2000’lerin başında çok çok daha iyiymiş.”
“Ya hadi sadede gelin” dedim sabırsızca.
“Neyse işte sinyal çekiyorduk, Dut’a da sorduk, o da Bahadır gibiydi işte, ne olduğunu geç anladı, o da bizimle sinyal çekmeye geldi. Garibim İzmit’te görmemiş ki” deyip Dut’tan bir makas aldı.
“Siktir lan oradan! İyice süt çocuğu yaptın. Tamam orada hiç sinyal çekmemiş olabiliriz, hem Ankara’daki ilk yılımdı o sene, tecrübesizdim.”
“Hemen de sinirlenir miymiş.”
“Ya tamam anlat işte, devam et. Amma uzattın.”
“Neyse hep beraber sinyal çektik. Acemi şansı mıdır nedir, Dut sağlam ciro yaptı, baya güzel içtik o parayla. Hatta hatırlıyor musun Dut, okulun karşısındaki müzik marketinin arkasına gitmiştik de orada içmiştik.”
“Hatırlamam mı! Çok pis sarhoş olmuştum, ayaklarım yere basmıyordu. Hatta seninle Necip’in telefonlarını karıştırmışım kaydederken.”
“Neyse işte sonra Dut ‘gitar çalan var mı aranızda?’ diye mesaj atmıştı, öyle ufak tefek stüdyoya falan gittik, öyle kaynaştık, sonra hayatımda arınmadı hatun.”
“Hiç normal yollarla tanıştığın arkadaşın olmadı mı senin Dut?” dedim Dut’a dönüp ciddi bir ifade takınmaya çalışarak ama başaramadım, hala gülüyordum.
“Olmuştur mutlaka, ne bileyim, aklıma gelmiyor şu an.”

Havadan sudan muhabbetlerle çay keyfini de bitirdikten sonra Bahadır odası için birkaç şey bakmak için dışarı çıktı, Kuru da derse gitti, Dut’la kaldık yine başbaşa.

“Dut ben duşa giriyorum, sen biraz takıl.”
“Ben de geliyorum.”
“Nasıl?”
“Ya ben de yıkanacağım, utandın mı benden?” dedi muzip bir gülüşle.
“Yok canım, tamam gel hadi.”
“Hadi!”
“O zaman sen masayı falan topla, ben de küveti doldurayım.”
“Anlaştık.”

Suyu uygun sıcaklığa getirip küvetin dolmasını beklerken Dut’un yanına gittim yardım etmek için, ayak üstü ufak tefek oynaşmalar sonunda banyoda aldık soluğu. Dut’un aklına uyup aldığımız küvet köpüğü ilk kez işe yarayacaktı, onu da doldurduk küvete, az bir çabayla köpürdü hemen. Küvet çok büyük olmadıği için önce sığmakta zorlansak da ben ayaklarımı uzatıp iki yana açtım, Dut da arasındaki boş bulduğu yere oturup bacaklarını küvetin iki tarafından dışarıya salladı, yüz yüze bakıyorduk. En rahat oturabileceğimiz duruş bu idi. Havadan, sudan, derslerden bahsederken ilginç bir diyalog başlattı Dut;

“Lennon’ın Imagine şarkısını biliyorsun.”
“Evet.”
“Ne hissettiriyor sana dinlerken?”
“Bilmem, hiç düşünmedim.”
“Düşün bakalım.”
“John Lennon’dan dinleyince umudu ama A Perfect Circle coverını dinlerken çaresizliği.”
“Bana hep ‘keşke’ dedirtiyor.”
“Nasıl yani?”
“Keşke işte, keşke onun gibi olsa her şey, o şarkıda bahsedilen gibi. Ütopik olarak inandım ben oradaki söylenenlere hep. Lisede komünisttim mesela, gazete satmalar, ufak tefek eylemler, İstiklal Caddesi var mesela İzmit’te orada ufak tefek stand açmalar, bildiriler falan.”
“Hadi ya?”
“Evet oğlum, ne sandın? Neyse işte sonra biraz daha ayaklar yere basmaya başlayınca böyle bağırıp çağırarak, bildiri dağıtarak bir şeyler değişmeyeceğini anladım, okudukça da sosyalizmin, komünizmin o kadar da sağlıklı bir yönetim şekli olmadığına kanaat getirdim, tamam şimdiki yönetim şeklimizden ya da kapitalizmden çok daha iyi ancak yürümez o, insan egosu devreye girince halk eşit olsa da bürokrasi takımı kendi borusunu ötürrüyor. Her neyse, benim gönlüm ondan sonra anarşizme kaydı.”
“Anarşizme?”
“Evet ama kafanda oluşan ‘kıralım, dökelim, kaos yaratalım’ değil de Bakunin’in idealindekiler gibi. Çok çeşitli anarşizm dalları var. Yeşil anarşizm mesela; 60’lardaki hippiler dönemini düşün, komün yaşayıp, toplayıcıklıkla hayatlarını sürdüyorlarmış bir kısmı, yani o akımı moda olduğu için değil de gerçekten benimseyenler. Yoksa bildiğin şimdinin tikileri gibi, sırf gitar tıngırtısına veriyor kızlar diyerek hippi takılan züppeler de çokmuş o dönem.”
“Muhabbet çok ilginç bir yere gidiyor sanırım, ee nereye varacaksın çok merak ediyorum.”
“Bi’ ciddiye alıp dinlesen!”
“Tamam canım, devam et.”
“Ne diyorduk? Hah anarşizm. Eğer ben insansam, özgürlüğümün sınırını biliyorsam ve herkesi kendime eşit görüyorsam neden koyun gibi güdüleyim? Neden birbirinden çok farklı bir sürü insan basma kalıp bir düzen ile aynılaştırılsın?”
“Böyle söyleyince kulağa mantıklı geliyor.”
“Hem beni yönetecek o insanlar benim için neyin iyi olacağını nereden biliyorlar? Mesela köy yaşantısını düşün, şimdiki zaman olmasa da büyüklerin anlattığı dönemleri. Orada yönetimin halk üzerinde doğru düzgün etkisi yoktur, insanlar tüm işlerini imece usulü halleder. Yerel yönetimin etkisi yok mudur? Tabi ki vardır, yol yapar, elektrik çeker, su getirir ama önceleri düşün işte, bunlara bu kadar bağımlı olmadığımız zamanları. O zamanlar insanlar anarşist yaşamıyorlar mıymış?”
“Evet, bir nevi anarşizm.”
“Hah işte, o şekilde yaşasak tekrar, yönetime ne gerek kalır?”
“O zaman da ağalar varmış işte, malı, mülkü, parası çok olanlar güdüyormuş insanları.”
“Onlar olmadan da işler yürür ama, sadece halk paraya taptığı için boyunduruk altına giriyorlar, yoksa gayet yaşamaya yetecek kadar erzakları oluyor, sadece lükslerini satın almak için daha fazla para istiyorlar, böylelikle parası çok olana tamah ediyorlar.”
“Hadi diyelim onu da aştık, hiç bir şey ileriye gitmez ki o zaman da.”
“Ya neden gitmesin, öğrenmeye araştırmaya meraklı kimseler yok mudur? Mutlaka vardır, onlara imkanlar sunulur, böylelikle o da halledilmiş olur. Ancak insanlar kitleler halinde birbirinden bu kadar nefret ederken bu çok zor. Sonra düşündüm de dünyadaki tüm tarih kitapları yakılsa, sanal alemdeki şimdiye kadarki tarih bilgileri silinse, bir şekilde tarih hakkında konuşulması engellense, hayat nasıl olurdu diye.”
“Nasıl yani? Şimdiye kadarki tüm tarihle ilgili bilgiler yok olsa diyorsun.”
“Aynen.”
“Ne olacak öyle olunca?”
“Mesela bir Türk milliyetçisi neden Yunan’dan ya da Ermeni’den nefret eder?”
“Geçmişteki savaşlardan ötürü.”
“İşte bunu demeye çalışıyordum. Tüm bu bilgiler artık yok, yeni gelen nesiller hiç bir ırktan nefret etmez.”
“Pek bir şey değişmez sanırım.”
“Neden?”
“Bugünden itibaren tekrar yazmaya başlarlar, başka kavgalar olur, başka anlaşmazlıklar olur, yine bir ırk, başka bir ırktan nefret eder. Çıkar çatışması, din çatışması, iktidar, güç, para, ırk kavgaları yine insanları guruplara böler, en başa geri döneriz.”
Başını öne eğdi, sanırım bu düşünceye çok inanmıştı, kalesini yıkmış gibiydim. “Ben hiç böyle düşünmemiştim, insan egosunu atlamışım bu hayali kurarken.”
“Üzülme bu kadar” deyip sarıldım, “dünyayı değiştirebileceğin farklı yollar var.”
“Neymiş onlar?”
“Sonra uzun uzun anlatırım, benim de var dünyayı yaşanır kılmayı amaçlayan planlarım” deyip gülümsedim.
“O zaman beraber düzeltiyoruz dünyayı” dedi gülümsememe karşılık vererek.
“Anlaştık, hadi dön de sırtını sabunlayayım.”

Birkaç tane daha buna benzer mevzular konuşup, birbirimizi yıkadıktan sonra giydik bornozları geçtik odaya, acele etmedik giyinmek için. Birer sigara daha yaktık, henüz erkendi ne de olsa.

“Bunu tekrarlayalım” diye başladı lafa Dut.
“Neyi? Küvet keyfini mi?” dedim anlamayarak.
“Evet, insan kıyafetlerden arınınca ruhsal olarak da çıplak hissediyor kendini.”
“Tamam yaparız, senin dersin yok mu hanım, hep kıçını yayıp oturuyorsun.”
“Var beyim, hatta ben üstümü giyip çıkayım yoksa gecikeceğim” dedikten sonra yanağımdan öptükten sonra giyinmeye başladı.

Her baktığımda tekrar tekrar hayran oluyordum Dut’a. Son zamanlar belli belirsiz göbek yapsa da güzelliğinden zerre kaybetmiyordu. Hele saçları, uzadıkça kıvır kıvır oldu, kıvırcıkmış Dut’un aslı. Saçları neredeyse omzuna düşmek üzre, kıvırcık olduğundan geç düşüyor. Taytını giyerken dönüp baktığında göz göze geldik.

“Ne bakıyorsun be sapık gibi?”
“Çok güzelsin.”
“Mersi canım ama seni bu güzellikten mahrum etmek zorundayım” deyip eteğini de geçirdi kıçına. “Derse geç kalacağım biraz daha oyalanırsam, zaten parlak bir öğrenci profili çizmiyorum, gidip gözüne gireyim kadının” dedikten sonra tadı damağımda kalacak bir öpücük verip çıktı odadan, ayakkabılarını giyerken tekrar seslendi içeriye “sen de dersini kaçırma! Akşam ararım, kızlarla bizde ders çalışacağız, gece gelmem kalmaya.”
“Sanırım bu acıya katlanabilirim.”
“Siktir oradan!”
“Ben de seni seviyorum.”
“Kaçtım ben” dedikten sonra kapının kapanma sesi geldi, Dut haklıydı, hazırlanmazsam dersi kaçıracaktım.

*Arkası yarından sonra*
dahası...


Cuma günü dersten sonra Muhterem’in arabaya atlayıp onun evine gittik, Dut da bizimleydi, illa görmek istiyordu evi. Ailesi evdeydi Muhterem’in, konuşmak için uygun fırsat. Konuşma gayet verimli geçti, biz de anahtarı alıp tekrar bindik arabaya, yoldayken Bahadır’ı aradık, o da çıkmış dersten, onu da alıp eve bakmaya gittik. Kapının önüne çektiğimizde bile içime sindi ev. Kızılay’ın göbeğideydi resmen, böyle bir evin boş kalmasına anlam veremedim, kim niye kiralamaz ki?

Ev iki oda bir salon. Odalar yeterince büyük, salon ise hayallerimizin ötesinde. Göz ucuyla Bahadır’a baktım, gözleri parlıyordu. Sıra banyoya geldiğinde ise “tamam tuttuk!” dedim. Süper bir küveti vardı. Duvarın ortasında, kendi ayakları olan, biraz eski model bir küvet ama çok ihtişamlı. Bahadır’a döndüm, başıyla onayladı. Yeri çok iyiydi, içerisi çok iyiydi, geriye tek kalan fiyat. Muhterem’e kirayı sordum, aidatı 220 liraymış, bir an hayallerim suya düştü diyordum ki “aidatı karşılayın, 180 de kira alalım, yakıt falan hepsi içinde işte 400 verseniz yeter” dedi. Dalga mı geçiyor acaba diye yüzüne baktım ama gayet ciddiydi. “Niye bu kadar ucuza veriyorsunuz?” dedim, “sana güvendiğimden” dedi, “hem boş kalacağına bir işe yarasın” dedi, o an sarılıp öptüm Muhterem’i “ne zaman taşınabiliriz?” diye sordum “ev boş gördüğünüz gibi, üstünden biraz temizlik yapılınca hemen taşınabilirsiniz” dedi, o an kafamda nereyi nasıl temizleyeceğimiz, eşyaları nasıl taşıyacağımızı düşündüm;

“Depozito falan ne kadar verelim?”
“Gerek yok, buyrun anahtarı da.”
“Muhterem kurtarıcısın resmen!”
“Ne olacak oğlum, hadi hayırlı olsun. İçinize sindi mi?”
“O da laf mı? Biz o zaman yarından tezi yok hazırlıklara başlıyoruz.”
“Tabii ki, yardım edilecek bir şey olursa alo demen yeterli biliyorsun, araba falan da ayarlarız.”
“Tamam o zaman, konuşuruz bunları tekrar, ben gidip eşyaları toparlayayım.”
“Ben bırakayım seni, eve gidiyorum zaten.”
“Olur, sen geliyor musun?” dedim Dut’a dönerek.
“İlla ki yardıma ihtiyacın olur” dedi gülümseyerek.”
“Bahadır sen de hazırlan istersen, yarın temizledikten sonra Pazar da taşınırız” dedim Bahadır’a dönerek.
“Tamam, ben de şuradan giderim yurda, yakın zaten.”
 “Sen de gel, seni bırakır öyle gideriz” dedi Muhterem içtenlikle.
“Peki o zaman, hadi gidelim.”
O hevesle arabaya atlayıp önce Bahadır’ı bıraktık, oradan da evin yolunu tuttuk. Eve girdiğimizde Samet ve Ali görevlerinin başında, bilgisayar oyununa gömülü vaziyette oturuyorlardı. İşin ilginci Samet de salona taşınmıştı. Bu manzara karşısında vakit kaybetmenin anlamsız olduğuna kanaat getirerek bir an önce hazırlanma kararı aldım, nasılsa anahtar cebimdeydi ve eşyaları hazırlayacak vaktim vardı.

Dut eve gelir gelmez benim odaya geçmişti zaten, içeri girince Dut’a toparlanabilirsek hemen taşınacağımı söyledim sonra da durum değerlendirmesi yaptım, nereden başlamalı, neleri almalı, neleri bırakmalı. Önce valizi çıkarıp kıyafetleri yerleştirmeye başladım, Dut da kitapları raftan indiriyordu o sırada. Balkonda “ne olur ne olmaz” diye ayırdığımız kolilerden iki tanesini alıp geldim, Dut kitapları oraya istif ediyordu. Bir taraftan da Bahadır’ı aradım eşyaları toparlarken, o da hazırlanmaya başladı. Telefonumun çalmasıyla işime ara verdim Bahadır sanarak ama arayan Pelin’di;

“Alo” dedi biraz çekingen bir sesle, terslememi falan bekliyordu herhalde. Dut’la beraber gördüğünden beri ilk kez arıyordu, birkaç kez kampüste karşılamıştık sadece.
“Efendim.”
“Nasılsın Emre?”
“İyidir, ev taşıyorum, sen nasılsın?” Dut’un “kimmiş?” dercesine baş sallamasına “Pelin” diye yanıt verdim sadece ağzımı oynatarak. İlgisini çekmiş olacak ki o da toplama işini kenara bıraktı.
“Hadi ya? Neden?”
“Başka bir arkadaşla çıkacağım da.”
“Anladım, neler yapıyorsun? Uzun zamandır görüşmedik bir hal hatır sorayım dedim.”
“Ayak yapıyor” dedi Dut kısık bir sesle.
Parmağımı kaldırıp “bir saniye Dut” dedim ben de kısık sesle “bir şey yaptığım yok ya, takılıyorum öyle okul falan.”
“Bir ara görüşelim mi?”
Dut “katiyen olmaz!” dedi kaşlarını çatarak.
“Tamam görüşürüz.”
“Hafta içi bir gün yemek yeriz okulda, ne dersin?”
“Olabilir” yanıtıma Dut kafa sallayarak karşılık veriyordu karşımda.
“Peki o zaman, görüşmek üzre diyelim. Bir de özledim ben seni.”
“Tamam görüşürüz” deyip telefonu kapattım, tabi bir taraftan da Dut’u sakinleştirmeye çalışıyordum, bir elimde telefon, diğer elimle onu zaptetmeye çalışıyordum.
“Görüşürüz ne lan! Ver telefonu!” deyip elime saldırdı.
“Dut bir sakin, görüşeceğim falan yok zaten.”
“Sen benim erkeğimsin, yedirmem seni Pelin’e!”
“Aman da kıskanır mıymış beni” deyip öpmeye çalıştım ama sıyrıldı.
“Kıskanırım tabi! Bir ara ölüyordun sen bu kıza!”
“Senin doğum günün ne?”
“Ne yapacaksın? Hediye alacaksan daha var.”
“Yok burcunu merak ettim.”
“9 Kasım, akrep. Ne o şimdi de astrologluğa mı soyundun?”
“Yok canım, ben de tahmin etmiştim zaten burcunu. Ben de akrebim.”
“Biliyorum zaten.”
“Nereden biliyorsun be?”
“Senin çenen durmuyor ki, ciğerini biliyorum oğlum senin!”
“Senden korkulur.”
“Kork tabi!” siniri hala yatışmamıştı, ne kadar sarılsam da etki etmedi.

Gerçekten de Dut hakkında doğru düzgün hiç bir şey bilmiyordum. Baksana doğum tarihini bile daha yeni öğrendim. Klasik baba sorularının hiç birinin cevabını bilmiyordum: Nereli, babası ne iş yapar, kaç kardeş? En basitinden adı ne? Şimdiye kadar hiç aklıma gelmemişti adını sormak, neden sadece lakabıyla hitap edildiği, Dut isminin nereden geldiği. Bölümünü öğrenmiştim artık, Siyaset Bilimi, ona dair doğru düzgün başka hiç bir veri yoktu elimde. Bir an kafama dank etti ve Dut’a dönüp;

“Dut senin adın ne?”
“Gizem. Neden sordun?” dedi kayıtsızca. Oysa ben Pandora’nın Kutusu’nu açmış gibi hissediyordum.
“Daha önce sormak hiç aklıma gelmemişti de. Kuru Ankaralı olmadığını söylemişti, nerelisin?”
“Neden soruyorsun tüm bunları?”
“Seni tanımak istiyorum da ondan. Şimdiye kadar o kadar hızlı gelişti ki her şey, hiç sormak aklıma gelmemiş. Nerelisin cidden?”
“İzmit. Üniversiteye kadar orada yaşadım, tüm çocukluğum orada geçti, sonra 19 yaşında buraya geldim.”
“Baban ne iş yapıyor?” dediğimde kafasını öne eğdi,
“Babam yok.”
“Afedersin” deyip sarıldım, bu konuda yaralı olmalıydı “tamam daha fazla soru sormayacağım.”
“Ama üvey bir tane var, o da öğretmen emeklisi, şimdi de bir dershanede öğretmenlik yapıyor.”
“Vay be! Ben hiç bir şey bilmiyormuşum hakkında gerçekten.”
“Bildiklerin yeter” dedi kafasını kaldırıp gülümseyerek.
Daha fazla soru sormamam gerektiğini düşündüm istemsiz “toplamaya devam edelim mi?” diye konuyu dağıttım.
“Herkes kaldığı yerden devam o zaman” dedi işinin başına dönerek.

Şöyle bir bakınca doğru dürüst taşınacak eşyam da yokmuş. Bir yatak, komidin, kitaplık, masa, iki kapaklı gardırop, bir tane yolluk gibi halı, üç tane büyük minder, biri üstad Morihei Ueshiba - ki kendisi Aikido’yu bulan insandır, dünyadaki tek 8. Dan’a ulaşan kişidir, senseilerin senseisidir - diğeri Tokyo’nun havadan çekilmiş fotoğrafı, bir de Naruto’dan Shikamaru posteri. Ancak sanırım Dut ile yatak değişeceğiz, onun ikiz yatağını yeni eve kurup bu tekliyi de onun eve koyacağız. Zaten onun alanı daha dar, bu yatak oraya daha kolay sığar. Her şey tamam da taşımak için arabayı ayarlamamıştık, gerçi Muhterem haber edin hallederiz demişti ama biz toplanma telaşına girdiğimizden haber vermek aklıma gelmedi. “Neyse zaten hemen bu gün taşınmıyoruz” deyip toplamaya devam ettim.

Şimdilik sadece kabalarını halledeceğimiz için işimiz bitmişti, epey kısa sürede halletmişiz tüm işleri. Isıtıcıya su koyup bir taraftan da dolapları tekrar gözden geçirdim. Annemin gönderdiği erişte ve tarhanayı da attım koliye. Isıtıcının tuşu atınca iki kupaya kahveleri döküp geri odaya girdim, Dut yatakta uzanıyordu;

“Ne o? Yoruldun mu?” deyip yanına uzandım, kahveleri komidine bırakıp.
“Evet ya” dedi biraz bitkin şekilde, sürekli eğilip kalkmak yormuş olmalıydı. “Bana bak!” diye doğruldu, aklına bir şey gelmiş gibi “bir anahtar da ben isterim! Bahadır bir şey demez değil mi?”
“Yok canım” dedim saçlarını okşayarak “haberi var. Anahtar benim de aklıma gelmişti, sormuştum.”
“Düşünceli sevgilim benim!” Gülümseyip öptü yanağımdan.
“Hadi kahveler soğumasın, sonra ‘bedavaya çalıştırıyor, kahve bile yapmadı’ dersin sen.”
“Derim tabi! Çocuk işçi çalıştırıyorsun!”
“Yok artık! Ufal da cebime gir. Dur sigara getireyim ben.”

Pazar gününe kadar bizde kaldı Dut. Pazar günü kahvaltıdan sonra ufak detayların da toplanma işi bittiğinde Muhterem’i aradım, sağolsun birkaç saat sonrası için bir araba ayarladı, biz de son derlemeleri yaptıktan sonra kolileri de bantlayıp beklemeye koyulduk. Bahadır’la konuştuğumda o da hazır olduğunu söyledi, yoldan geçerken onu da alacaktık. Zaten bir bavul, iki de çantası varmış, onları da Muhterem’in arabaya atıp eve götürecektik. Her şey hazır olduğunda eşyaları yükledik, evdekilerle helalleştik. Biz Dut’la bizim eşyaları getiren pikapla gelecektik, Muhterem de Bahadır’ı yurdundan alacaktı, evin önünde buluşacaktık.

Şoförle muhabbet epey koyuydu, Dut esnaf muhabbetinin duayeni sayılabilirdi, ben de katılınca sohbete, kısa süreli seyehat boyunca memleketi kurtardık, Fener’i küme düşürdük, Yunanistan’ı bataktan kurtardık, Suriye’deki hükümeti devirdik. Kısa da olsa eğlenceli bir şekilde evin önüne vardık ama neşemiz orada son buldu. Benden ziyade Dut’un yüzü düştü, bizi kapıda Muhterem’in arabasıyla birlikte Bahadır ve Pelin karşıladı.

“Bu neden gelmiş ya?” dedi Dut kaşlarını çatarak.
“Bilmem, öğreniriz” dedim elinden tutarak.

Pikap geri geri yanaştı apartmanın kapısına doğru, biz de diğerlerinin yanına gittik;

“Sağolasın Muhterem, taşıması zor olacaktı yoksa” dedim ozunu sıvazlayarak.
“Ne demek oğlum, zaten eşyanız pek yokmuş, el birlik hallederiz şimdi.”
“Evet ya, Laz’la Rıza da gelelim dediler de bitince bir şeyler içmeye gelin dedim, şu kadarcık eşya için gerek yok.”
“Mustafa da gelmiş diye duydum.”
“Gelmişti de gitti o geçenlerde geri, yaza anca gelir.”
“Ben de geldim yardıma!” diye atladı Pelin, sevecen davranmaya çalışarak.
“İyi etmişsin de nasıl geldin, nereden buldun?”
“Serdar’la geldim, beraberdik zaten.”
“Okulda karşılaştık, proje için ufak tefek şeyler yapıyordum da” dedi Muhterem.
Muhterem’e döndüm anlamaya çalışır vaziyette “ne yapayım” dercesine başını salladı.
“Serdar kim?” diye lafa karış Dut.
“Ben” dedi Muhterem.
“Aa senin de lakabın varmış, daha bir memnun oldum şimdi.”
“Yalnız benden başka kimse Muhterem demiyor ona, bir de bizim aile fertleri.”
“Neden?”
“Bilmem, kimsenin kafasına yer etmemiş Muhterem lakabı.”
“O zaman erkekler eşyaları taşırken biz de yerleri bir elden geçirelim mi Dut?” dedi Pelin, barışmaya çalışırcasına.
“İyi hadi” diye karşılık verdi Dut ve bana sert bir bakış fırlatmayı da ihmal etmedi.

Eşyaları taşırken takviye kuvvet olarak Derya ve Nergis geldi temizliğe, hiç beklemiyordum, Dut çağırmış olmalı. Evden pikaba taşırken Samet ve Ali sağolsun yardım etmişlerdi, şimdi de üç kişiydik, rahatça taşıdık hepsini. Benim odam tamamdı ama Bahadır’da hiç bir şey yoktu;

“Abi benim kurulu düzen vardı zaten de, senin odayı ne yapacağız?” dedim Bahadır’a dönerek.
“Abi memleketten falan getiririm, olmadı ikinci el falan alırız.”
“Ne lazım?” diye araya girdi Derya.
“Ya işte en azından bir yatak” dedi Bahadır.
“Tamam ya onu hallederiz, ablam bir ara bizimle kalıyordu, onun odasındaki eşyalar olduğu gibi duruyor, okulu da bitti.”
“Gerçekten mi?” dedi Bahadır, gözleri parlamıştı.
“Tabi, zaten başka ne işe yarayacak, hatta komidin, dolap falan da var, lazım olur mu?”
“Olmaz mı!”
“Hatta alıp gelelim isterseniz, boş duruyor hepsi de.”
“Oha! Bir tanesin!”

Pikap hala gitmemişti, pazarlık yapıp Eryaman’dan da Bahadır’ın eşyaları yükleyip geldik. İlk anlaştığımız paradan biraz daha fazlasını verdik ama bir çırpıda taşınma işini halletmiş olduk böylelikle, geri kalan kısmı da zamanla otururdu nasılsa.

*Akası yarından sonra*
dahası...


Muhtemelen sizi de rahatsız eden bir konu var. Beni de çok rahatsız ediyor, değinmek istedim.

Sosyal medya mecrası çıktığından beri bir çok kişide bir hüzün dalgası mevcut. Farketmişsinizdir mutlaka, yarışma, çekiliş vb. mevzuların hepsi sosyal medya üzerinden dönüyor. En iyi fotoğraf, en iyi yazı, en iyi resim, en iyi şiir gibi kategorilerde bir yarışmaya katıldığınızda oylamalar hep yüklediğiniz site üzerinden ve sosyal medya linkleri üzerinden sürüyor. Ve sonunda bir kazanan oluyor, hediye, ödül, takdir vs kazanıyor. Hiçbir yarışmada olmadığı gibi bu yarışmalarda da adil bir süreç işlemiyor. Sosyal medya yokken jüriden birine yakınlık işe yararken sosyal medya ile birlikte artık jüri sistemi de değişmiş durumda ve artık jüri sosyal medya kullanıcıları olmuş durumda. Böylelikle jüri eşiniz dostunuz olmuş oluyor.

Şimdiye kadar internet üzerinden düzenlenen bir yarışmada, kaçınız beğendiği fotoğrafa, yazıya vs.ye oy verdi? Samimi cevap verin. Ben şimdiye kadar bana kim link gönderdiyse onun gönderisini beğendim. Diğerlerine sadece göz ucuyla baktım. Muhtemelen bir çoğunuz da aynısını yapmıştır. Buradan şu kanıya varabilir miyiz? Eğer eski dönemlerde yaşamış muhteşem ressam, şair, yazarlar bu dönemde yaşamış olsa bu kadar kıymeti bilinmeyecekti. Muhtemelen Feysbuk'ta 1500 arkadaşı olmazdı zira.

Bir çok beğendiğim blog var ancak şu anda aklıma gelen ilk iki tanesini söyleyeyim: Debriyaj  ve Odunluzıkkım. Birinin 185, diğerinin 132 takipçisi var. Bir de "saçma sapan" moda, kozmetik ya da abuk tespitlerde bulunan bloglara bakıyorum, bazılarının binlerce takipçisi var (hepiniz üstünüze alınmayın, mutlaka kıymetli bloglar da var o tarzda yazan). Şimdi bir yarışma düzenlense ve "en mis blog, en güzel yazan, içeriği olan blog" diye, o bahsettiğim saçma sapanlar kazanır. Peki bu sizce adil bir oylama mı olur? "Canlarım bi yarışmaya katıldım, oylarınızı bekliyorummm, kazanırsam hepinize rujj" şeklinde reklam yapan bir blogla yukarıda ismi geçen blogların yarışması mümkün müdür?

Aynı şekilde takipçisi az olan, ışık, kompozisyon, renk, doku gözeterek on numara fotoğraflar çekip yayınlayan bir Instagram hesabı sahibiyle, takipçisi bol, ayak ve büzülmüş dudak çeken bir Instagram hesabı sahibinin beğeni oranı fazlalığından bir tek ben mi şikayetçiyim acaba?

Genelleme yapmadan, kendimden pay biçim yazıyorum. Açıkçası bir çok beğeni alan, yorum alan yazılardan daha iyi yazıldığına inandığım bloglar görüyorum ve üzülüyorum. "İnsanlar bu saçmalıkları beğenirken bu yazıyı nasıl beğenmezler?" diyorum. Malesef ki içerik kalitesinden çok çevre genişliği para ediyor sanal alemde. İlk girişte değindiğim konuya dönecek olursak; sanal alemde çok çevresi olmadığından dolayı bir ödüle layık görülmemiş o kadar çok fotoğraf, resim, vidyo, yazı, şiir var ki, onlar her zaman yenilmeye mahkum olacaklar, sanalda çevre genişletmemişlerse ve her zaman hakları yenilecek çevresi geniş insanlarca. Bu riyakarlığa ben de ortak olmaya devam edeceğim.

Takipçisi, beğenisi, sanal çevresi az arkadaşlar; siz eserlerinizi sunmaya devam ediniz. Mutlaka birileri tarafından takip ediliyor, takdir ediliyorsunuz. Hevesiniz kırılmasın, yapıtlarınız çok değerli. Sizin içeriklerinizin kalitesini beğeniler ya da yorumlar göstermez.


dahası...


Elele, Mart’ın son demlerinin yaşandığı bir günde bahar kokularını içimize çekerek şehir merkezine doğru yürüyorduk. Dut’un tekrar neşesinin yerine gelmesi benim neşemi daha çok yerine getirmişti. Halil Amca’nın kafesine yaklaştığımızda acıkıp acıkmadığını sordum “kurt gibi!” cevabını aldım. “İşte tanıdığım Dut” dedim içimden. Rotamızı kafeye çevirdik, hava güzel olduğu için dışarıda bir masa bulup oraya oturduk. Halil Amca’yla benim de aram iyiydi artık, Dut kadar olmasa da.

“Bulmuşsun bizim deli kızı” dedi gülümseyerek.
“Sorma Halil Amca, canım çıktı bulana kadar.”
“Halil Amca sen nereden biliyorsun ortalıkta olmadığımı?” diye şaşırarak sordu Dut.
“Çocuk perişan oldu senin yüzünden, neredeyse her gün geldi seni sormaya. Bir öğrencinin kimliğini verdim de öyle girdi okula.”
“Yok artık!” dedi Dut, şaşkınlığını gizlemeyerek “organize şebeke olmuşsunuz.”
“Neyse sorun çözüldüğüne göre oturun da tostlarınızı getireyim ben.”

Halil Amca’yla da ayak üstü bir muhabbetin ardından fix menümüz olan tost ve çaylar geldi. Kahvaltımızı ederken bir taraftan da muhabbet ediyorduk. Okulu asmıştık ikimiz de, Dut beraber plan yapma eğilimindeydi;

“Ne yapalım bugün?”
“Ev arayacaktık biz Bahadır’la” dedikten sonra Dut’un biraz yüzü düştü.
“Daha yeni kavuştuk ama” dedi boynu bükük.
“O yüzden bugün arıyoruz zaten, kaç gündür seni aradığımdan ektim çocuğu”
“Hıı” dedi biraz neşesiz, sonra hemen toparladı “ben de geleyim mi sizinle?”
“Gel tabi!”
Gülümsemesi yüzüne yayıldı “ne zaman buluşacaksınız?”
Saate baktım “yarım saate kadar Kızılay’da.”
“Kalkalım mı o zaman?”
“Hadi kalkalım” dedikten sonra çayların sonunu da yudumlayıp çıktık mekandan.

Cebeci Kızılay arasını elele yürüyerek kat ettik, yolda da ayrı kaldığımız sürede yaptıklarımızı konuştuk yine. Hala inanamıyordum Deryalar’da kaldığına, bizzat teyit edecektim elbette ama önce şu şoku üzerimden atmam gerekiyordu. Gerçi Dut’u biraz tanıyorsam şeytana pabucunu ters giydirebileceğine dair ufacık bir şüphem bile yoktu.

Karanfil Sokak metro çıkışında kulaklığıyla Bahadır karşıladı bizi, sanırım biraz gecikmiştik. Kısa bir selamlaşmanın ardından en yakın kafeye oturup Bahadır’ın internetten bulduğu ilanları aradık. Ya öğrenciye kiralamıyorlardı ya da aradığımız niteliklerde değildi. Aralarından birkaçıyla da görüşme için randevu ayarlayabildik.

Elimizdeki veriler bittikten sonra geriye sokak sokak dolaşmak kaldı, biz de onu gerçekleştirmek üzre koyulduk yola. Önce yol üstü sayılabilecek Esat’tan başladık sokakları gezmeye. Bülbül Deresi’ni kesen tüm sokakları arşınladık neredeyse. Gördüğümüz kiralık inlanlarını aradığımızda kesemizi aşan fiyatlarla karşılaştık genelde. Tüm ev sahipleri öğrencileri sağılacak inek gibi görüyorlar, hiç öğrenci olmamış ve ya okutmamış gibi. Halbuki empati kurmak bu kadar zor olmamalıydı, en azından aralarından bazılarının okuyan çocuğu olmak zorundaydı. Öğrenci olduğumuzu belirttiğimizde öncelikle kaç kişi kalacağımızı soruyorlar, fiyatı ona göre biçiyorlardı, evin ederinin en az bir buçuk katından başlıyordu fiyatlar, kişi sayısıyla da doğru orantılı artıyordu. Serbest piyasa ekonomisine bir kez daha lanet ettim ev ararken.

Olumsuz yanıtlar umudumuzu kıramazdı. Aramaya Kolej civarında devam ettik, oradan Kurtuluş, yukarıya doğru Topraklık ardından tekrar aşağı inerek Cebeci derken pilimiz tamamen tükendi. Dut’un evine yakın olduğumuzdan eve davetini reddetmedik, kapıdan giren bulduğu kanepeye yığıldı, ev arama çalışmalarının ilk gününü de böylelikle sonlandırmış olduk.

Dinlenip yemeğimizi yedikten sonra toplu taşımaların bitme riskine karşı evlere dağılmak üzre dışarı attık kendimizi Bahadır’la. Gerçi Dut ısrar etti kalmamız için ancak ertesi gün de yoğun bi ev arayışı olma ihtimali, okul aksatmama planları derken kalmamanın en uygun seçenek olduğuna kanaat getirdik. Bahadır da sıkılgan bir çocuktu zaten, hem yurdu da yakındı Dut’a.

Yokuş aşağı rölantide seyrederken bir yandan da birbirimizi tanıma yolunu arşınlıyorduk. Ne sever, ne sevmez, bu güne kadar neler yaşamış, nereden gelir, nereye gidermiş vs. Laf lafı açtıkça yol da altımızdan kayıp gidiyordu, birisini sıfırdan tanıma evresi her zaman ilgi çekici bir şey, kaldı ki bu kişi evini paylaşacağın birisi olunca daha bir dikkatle dinliyorsun her söylediğini, iyice tanımaya çalışıyorsun.

Muhafazakar bir aileden gelmiş mesela, iki ablası bir abisi var. Babası hayli ilgisizmiş ailesine, pek araları yok. Abisi babasıyla anlaşamadığından önce Norveç, oradan da İsviçre’ye kaçmış. En son da İsviçre’de yuvasını kurup aileden gelen mobilyacılık işini devam ettirmiş. Bu ailesinin muhafazakarlığı ister istemez etkilemiş Bahadır’ı. Babayla çok görüşmemek için cemaat evlerinde geçirmiş ergen zamanlarını, onların kalıbına da uyamamış. Abi ve ablaları ondan yaşça büyük, tekne kazıntısı yani bir nevi. Evde vakit geçirmemek için ablasına gitmiş çokça zaman, ablası annesi olmuş neredeyse. Yeğenleriyle arasında 3-5 yaş anca oynuyor, küçük yaşta dayı olmuş. Eğitim giderlerini de abisi karşılıyormuş.

Attığımız her adımda tanıyorduk birbirimizi. Mahsun bir hali vardı Bahadır’ın, hayatın sillesini yemiş gibi bir yüz ifadesi vardı hep. Kurtuluş Metro’ya yaklaşmıştık ve bize ayrılan beraber yürüme süremiz sonuna gelmiş, son cümlelerimizi sarfederken telefonum çaldı, arayan Muhteremdi;

“Emre nerdesin?”
“Kurtuluş taraflarındayım abi, Kızılay’a, oradan da eve geçecektim. Hayırdır?”
“Pes atalım diyorduk, Kızılay’dayız, gelir misin?”
“Olabilir, arabayla mı geldin?”
“Evet.”
“İyi, beraber döneriz o zaman. Tek başına mısın?”
“Yok Aydemir var yanımda.”
“O zaman Bahadır’la geliyoruz, ikişerli takım oluruz.”
“Tamam, her zamanki kafede buluşalım, biz de Aydemir ile geliyoruz.”
“Anlaştık.”

Kafe’ye vardığımızda bizimkiler çoktan oturmuş, kolları bile ayarlamışlardı. Bahadır başta parası olmadığından ve ortamdakileri tanımadığından gelmek istemedi ama ikna etmesini bildim. Hem bazen insanları konuştuklarından ziyade hal, hareket ve davranışlarıyla daha iyi tanırsın. Hatta Pes oynarken bile bir çok fikir edinebilirsin bir insan hakkında. Mesela Dut, kızın hırçınlığını, hırsını oyun oynarken de görebiliyoruz.

“Oğlum bir haftadır yoksun ortalıkta, neredesin sen?” diye lafa girdi Muhterem, bir taraftan da oynarken.
“Ya Dut kayboldu, onu aradım kaç gün. Bugün de ev arıyoruz diye asmak zorunda kaldım.”
“Hayırdır?”
“Ya ben bıktım bizim evdekilerden, başka bir arkadaş daha ev arıyormuş, ikimize göre bir ev arıyoruz.”
“Bana söyleseydin ya baştan.”
“Niye?”
“Bizim bir tane ev var Kocatepe’nin orada, liseye yakın. Epeydir boş, bizimkiler de boş duracağına birisi baksın diye kiraya vereceklerdi” demesiyle Bahadır’ın da benim de gözlerimiz parladı.
“Hadi ya? Kiraya ne istiyorlar?” dedim heyecanla.
“Onu hallederiz, ne zaman müsaitsin sen? Ben bizimkilerle konuşayım bakalım.”
“O ev işi kesin olur mu yoksa biz ev bakmaya devam edelim mi?”
“Yok yok, ev işini olmuş say.”
“E abi kira falan konuşmadık.”
“Hallederiz onu, takma kafana.”
“Tamam o zaman, sağolasın Muhterem ya, nasıl sevaba girdin aklın almaz!”
“Ne demek oğlum, sen oyununa bak.”
“Oğlum dalga falan geçmiyorsun değil mi? Bak bugün dolaşmaktan tabanlarım şişti.”
“Yok lan, ne dalgası.”
“Ya ne bileyim, şimdi sizinkiler başkasına söz vermişlerdir, bize vermek istemezler, bir şey olur falan.”
“Yok ya, verseler bu zamana kadar verirlerdi.”

Pes’in ardından Aspava’ya gittik hep beraber, eski alışkanlık. Bu günkü koşuşturmada yemek yemeyi unutmuşuz, bizimkiler de benim et yemediğimi. “Yiyecek bir şeyler buluruz” diyerek tuttuk Aspava’nın yolunu.

Yemek boyunca Muhterem’i ev konusunda sıkıştırdım, iyice içim rahat edene kadar her şeyi sordum, cuma günü dersten sonra ailesi ile bizzat görüşecektik. Bu kadar kesin konuşunca da içim cumaya kadar rahatladı, ailesiyle görüştükten sonra tamamen rahatlayacağına emindim.

Yemek sonrası sigara ve çaylarından sonra arabayla sırasıyla Bahadır ve beni eve bıraktı Muhterem. Aydemir Muhterem’e yakın oturuyordu. Yol boyunca da ev hakkında sorular sorup bunalttım çocuğu ama ev meselesi bu kadar kolay hallolunca ister istemez inanamıyordu insan.

Arabadan iner inmez Dut’u aradım;
“Saat kaç?” dedi telefonu açar açmaz, sesi de uykuluydu.
“Ev bulduk!” dedim sorusunu duymazdan gelerek.
“Nasıl yani?”
“Bizim bölümden arkadaş vardı ya Muhterem, onlarda ev varmış, oraya geçin diyor.”
“Neredeymiş?”
“Mimar Kemal’in oralarda.”
“Lise mi ilköğretim mi?”
“Lise.”
“Hadi ya? Ballısınız ha! Kirası neymiş?”
“Hallederiz onu dedi, ben de anlamadım.”
“Hallederiz mi?”
“Evet, nasıl halledecekse artık.”
“Kusura bakma ben hala uyuduğumdan sevinç nidaları atamadım ama sevindim gerçekten, şimdi ben uykuma döneyim, sabah sevinirim.”
“Tamam canım, iyi uykular sana, öperim.”
“Ben de tatlım” deyip esnedikten sonra kapadı telefonu, benim ise içim içime sığmıyordu.

Kafamda hayallerle eve doğru yürümeye devam ettim, inanamıyordum hala bizim canavarlardan kurtulduğuma. Duvardan atlayıp apartman kapısının önünde durdum, anahtarımı çıkarırken son kez bakıyormuşçasına baktım apartmana boydan boya. Bizim ışık ile birlikte birkaç ışık açıktı sadece, gayet normal, neredeyse sabah olacaktı zira.

“Şeytanınız bol olsun gençler!” diye seslendim salonun kapısından kafamı uzatıp.
“Eyvallah kanka!” diye yanıtladı Ali “nerelerdesin ya? Doğru düzgün eve uğramıyorsun.”
“Abi ben taşınıyorum” dememle birlikte ikisi de kafayı bana çevirdi.
“Taşınıyor musun? Nasıl yani?”
“Abi bir arkadaş ev arkadaşı arıyormuş, ben de yanına gidiyorum.”
“Ne zaman?”
“Haftasonu falan.”
“Nasıl ya? Ee biz ne olacağız?” hafif ters, hafif buruk bir tonlama ile.
“Abi zaten okula falan da gittiğiniz yok, memlekete mi dönüyorsunuz yoksa yeni arkadaş mı alıyorsunuz yanınıza o sizin bileceğiniz iş. Kusura bakmayın, benden bu kadar.”
“Ciddisin yani?”
“Evet.”
“İyi abi o zaman, son faturaları ne yapacağız?”
“Para bırakacağım zaten size, siz de dediğim gibi yeni arkadaş falan bulun ya da ikiniz böyle devam edin.”
“Peki öyle olsun o zaman kanka” deyip söylenerek oyununa geri döndü.



*Arkası yarından sonra*

Bi yorum yapın ya!
dahası...


Bir süre hayatımdaki yeni gelişmeler hakkında konuştuktan sonra havadan sudan, okullardan konuşmaya başladık. İki saate yakın geyiğin üzerine Bestekar’a gitme teklifime kimse sıcak bakmadı, herkesi ailesi evde bekliyormuş. Ben de dışarı çıkma amacımdan sapmamak için koyuldum yola. Konur’dan geçerken bir çiğ köfte alıp kemire kemire arşınladım yolları. Önce Kuru’ya uğradım, evde birer kahve eşliğinde durumu tartıştık, Dut’un arada böyle çıkışları olurmuş ama uzun süreli bir ortadan kayboluş olacağını sanmıyormuş. Kafasının atıklığı geçince gelirmiş geri ancak ben daha fazla dayanamıyordum. En azından telefonda da olsa görüşseydim içim rahat edecekti. Nerede olabilirdi? Kuru da fikir yürütemiyordu ve samimiyetine inanıyordum.

Kahvenin ardından Bestekar’a doğru yol aldım, Kuru ödev yapacağından gelmedi. Pek kimseyi de tanımıyordum ortamdan, zaten kimse birbirini tam olarak tanımıyordu orada. Uzun süredir birlikte takılanlar hariç kalabalık sürekli yenileniyordu. Dut’la ilk gelişimizin ardından birkaç kez daha takılmaya gelmiştik buraya.

Aşina olduğum birkaç yüzü görünce içim rahatladı, sokuldum yanlarına, şaraplarından otlanmaya başladım. Dut’u sordum tanıyanlara, dün uğramamış. Bugün geleceği de şüpheli. Olsun, beklerim ben, yıllarca bekledim ben Dut’un gelmesini. Dut’u uzun süredir tanıyanlara Dut’u sordum, çok fazla tanımıyordum ne de olsa. Yalnız o kadar zamandır tanıyan insanlar bile hakkında benim bildiğimden fazla bir şey bilmiyorlardı. Elim boştu yine.

Son otobüs vaktine kadar bekledim sokakta, kalabalık daha yeni yeni artarken ayrıldım sokaktan, Dut yoktu. Benden sonra gelir mi acaba diye düşündüm ama bu saate kadar gelmediyse zaten gelmez diye düşünerek otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Tempolu geçen bir günün ardından önce otobüste, sonrasında yatağımda derin bir uyku çektim, Dut’a kaygılı bir şekilde.

***

Öğleden sonra uyandığımda müthiş bir baş ağrım vardı. İçtiğim biraların üzerine yarım şişe şarap iyi gelmedi bünyeye. “Düşünüp durmaktan da olabilir” diye geçirdim içimden. Telefonu aldım elime yine, bir umut ulaşabilirim Dut’a diye. Telefonu açıktı bu sefer ama açmıyordu. “Tanıdık polis bulsak da sinyallerden yerini tespit ettirsek” diye düşünürken, mesaj atmanın daha makul olacağını düşünerek mesajı yazdıktan sonra telefonu komidine bırakıp yüzümü yıkamaya gittim.

Mesainin başladığı gündü bugün ve eğer sorumluluklarının bilincinde bir Dut ise bu Dut, okuluna gitmek zorundaydı. Tek sorun, benim onun okuluna nasıl gireceğimdi. Kapının önünde beklemek bile işe yarayabilirdi aslında ama işi garantiye almak için içeriye girmek şarttı.

Boş mideyi de yatıştırdıktan sonra evden çıkarken salona göz gezdirdiğimde boş görünce şaşırdım. Bizim yarı evcil canavar odasında uyumuş olmalıydı. “Ölse kokusundan anlarız” diyerek umursamadan çıktım evden. Tek derdim Dut’u bulmaktı, şu anda son kaygılanacağım kişi Ali’ydi.

Toplu taşıma ve yaya olarak yolları takip ettiğimde kendimi Mülkiye’nin önünde buldum. Halil Amca’ya uğradım, orada yoktu Dut, nizamiyenin önünde bir ileri bir geri yürüyordum. İçeri girmek için kapıdaki güvenlikten müsade istesem vermezdi, ODTÜ’den sonra en iyi korunan okullardan birisiydi. Bilkent kimliği de bir şeye yaramazdı. Seminer desem, söyleşi desem bir ihtimal ama riske atamazdım, güvenlik beni tanırsa giriş umudum tamamen sönerdi. Bir şekilde kimlik bulsam rahatça girerdim.

Nizamiye önündeki voltalarla bir yere varamayacağımın farkına vararak Halil Amca’nın yanına gittim tekrar, derdimi anlattım, sonrasında gülümseyerek yanımdan ayrıldı. “Umursamadı” diye düşündüm ancak daha 2 dakika geçmeden elinde Ankara Üniversitesi kimliğiyle geldi.

“Halil Amca nereden buldun bunu?”
“Bir arkadaştan” dedi. Tevazusunun altında biraz övünme de vardı “hadi gir içeriye, bak bakalım bizim deli kız gelmiş mi okula. Kimliği buraya bırakırsın tekrar.”
“Büyüksün Halil Amca! Tamam ben işim bitince bırakırım buraya tekrar.”

Kimlik işi hallolduktan sonra elimi kolumu sallaya sallaya girebilirdim artık içeriye. Yine de turnikelerden geçerken bir huzursuzluk kaplamadı içimi desem yalan olur.

Tedirgin adımlarla girdim nizamiyeden. Daha önce birkaç kez İnek Bayramı için girmiştim içeriye, yine aynı yöntemle ancak yine de kampüsü pek fazla bilmiyordum. Dut’un bahsettiği kafeye yöneldim önce, sezgilerimle bulmayı bildim fakat ne kadar dolandıysam da içeride Dut’a raslamadım.

Buraya kadar gelmişken yılamazdım. Önce bahçeye çıktım, banklardan tekine oturup gelen geçene dikkatlice bakmaya başladım. Resmen turistik geziye gelmiş gibiydim kampüse. Her yer yabancı, her yere yabancıydım. Geniş hasır şapkam ve fotoğraf makinam eksikti. “Ne yapıyorum ben?” sorusu düştü birden aklıma. Gerçekten ne yapıyordum? Ben ne ara kapıldım Dut’a bu kadar? Yaptığımın mantığını bile sorgulamadan, sadece Dut’a kendimi izah etmek için üç gündür bakmadığım köşe başı kalmadı. “Ne hali varsa görsün!” diyemiyordum da. Bu kadar mı uzak kalmışım ben aşktan? Bu kadar sersemlettiğine, her yaptığım şeye şaşırttığına göre epey olmuş.

Mülkiye koridorlarında bir saat kadar dolanmamın ardından, okulda bulabileceğime dair son umudumu da fakültenin koridorlarına bırakarak çıktım okuldan. Kafeye vardığımda Halil Amca yüz ifademden anlamış olacak ki hiç soru sormadı, ben de kimliği bırakıp ayrıldım yanından.

Güneş akşamüstünü gösteriyordu ve hala elim boştu. Okulu da asmıştım. Tekrar aradım Dut’u açmadı, mesaj attım, yine cevap yoktu. Daha üç gündür ortalarda olmamasına rağmen özlemeye başlamıştım Dut’u. Açsa telefonu, bağırsa çağırsa, “bitti” dese, “görmek istemiyorum artık seni” dese ona bile razıydım. Sadece sesini duymak istiyordum tekrar, görmek istiyordum. Yanına taşınmayı reddetmemin buraya geleceğini hiç tahmin etmezdim ama inatçıydı işte. Fikrimi bile değiştirmeyi bile düşündüm sırf tekrar görebilmek için. Bir an aklımdan “tamam yeterki gel, senin yanına taşınacağım” diye mesaj atmak geçmedi değil ancak iş artık beraber yaşama boyutunu çoktan aşmıştı. Kararımdan dönmem içime sinmeyecekti ve bir şekilde, en ufak tartışmamızda bu kararım tekrar aklıma gelecekti. Kaldı ki birbirimizi hala yeterince tanımıyorduk ve olası bir anlaşmazlıkta ortada kalan yine ben olacaktım. Ayrıca Dut’un kurulu düzeninin üzerine gidecektim, kafama göre bir evim olmayacaktı. Bir nevi yancı gibi olacağımdan da diken üstünde olacaktım.

Bu düşüncelerimin ardından, Dut’a taşınma fikri cazibesini tümden yitirdi. Sıra Dut’u bulup bunları ona da açıklamaya geldi ki zaten ortadaki asıl mesele ve en büyük sıkıntı da buydu. Neredeydi Dut? Dut’u arama hevesim azalmışken bu hırs ile onu bulabileceğim yerlere bakma fikri tekrar alevlendi. Tekrar düştüm yollara.

O günün gecesini de Bestekar’da geçirip, geç olduğu için Kuru’da sabahladım. Muhabbet ettik baya, Dut’tan, onun hayatından, benim hayatımdan. Ev arkadaşı yine erkek arkadaşında kalınca sadece ikimizdik evde. Şarap eşliğinde dertleştikten sonra yataklarımıza ayrıldık. Delikanlı kızdı Kuru, teskin ve telkin konusunda da uzman sayılırdı, konuştukça içim açıldı sayesinde. Ne zaman umutsuzluğa düşsem “Dut bu, kafası atınca yatışana kadar kaybolur böyle arada. Birkaç kez ben de yaşadım aynı kaygıları, kafasını toparlasın gelir geri” deyip yatıştırdı kaygılarımı. İçten içe işkillenmedim de değil, “yerini biliyor olmalı” diye düşündüm ama sözleri ikna ediciydi.

Bahadır arada bir arayıp önce Dut’u soruyor, sonra da her şeye o sebep olmuş hissiyle tekrar tekrar özür diliyordu.

***

Nafile arayışlarım dördüncü gününe ulaştığında artık beklemekten başka çarem olmadığını düşünürken ayaklarım beni istemsiz ilk tanıştığımız geceki bara götürdü. Dut! Köşede, karanlıkta tek başına içiyordu;

“Dut!”
“Emre? Nereden buldun beni?” dedi şaşırmış bir şekilde.
“Bilmem, içgüdüsel sanırım. Asıl sen ne yapıyorsun burada?”
“İçiyorum, gördüğün gibi.”
“Yeterince içmişsin, gel gidelim.”
“Nereye?”
“Dışarıya bir yere, ayılırsın biraz.”
“Ayılmak istediğimi de nereden çıkardın?”
“O zaman ben de içiyorum.”
“Hay hay.”

Konuşmaya çalıştıysam da fayda etmedi, nerdeyse tek kelime etmedi, sadece önündeki içkisiyle ilgilendi. Benim gelmemden beridir içtiği 3. bardak cin toniğinin üstüne masaya yığılmak üzereydi ki hemen koluna girdim “ah be Dut! Neden yapıyorsun bunu” dedim kendi kendime, Dut ise yarı baygın şekilde “bırak beni, içeceğim ben daha!” diye inat ediyordu. Neredeyse sürükleyerek dışarıya kadar taşıdım, bu halde nasıl içmeye devam edecek çok merak ediyordum. Yolun karşısına geçip bir taksiye bindirdim Dut’u, kendim de yanına. Dut’un evinin adresini verdim taksiciye, on dakika bile geçmeden evdeydik. Apartmana girmeden hemen önce Dut kaldırıma kustu, sürüklemenin çare etmeyeceğini anlayınca aldım kucağıma, çantasından da anahtarı çıkarıp açtım kapıyı. Dut kucağımdayken zor olsa da kızı düşürmeden odasına kadar gelebilmeyi başardım, tekrar kusacak gibi olunca banyoya götürdüm Dut’u. “Neden bu kadar içtin Dut?” dediysem de cevap verebilecek halde değildi. Seslere uyanan Aylin geldi yanımıza, kendi başımıza halledebileceğimi söyleyip gönderdim uykusuna, af dileyerek. Dut’un kusması bittikten sonra soyarak geceliğini giydirdim, ben de Dut’a yedek bıraktığım şortumu giyerek uzandım Dut’un yanına. Her şeyin yolunda olduğundan emin olana kadar izledim Dut’u, kusmayacağından emin olduktan sonra ben de kapadım gözlerimi, Dut’u bulmuş olamanın verdiği rahatlıkla.

***

“Emre!”
Dut’un bu nidasıyla açtım gözlerimi “efendim canım.”
“Sen ne ara geldin? Ben ne ara geldim?” dedi şaşkın ve sevinçli bir halde.
“Hatırlamıyor musun cidden?”
“Gece bara gelişini hatırlıyorum sadece, hepsi o. Ne konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum.”
“Konuşmadık zaten, sadece içtik.”
“Eve nasıl geldik?”
“Taksiyle. Adım atacak halin yoktu, kucağımda getirdim resmen. Apartmanın önüne de kustun.”
“Yok artık! Ben kusmam!”
“Banyoya da kustun hanımefendi, öleceksin diye korktum bir an.”
“Hadi be? Off başım çatlıyor, dilim damağım kurumuş, ben bir su içeyim.”
“Bekle ben getiririm” deyip su getirmek için mutfağa gittim. Geldiğimde Dut tekrar yatar pozisyon almıştı, “buyur.”
“Ölmüşlerinin ruhuna değsin, su verenlerin çok olsun” dedi gülerek.
“Ne demek efendim” dedim gülümseyerek, “ne olur gitme bir daha.”
“Asıl sen gitme!” deyip sarıldı sıkıca.
“Benim bir yere gittiğim yok.”
“Ama o çocukla eve çıkacaktın hani.”
“Çıkacağım evet ama bir yere gitmiyorum, buradayım.”
“Sıkılmadın yani benden?”
“Yok canım nereden çıkardın onu?”
“Benimle yaşamak istemiyorsun ama.”
“Ben zaten hep seninle yaşıyorum” dedim yanağını okşarken “fiziksel olmasa da” diye ekledim.
“Fiziksel de olsun” dedi dudaklarını büzüştürerek.
Bir öpücük alarak devam ettim konuşmama “öyle olursa birbirimizden sıkılmamız daha muhtemel, böyle olursa özlersin hem sen beni bir süre görmezsen.”
“Öyle olsun bakalım. Bırakmıyorsun ama beni?”
“Kesinlikle hayır!”
“İnanayım mı?”
“İnan tabii! Sen neredeydin bunca zaman? Nerede kaldın?”
“Kızlarda.”
“Hangi kızlarda?”
“Sizinkilerde” diyerek sırıttı “Derya ve Nergis”
“Yok artık! Cidden mi?”
“Evet, sen nerede arıyordun?”
“Kuru, Bestekar, Mülkiye, Stüdyo, takıldığın tüm barlar.”
“Hadi canım, hepsine de bakmış olamazsın.”
“İki gece Bestekar’da takıldım be oraya düşer misin acaba diye. Punk kankalar edindim sayende.”
“Koca memeli olanla olmadın umarım” dedi kaşlarını çatarak.
“Yok canım, şu ateşle oynamayı seven var ya, neydi adı?”
“Kül’ü diyorsun, ha o sağlam elemandır.”
“Hah Kül. Cidden kundakçılıktan sabıkası mı var onun?”
“Valla ben bildim bileli öyle bir geyik dolanır ortalıkta, sigarasını da hep kibritle yakar, ilginç adam ama sağlamdır.”
“Öyle görünüyor.”
“Onu bunu bırak da harbiden o saydıklarının hepsine gittin mi?”
“Uyku uyuyamadım senin yüzünden! O değil de Derya’yla Nergis neden bana haber etmediler hiç?”
“Ben söyledim, haber etmeyin diye.”
“Nasıl ikna ettin? Daha dün bir bugün iki, yeni arkadaş oldunuz.”
“Meze hazırlarken baya muhabbet ettik, iyi anlaştık ikisiyle de.”
“Üç çenesi düşük bulmuşsunuz birbirinizi!” dedikten sonra omzuma yedim tokatı.
“Sensin çenesi düşük!”
“Ben bunun hesabını sorarım kızlardan! Yalnız cin gibiymişsin, hiç aklıma gelmezdi onlara gidebileceğin.”
“Ee ne sandın akıllım” dedi gülerek.
“Neyse aç mısın?”
“Hiç bir şey yiyecek halde değilim, midem çok kötü.”
“Gel çıkıp biraz yürüyelim, olmazsa Halil Amca’ya gideriz, oraya kadar düzelirsin belki.”
“Olur, çık da giyineyim.”
“Çık mı? Seni ben giydirdim be! Benden mi çekiniyorsun şimdi?”
“O zaman sarhoştum. Hadi kış kış” diyerek kapının önüne koydu beni.
dahası...


Gözümü araladığımda Bahadır masadaki bardakları ve mezeleri topluyordu, uzanıp saate baktım daha 10’du. Dut’tan kolumu usulca kurtarıp ayağa kalktım, başım dönünce hafif sendeleyip oturdum tekrar. Bahadır’a günaydın dileyip yüzümü yıkamaya çıktım, dönerken Bahadır elinde bulaşıklarla dönüyordu;

“Uyandırdım mı?” dedi biraz mahçup bir şekilde.
“Yok yahu, erkencisin!”
“Alkol alınca erken uyanıyorum da.”
“Ben de öyle. Sonra da mal gibi dolanıyorum etrafta. Kalan yoğurttan soda ayran yapalım mı?”
“Bakalım ne kadar yoğurt var” deyip elindekileri mutfağa bıraktıktan sonra buzdolabını yokladı ve ayran için yeterli olduğunu görünce masaya çıkardı.
“Soda var mı?”
“Olmalı” deyip tekrar açtı buzdolabını ve ikimize yeteceğini düşünmüş olmalı ki bir tane soda açtı.
Bir taraftan soda ve limon ile zenginleştirilmiş mide yatıştırıcı ayranlarımızı içerken, bir taraftan da giriş kattaki salonda ev mevzularını konuşuyorduk Bahadır’la. KYK’daki durumunu anlattı, aslına bakarsan oradaki tüm öğrencilerinkini. Sırf devletin ve ucuz diye öğrencileri balık istifi diziyorlarmış odalara. Odalarda priz de yokmuş, lazım olduğunda florasanların yanlarından çektikleri kablolardan kullanıyorlarmış, yemekler desen berbat diyor. Devletin hangi kurumu düzgün işlemiş ki bundan bekleyesin işte. Maddi açıdan büyük tasarruf sağlasa da KYK manevi olarak yıprandıktan sonra maddi olarak kazanmanın da çok değeri yok. Hal böyle olunca da Bahadır ailesiyle anlaşıp eve çıkmaya ikna etmiş. Aslında ailesi biraz da muhafazakar olunca cemaat evlerini önermiş ama Bahadır orada barınamayacağını düşünerek ikna etmiş ailesini ayrı bir eve çıkmak için.

Rıza’dan tanıdığım kadarıyla temiz çocuk olduğunu biliyordum Bahadır’ın, tertipli, düzenliymiş de aynı zamanda. Biraz da sessiz sedasız çocuk, ideal ev arkadaşı yani.

Ettiğim muhabbetlerden anladığım kadarıyla saygılı ve efendi aynı zamanda. Bazı konularda fikir ayrılıklarımız var ama körü körüne bağlı kaldığı düşünceler değil, zaman içerisinde gördükçe, öğrendikçe fikirleri değişecektir diye düşünüyordum.

Prensipte ev arkadaşı olmak için anlaştık, evi nereden tutabiliriz diye düşünmeye başladık bu sefer de. Bahadır’a göre Bahçeli, Emek tarafında tutmamız iyi olurmuş. Aslına bakarsan mantıklı, ikimizin de okul güzergahı olduğu için ama gel gör ki merkeze uzak. Madem ev değiştiriyoruz şehre daha yakın bir yerde olması daha iyi olur. Sonra da bu tartışmanın ev içerisinde varsayımlarla götürmenin anlamsız olduğuna kanaat getirip sokakları dolaşmaya karar verdik. Uyumlu çocuktu vesselam. Konuşma koyulaşmaya başlamıştı ki
Dut gerinerek içeriye girdi;

“Anlaştınız mı?” dedi esneyerek.
“Evet, prensipte anlaştık” dedim olanca sevecenliğimle.
“İyi” deyip banyoya doğru gitti.
“Soda ayran ister misin?” diye bağırdım arkasından.
“Olur!”
Salona geldiğinde ben de ayran yapımını yeni tamamlamıştım, bardağı alıp yanına sokuldum, suratı sirke satıyordu;
“Sen hala kızgın mısın bana?”
“Yo, niye kızayım? Alt tarafı benimle yaşamak istemediğini söyledin.”
“Ya zaten sürekli birbirimize gelir gideriz, istediğimiz zaman birbirimizde konaklarız.”
“Konaklarız ne demek be? Otel mi bu evler? Misafirhane mi?”
“Ya öyle değil, yalnız kalmak ister ya insan bazen.”
“Neden?”
“Ne bileyim işte. Hiç yalnız kalmak istediğin olmaz mı?”
“Seninleyken olmazdı. ”
“Yapma ama böyle Dut. Biz yine hep beraber olacağız.”
“Benim bir şey yaptığım yok! Neden yaşamak istemiyorsun ki sen benimle? Benim haricinde bir hayatın mı olsun istiyorsun?”
“Mutlaka ayrı ayrı hayatlarımız var. Senden önce de bir bireydim ben, senden sonra da öyle olacağım. İkimiz toplamda bir etmiyoruz.”
“O ne demek yani?”
“Yani diyorum ki her ne kadar beraber olsak da ikimizin de ayrı ayrı hayatları var. Senin tüm hayatın ben değilim, benim de tüm hayatım sen değilsin. Ortak paydamız çok fazla artık ama ne tamamen senininm, ne tamamen benimsin.”
“Neden olmayalım?”
“Sonsuza kadar beraber değiliz Dut.”
“O ne demek? Geçici olarak mı görüyorsun ilişkimizi?”
“Tabii ki. Sağlığımızda ayrılmasak bile birimizden birisi mutlaka ölecek bir gün ve ayrılık kaçınılmaz olacak. Yani mutlaka bir ayrılık var.”
“Abartma, nereye vardırdın olayı!”
“Dinle bir önce. Hiç kimseye tamamen sahip olamazsın o yüzden bir şekilde kendi başılığına alışman gerek. Hayatına mutlaka insanlar girip çıkacak ama en sonunda yine tek başınasın. En yakının olan ailen bile bir süre sonra seni bırakıp gidiyor, onlardan daha yakın kimse yok sana hayatta ve onlar bile giderken kimden medet umuyorsun?” dediğimde gözlerinin dolduğunu görebiliyordum.
“Benimle eve çıkmama konusunda bu kadar derin düşündüğüne inanmıyorum, ailem hakkında da hiç bir şey bilmiyorsun o sebepten bu konuyu benimle tartışmamanı öneririm” dedi hüzünlü ve öfkeli bir biçimde.
“Canım bak daha da zorlaştırma durumu, böyle ne güzel yaşayıp gidiyoruz.”
“Sen devam et o güzel yaşantına o zaman!” deyip ayağa kalktı, kolundan tutmaya çalıştıysam da kâr etmedi.
“Abi kusura bakma eğer ben sebep olduysam bu duruma” dedi Bahadır mahcup ses tonuyla.
“Yok abi, seninle alakası yok.”

Dut çantasını toplayıp apar topar çıktı evden, peşinden bahçe kapısına kadar kovaladım ama nafile, peşinden gitmek de fayda etmeyecekti. Boynum bükük döndüm eve. Bahadır’ın mahcubiyeti yüzünden okunuyordu, teskin etmek için elimi omzuna koyup onun olayla bir alakasının olmadığını söyledim. Biraz gürültü yapmış olmalıyız ki evdeki hemen herkes uyandı. Her birine sırayla durumu anlatınca herkes kendince akıl vermeye başladı. Bu olay resmi olarak gündem kabul edildi ve durum değerlendirmesi yapmak için kahvaltı sofrası kurulmasına karar verildi. Ortalığı toplayıp mükellef bir kahvaltı hazırlayıp konuyu tekrar tartışmaya koyulduk. Benimle aynı fikirde olanlar azınlıkta kalıyordu ama karşıt fikir de benim aklıma yatmıyordu. Tabii ki hergün Dut ile uyanmak güzel olurdu ancak ilişkiyi bu kadar erken sürede harcamak istemiyordum. Her şey rayına oturup sağlam zeminlere dayanınca bu fikir değerlendirilirdi, şimdilik aklıma yatan en iyi fikir buydu.
Birkaç saat sonra aradım Dut’u ama yanıt vermiyordu telefonu, “biraz yalnız bırakayım” diyerek aramayı kestim. Evi el birlik toparladıktan sonra çıktım Laz’dan, eve gitmek için mecburen Kızılay’dan aktarma yapmam gerekeceği için metro yerine halk otobüsüne binip Dikimevi’ne kadar tek vesaitle gittim. Dut’a uğrayıp durumu izah etmek istiyordum ancak evde yoktu, Aylin’in de haberi yokmuş. Birkaç kez daha aradım, yine ses yok. Bir süre Dut’un evinde takıldıktan sonra Kuru’yu aradım ama hiçbir şeyden haberi yoktu “kafası attıysa dolanıyordur sağda solda, gelir mutlaka” dese de içim rahat değildi. Akşamüstü olunca mecbur evin yolunu tuttum, Aylin’e de sıkı sıkı tembihledim, gelirse arasın diye.

Eve vardığımda Samet ve Ali yine bilgisayar başında oturuyorlardı, selam verip geçtim odama. Gün boyu yemek yemeyi unuttuğumdan karnım zil çalıyordu, bilgisayarı açtıktan sonra mutfağa gidip tost yaptım kendime, elimde tost ve kolayla tekrar girdim odaya. İnternette de bir kıpırtı yoktu Dut’un sayfasında. Zaten vakit geçirmiyordu internette ama bir umut işte. Birkaç kez daha aradım ama hala cevap vermiyordu, mesaj attım yine karşılık yok. “Siniri yatışana kadar bekleyeyim” diyerek rahat bıraktım hatunu. “Acaba yanlış mı düşündüm?” diye geçirdim içimden “beraber mi çıksaydık eve.” Bahadır’ın o sevincini gördükten sonra fikrimi değiştiremezdim, zaten gerçekten Dut’a söylediğim tüm o fikirlere sonuna kadar inanıyordum. Sürekli bir arada olmak yıpratabilirdi ilişkimizi, zaten henüz oturmuş bir ilişkimiz de yoktu.

Kaçta uyudum hiç farkında değildim, ertesi güne de öğleden önce başladım. Yarı evcil canavarlar hala uyuyorlardı, ayaküstü peynir zeytinin ardından ne yapacağımı bilmez bir şekilde attım kendimi sokağa, belki bir yerlerde raslarım Dut’a diye. Önce telefonu denedim, kapalıydı, telaşım daha da arttı. Kızılay’a vardığımda önce çalıştığı stüdyoya uğradım, izin almış, bir süre gelmeyecekmiş. Telefonla haber vermiş gelmeyeceğini, nasıl bu kadar detaylı plan yapabildiğine şaşıyordum bu kadar kısa sürede.

Halil Amca’nın kafesine kadar yürüdüm farkına varmadan, gözüm istemsiz karşıdaki Mülkiye’ye ilişti, “nerede bu kız?” dedim içimden sonra da dönüp Halil Amca’nın yanına girdim. Kısa bir hal hatır muhabbetini ardından Dut’u sordum, uğramamış. Çay ısmarlama ısrarına karşı koymayıp oturdum bir köşeye, bir taraftan sigara tüketirken bir taraftan da gidebileceği yerleri düşünüyordum. Buraya kadar gelmişken evine de uğramadan olmayacaktı, Halil Amca’ya selamımı verip çıktım kafeden. Dikimevi’nden yokuşu tırmanarak vardım Dut’un evine, Aylin karşıladı kapıda, Dut hala gelmemiş. Tekrar davrandım telefona ama hala kapalıydı.

Çaresiz tekrar Kızılay’ın yolunu tuttum, yolda Kuru’yu aradım ondan da olumlu bir yanıt alamayınca Yüksel Caddesin’de bir banka oturup düşünmeye başladım. Stüdyoda yoktu, Halil Amca’ya uğramamıştı, eve de gitmemişti, Kuru’da da yok. Nerede olabilirdi? O sırada yanıma sivilleri çekmiş bir asker oturdu, internette takılmaktan sıkılmış olacak ki kendini sokağa atmış. Üç kilometre öteden seçliyordu sivil erler Kızılay’da. Belki asker olmadan önce çok alternatif bir tip bile olabilirdi ama bir insan asker olunca o kimliği yüzüne yansıyordu. Aslında gayet iyi de giyimliydi, kıyafetlerden anlaşılmazdı asker olduğu ama işte yüzüne bakınca anlaşılıyordu. Çakmak isteyene kadar farketmemiştim zaten yanıma oturduğunu.

“Pardon ateş var mıydı?”
“Buyur” dedim başımı kaldırmadan.
“Sağolasın. Öğrenci misin?”
“Evet, sen de askersin herhalde.”
“Çok mu belli oluyor?”
“Ya bakma benim anladığıma, giyimden kuşamdan fark edilmiyor ama insan asker olunca yüzünde ‘ben askerim’ bakışı oluyor ya, oradan çıkardım” dediğimde gülümsedi.
“Gerçekten öyle. Nasıl bir duyguysa asker olmak, biraz mallaşıyor insan.”
“Estağfurullah.”
“Yok yok öyle.”
“Nereden geldin?”
“Tekirdağ, usta birliğindeyim şimdi. Yedek subayım.”
“Okul bitirip uzun dönem yapanlardan mı?”
“Evet. Kimin aklına uyup sınava girdiysek, ne güzel beş ay yapıp bitirecektim. Maaşı var dediler, rahat edersin dediler, şimdi de gün sayıyoruz bitsin diye.”
“Var mı daha?”
“Pek kalmadı, şafak 73.”
“İyi ya, çoğu gitmiş, azı kalmış.”
“Bir de bana sor. Var mı işin?”
“Ya aslına bakarsan dün kız arkadaşımla atıştık, haber alamıyorum hatundan, bakmadığım delik kalmadı. Onu aramaya devam etmeyi düşünüyordum. Neden sordun?”
“Hayırdır?”
“Ya bir arkadaşla eve çıkacaktım, ‘vay efendim neden benimle çıkmıyorsun, sen beni istemiyor musun’ falan dedi.”
“E niye çıkmıyorsun onunla?”
“Ya ben ilişkimiz sağlam bir temele otursun istiyorum. Öyle vıcık vıcık sürekli beraber olursak sıkılabiliriz birbirimizden. Ben biraz daha uzun vadeli bir ilişki olmasını istediğimden harcamayalım diye düşündüm. Beraber olmakla beraber yaşamak apayrı şeyler. Yakın arkadaşla bile eve çıkınca sorun yaşıyor insan, soğuyor birbirinden.”
“Bilirim o duyguyu. Üniversite yıllarında çok sevdiğim iki arkadaşımla eve çıktıktan sonra kanlı bıçaklı olduk. Sen de haklısın ama kız arkadaş farklı olur ya, ne bileyim, arkadaştan farklı olur sanki.”
“O riski göze alamam ya. Çok seviyorum çünkü ve hayatımda bir daha rastlayabileceğim birisi değil. O yüzden biraz da korkuyorum kaybetmekten. Sen nerede okudun?”
“Afyon’da.”
“Ne okudun?”
“Her Türk genci gibi işletme” dedi gülümseyerek.
“Anladım” dedim gülmesine karşılık vererek.
“Yoksa işin gel bir şeyler içelim.”
“Ya aslında fena olmaz” deyip sigaramı çıkardım, o sıra uzattı bir dal, o da soft sevenlerden. “Eyvallah.”
“Afiyet olsun. O zaman gidelim mi Sakarya’ya?”
“Öğrenmişsin buraları.”
“Üniversite yıllarında da gelirdik arada bir kaçıp.”
“E hadi gidelim o zaman. Gerçi erken değil mi içmek için?”
“Biradan bir şey olmaz, her saat içilir” dedikten sonra beraber kalktık banktan.

Selanik’ten aşağı yürüyüp araçları kollayarak geçtik karşıya, Nefes’e doğru yürümeye başladık. Saat daha öğleden sonra olduğu için tenhaydı mekan, birer 50’lik ısmarlayıp muhabbete kaldığımız yerden devam ettik. Onun da kız arkadaşı varmış askere gelmeden önce ama beklemek zor geldiği için terketmiş elemanı. Askerliğe biraz da o yüzden lanet ediyordu. Afyon’dayken müzik grupları falan varmış, popülermiş baya oralarda. Civar illerde konserler bile vermişler. Onca saltanatı bırakıp gelip yedek subay olmak koymuş biraz da.

Muhabbet ve bira iyi geldi, biraz da olsa rahatladım ama aklım Dut’taydı. Ben de biraz Dut, Pelin ve tanışma hikayelerimizden anlattım elemana. 3-4 saatlik koyu bir muhabbetin ardından müsade istedim, o da birliğe gideceğinden zengin kalkışı yaptık. Ne kadar ısrar etsem de hesap ödetmedi, telefon numarası alış verişi de yaptık ayrılırken, bir daha görüşelim diye yalnız ikimizin de birbirini bir daha aramayacağını biliyorduk. Sonrasında da Karanfil’e kadar beraber yürüyüp ayrıldık.

Nereye gideceğimi bilmez bir halde geziniyordum ortalıkta, ne bir fikrim, ne bir umudum kalmıştı bulabileceğime dair. En azından derdimi anlatabilseydim adam akıllı.

Bakabileceğim yerler tükenmeye başlamıştı, hava kararınca Bestekar’a uğrarım diye düşündüm, saat daha 6’yı geçiyordu ve hava ufaktan kararmaya başlamıştı, Bestekar’a düşse bile 9’dan önce düşmezdi. Ben de o vakte kadar oyalanmak, hem de durum değerlendirmesi yapmak için Hacer’i aradım, Mustafa ve Kençal’ı da alıp gelecekti yarım saate. Ben de o sırada büfeden bir kola alıp Yüksel Caddesi metro çıkışındaki mağazanın önündeki banklara çöktüm. Her zamanki buluşma noktamızdı burası.

Her türlü sıvıyı yavaş tüketmem sebebiyle daha kolanın yarısına gelmeden merdivenlerde belirdi bizim üç silahşörler. Üçü de Batıkent’te oturduğundan benden daha sık görüşüyorlardı. Kençal mahalleden, Mustafa ve Hacer liseden arkadaşlardı. Ben de liseyi Mustafa ve Hacer’le birlikte okumuştum ve o zamandan beri uzun soluklu bir dostluğumuz oluşmuştu.

“Oo cemaat, herkes toplanmış yine, kızları da çağırsaydınız.”
“Onların işleri varmış, evi falan temizleyeceklermiş” diye yanıtladı Hacer.
“Bıdık! N’apıyorsun? Epey oldu görüşemedik” dedi Kençal sarılıp.
“Sorma, görüşemedik cidden, saza niye gelmedin? Söze niye gelmedin?”
“Ya çalışıyordum o gün, dün de çalıştım. Anca bugün tatilim var. Gelseydim mahvolurdum.”
“Sen de haklısın tabi.”
“Manita yapmışız?” dedi Kençal her zamanki alaycı tavrıyla.
“Hee. O gün de el öpmeye getirmiştim, görücüye çıkarıyordum ama sen göremedin.”
“Başka zaman görürüz artık. Nerede şimdi?”
“Bilmem.”
“Nasıl bilmem?”
“Bilmiyorum işte yok, kayıp. O gün Rıza’nın arkadaşı da gelmişti rakı içmeye, onunla eve çıkalım muhabbeti yapıyorduk, bu da ‘neden benimle çıkmıyorsun?’ diye bozuldu, gitti. Gidiş o gidiş, yok ortalıkta iki gündür.”
“Eve çıkmak mı? Ohoo neler olmuş, ne olaylar varmış da haberimiz yok.”
“Sen yoksun ortalıkta ne yapalım.”
“Abi nasıl yok ortalıkta?” diye araya girdi Hacer.
“Ya gidebileceği her yere baktım, yok. Eve de gitmemiş.”
“Allah Allah” dedi Mustafa “kalabileceği bir arkadaşı falan?”
“Ya Kuru diye bir arkadaşı var, onda da yokmuş. Birazdan bir gidip yoklarım onu da tekrar.”
“Sen şu hikayelerin hepsini bana bir anlatsana” dedi Kençal “hiç bir şeyden haberim yok.”
“Tamam dur, kola içen var mı?”
“Alalım şuradan, bekle” dedikten sonra Mustafa kola almaya gitti, biz de banka kurulduk.

Gündemimiz yine Dut’tu ve ben onu anlatmaktan hiç sıkılmıyordum. Mustafa hikayeyi başından biliyordu, Kençal ve Hacer’e de anlattım, ilave olarak Kençal’a ev muhabbetini de anlattım bir solukta.

*Arkası yarından sonra*

Ps: Buraya kadar surekli takip eden olduysa bir yorumlari alsam? Devaminda cok daha akici ve suprizli bolumler olacak da onlara gecmeden önce bir kamuoyu yoklamasi yapsak. Üşenmeyin nolur, memnun kaldiysaniz esinizi dostunuzu da cagirin buraya, basimizin ustunde yerleri var.
dahası...


O günü de ev içinde oyalanarak, film izleyerek geçirdikten sonra ertesi günki sorumluluklarımız yüzünden Dut’un evine gitme isteğine boyun eğdim, okulu da boşlamamak gerekti zira. Devam eden günlerde de okuldan arta kalan zamanlarda bazen bizde bazen Dut’ta geceleyip bazen de stüdyoda boş vakitlerde davul dersleriyle neredeyse bir ayı devirmiştik ilişkimizde. İkimizin de müsait olduğu bir gece liseden bir arkadaşım davet etti bizi, aslına bakarsan beni davet etti ama Dut’u götürmemde bir sakınca olacak bir arkadaş değildi, zaten erkek erkeğe de takılmayacaktık, hem ben de Dut’u arkadaşlarımla tanıştırmak istiyordum.

“Dut n’aber?”
“İyilik canımın içi, senden n’aber?”
“İyi benden de kızılcığım, akşam işin var mı?”
“Kızılcık değil, Dut! İşim yok, tamamen seninim yavrum” dedi gülerek.
“Tamam Dut olsun” dedim gülmesine karşılık vererek “arkadaşlar rakı sofrası kuracaklarmış, gidelim mi?”
“Rakı mı?” dedi heyecanlı bir sesle “ben varım!”
“Tamam o halde, ne zaman müsait olursun?”
“Ders bitti, çay içiyorduk, birazdan bir ders daha var. Senin aikido sınavın yok muydu bugün?”
“Evet işte, birazdan ona gireceğim, çıkışta eve gider duş alır gelirim.”
“O zaman ben de dersten sonra eve gidip duş falan alayım, ev nerede?”
“Batıkent’te. Benim sınav da 1-2 saate biter, eve gider hazırlanırım sen de o vakte kadar hazır olursun herhalde.”
“Olurum” dedi Dut “giderken bir şey alacak mıyız?”
“Batıkent’te hallederiz” deyip vedalaştıktan sonra telefonu kapattım.

Kıyafetleri giyip geçtik sınavın yapılacağı yere. Sınava girecek çok kişi yoktu. 6 tane 6. kyu için, 2 tane 5. kyu, 2 tane de 1. kyu için sınava girecek öğrenci vardı. Salona, bayrağa, hocaya selamımızı vererek aldık pozisyonumuzu ve beklemeye başladık. Sınav başlamadan önce hepimiz sınav formlarını doldurduk ve sınav ücreti olan 10 lira ile birlikte senseiye verdik.

Önce 6. kyular çıktı sahneye, ikişer kişilik gruplar halinde. Birbirimize selamımızı vererek bekledik senseinin talimatlarını. Rakip olarak çok muhabbetim olmayan çelimsiz bir kız çıktı karşıma, hareketleri benden iyi biliyordu. Kaç kere yuvarlandım yerde sayamadım ama kan ter içinde kaldım, tüm hareketleri eksiksiz yapacağım diye. Çok iyi bildiğim hareketlerden birini şaşırınca bir süre hareketsiz kalıp etraftakileri izledim onlar nasıl yapıyorlar diye, sonrasında senseinin de uyarmasıyla hatırlayıp devam ettim sınava.

6. kyuların hepsi sınavını bitirince ki aynı anda başlayıp aynı anda bitirmiştik, oturup sempailerin sınavlarını izledik. 5. kyu sınavı bizimkinden çok farklı değildi ama fazladan hareketleri vardı uygulamaları gereken. Kısa süre sonra onlarınki de bitince sıra 1. kyulara geldi. Tam bir görsel şölen! 20-25 dakika boyunca hiç durmadan senseinin talimatlarını yerine getirdiler, daha önce hiç görmediğimiz hareketleri yaptılar, düşmelerini izlemek bile zevkliydi. Sonrasında tahta bıçaklarını çıkarıp bıçaklara karşı savunmalar nasıl olur onu izledik, sonra da sırasıyla kılıç ve uzun sopa.

Tiyatro gibiydi karşımızda dönen olay, işte o an aikidoya sonuna kadar devam etme kararı aldım. 1. kyu sınavının en sonunda sensei japonca bir şey söyledi ve oturan 2 tane daha 1. kyu öğrencisi kalktı yerlerinden ve sırayla saldırmaya başladı sınav olan öğrencilerden tekine, diğer sınav olan öğrenciyle birlikte. Sonrasında sensei ellerini çırptı ve “hep beraber” dedi, o an sıra gözetmeksizin hepsi birden hamle yaptı sınav olan öğrenciye ve eleman hepsini savuşturmayı bildi. Aynı aşamalardan diğeri de geçti ancak unuttuğu çok hareket olunca biraz tökezledi tabi.

Sınav bittikten sonra 10 dakika mola verdik ve aramızda sınavı değerlendirmeye başladık, sensei ise yanına kıdemli bir öğrenci alarak sınavı değerlendirmeye başladı. 10 dakikanın sonunda senseinin karşısında tekrar diz çökerek sınav sonucunu beklemeye başladık. Tek tek isimler sayılıyor ve başarılı olup olmadığımız açıklanıyordu. 2. olarak benim ismim söylendi ve bir adım öne çıktım;

“Emre.”
“Evet.”
“6. kyu!” dediğinde içeriden bir alkış yükseldi. Benden önceki başarılı olan öğrenciyi de alkışlamıştık.

1. kyu sınavında çuvallayan öğrenci harici hepimiz geçmiştik. İnanılmaz bir duyguydu, başarmıştım. Minderleri toplayıp yerlerine yerleştirirken tebrik etmeye gelenler oldu, sınav yapmayanların arasından. Sonrasında ise yine salona selamımızı verip ayrıldık salondan. Üstüme tekrar sivilleri çekip çıktım okuldan.
Servis ve halk otobüsü kullanarak eve vardığımda Dut ile konuşmamızın üzerinden 2 saat geçmişti. Çantayı odaya bıraktım, duş için hazırlanırken Ali geldi;

“Kanka hayırdır? Yüzünü gören cennetlik” dedi pişkin bir halde. Artık her yaptığı batıyordu. Sınav sevincimi bile paylaşmak istemiyordum.
“Duşa gireceğim, ardından arkadaşa gideceğim de hazırlanıyorum” dedim kayıtsızca.
“Kimmiş bu arkadaş?”
“Bir ara masana dosyasını bırakrım” dedim ters bir şekilde.
“Niye atar yapıyorsun oğlum, adam gibi soru sorduk.”
“Sen de sorguya çekme o zaman!”
“İyi tamam, git nereye gidiyorsan. Ben de bu gece dışarı çıkar mıyız diye soracaktım.”
“Çıkmayız Ali, Samet’le takılın siz. Pelin’le de görüşmüyoruz artık zaten, kız da getiremem. Benden hayır yok yani size.”
“Zaten sadece kız getiriyorsun diye takılıyorduk biz de seninle” dedi biraz sitemkar bir şekilde.
“Emin değilim” dedim hafif tersleyerek.
“İyi” deyip odadan çıktı. Ben de bir an önce duşa girip oyalanmadan çıktım evden, yolda da Dut’u aramayı ihmal etmedim.
“Hazır mısın dutların en güzeli?”
“Allah’tan saçlarım kısa, çabuk kuruyor, gerçi uzadı iyice, kestirsem mi?”
“Yok yok, biraz uzasın, uzadıkça kıvır kıvır oluyor. O değil de hazır mısın?”
“Nasıl geçti sınav?”
“6. Kyu sevgilin var artık” dedim biraz göğsümü kabartarak.
“Hadi ya? Tebrik ederim. Nasıl geçti peki? Nasıl oluyor aikido sınavı?”
“Ya işte hoca tek tek hareketlerin isimlerini sayıyor, sen de eşleşip o hareketleri birbirine uyguluyorsun.”
“Nasıl yani?”
“Ya işte hoca ‘suwari waza ryotedori kokyu ho’ diyor, sen de o söylediğine göre pozisyon alıp başlıyorsun hareketi yapmaya.”
“Kuşak atladın yani.”
“Evet bir nevi” dedim olayı daha basit anlatmak için. “Ya hadi bunları sonra anlatırım, hazır mısın sen?”
“5-10 dakikaya kadar hazırım, sen çıktın mı?”
“Çıktım. Kızılay’da buluşalım mı? Metroya bineceğiz.”
“Tamam. Ben Dikimevi’nden bineyim o zaman, aşağıda beklerim seni.”
“Anlaştık, kırk dakika sonra orada olurum.”
“Ben de ona göre ayarlarım kendimi, görüşürüz.”
“Hoşçakal.”

Otobüs Kızılaya vardıktan sonraki duraktan metroya kadar olan kısa mesafede bir sigara yaktım, etrafı seyrede seyrede yol aldım kalabalık arasında. Dut’un gelip gelmediğini anlamanın yolu yoktu, metroda telefon çekmiyor. Otobüs tahminimden erken varınca aşağıda beklemektense dışarıda sigara içmek daha cazip geldi. O yüzden hiç acele etmedim metroya giderken. Metronun Yüksel Caddesi girişinde dikildim, merdivenlerinin başında sigaramı bitirip öyle girdim metroya. Aşağıya vardığımda Dut elinde kitabı, bacak bacak üstüne atmış büyük bir dalgınlıkla okuyordu. Yaklaşıp önünde dikilince kaldırdı kafasını, kitabı çantasına atıp boynuma sarıldı, uzun uzun öptü önce. Kitabına ayraç kullanmaması daha önce de dikkatimi çektiğinde sormuştum neden kullanmadığını, o da sayfa numarasını her zaman aklında tuttuğunu söylemişti, kullanmazmış kitap ayracı, beyni tembelleştirirmiş, o öyle inanıyor. Metronun gelmesini beklerken ayak üstü tüm sınavı anlattım Dut’a. Metro geldiğinde ise kapının kenarındaki ikili koltuklara oturduk, giderken telefonunu çıkardı, kulaklığının tekini bana vererek kendi arşivinden örnekler sundu yol boyunca. Hem Dut hem güzel müzikler Kızılay – Batıkent arası 23 dakikalık yolun ne ara geçtiğini farkettirmedi. Yol biraz uzun olsa da hava güzel ve saat daha erken olduğu için yürümeyi tercih ettik. Hava hafif hafif kararıyordu. Saatlerin de ileriye alınmasıyla artık yazı iyiden iyiye hisseder olmuştuk.

Arkadaşın evinin yakınında büyük bir marketler zincirinin bir halkası vardı, ihtiyaç dahilinde oradan alınacakları alırdık. Bu sebeple doğruca arkadaşlara gittik Dut’la, vardığımızda kapının önünde okey oynuyorlardı. Ev tam köşede, oyun parkına bakan bir tripleks müstakil evdi. Bahçede iki tane rottweiler kendi aralarında oynuyorlardı, son gördüğümden bu zamana epey büyümüşler.

“Şeytanınız bol olsun gençler!” diye seslendim bahçe duvarından.
“Oo beyim erkencisin.”
“Vakti sizinle değerlendirelim dedik, bak bir de misafir getirdim” dedim Dut’u göstererek.
“Merhaba!” diye seslendi Dut da okey oynayanlara.
“Köpeklerden korkar mısınız, ayalım mı içeri?”
“Yok canım, neyinden korkalım bunların” deyip sevmeye başladı köpekleri Dut. Ben küçüklüklerini bilmeme rağmen arada bir tedirgin oluyordum.
Masada oturan Hacer, Rıza, Laz ve Mustafa’yla tek tek tanıştı Dut.
“Aa ne güzel senin de lakabın var! Emre’ye bir şey uyduramadınız mı?” dedi Dut Laz’a.
“Ne bilelim, yıllar önce Kençal Rıza’ya gelip ‘yufka yürekli, kel, göbekli, bil bakalım bu kim?’ diye sorunca Rıza tereddüt bile etmeden ‘Emre’ deyince Emre’nin lakap olarak kullandığı tek yakıştırma bu oldu. Bazen Bıdık da der Kençal.”
“Hadi ya? Emre hiç anlatmadı bunu. Ben de internetteki yufkayureklikegobekli ismi nerden geliyor diyordum. Kençal da lakap sanırım.”
“Evet. Mustafa’ya Miço, Ilık Süt; Hacer’e Küçük Burjuva dediğimiz olur ama hiç Laz kadar yapışmadı kimseye” dedi Laz. Bu cümleleri sarfederken bizim Mustafa’nın lakapları sayılırken gülmemize Mustafa’nın ters bakışları da dikkatlerden kaçmadı tabi.

Hava hepten kararınca artık alışveriş vaktinin geldiğini farkettik. Hep beraber çıkıp markete doğru yürürken Dut da aramızdaki ilişkiyi anlamaya çalışıyordu. Hepsi de liseden arkadaşlarımdı, Rıza okumamayı seçip en aklı başında hareketi yapmıştı, babasıyla beraber büfe işletiyordu. Mustafa yıllardır okuyup da kafası sonradan dank edenlerdendi, eşek gibi ders çalışıyordu artık. Laz ise iki yıllık meslek yüksek okulu bitirmiş, askerliğini bile yapıp gelmişti, Rıza da öyle, vatani görevini yerine getirmişti. Hacer bir süre istemediği bir bölümde okumuş, üç yılın sonunda da asıl yerinin güzel sanatlar olduğunu farkedip her şeye sıfırdan başlamıştı. Herkesin kendince başarısı ve hikayesi vardı, vakit geçirdikçe anca anlardı Dut bu derin bağ ve muhabbeti.

Alışverişten döndüğümüzde kapıda bizi Derya ve Nergis karşıladı;

“Ağaç olduk lan! Neredesiniz?” dedi Derya. Nergis ile kıyaslayınca oldukça esmerdi.
“Sizi beslemek için erzak aldık!” dedi Hacer.

Hacer’in arkadaşlarıydı Nergis ve Derya ama zaman geçtikçe hepimizin arkadaşı olmuşlardı. Nergis, Mustafa’nın kız arkadaşıydı ayrıca. Düşük çeneleriyle ün salmışlardı ikisi de aramızda. Zamanında aynı yurtta kaldıklarından, neredeyse tüm vakitlerini beraber geçirmiş, sonradan da aynı eve çıkınca bu yakınlıklarını pekiştirmişlerdi. Aslına bakarsan ilginç bile sayılabilirdi bu ikili. Kaya tırmanışına ilgileri vardı ve belirli periyorlarda dağ bayır tırmanmaya memleketin farklı köşelerine giderlerdi. İyi anlaşmalarının temelinde Ankara’yı sevmemek ve İstanbul’dan gelmek de yatıyor olabilir diye düşünüyordum. Dut’la kısa bir tanışma merasiminin ardından Rıza kapıyı açtı ve iş bölümü oluşturuldu. Mezeler hazırlanacak, rakı soğutulacak, buzluğa buz koyulacak, masa kurulacak ve hala gelmemiş olanlar aranacaktı. Dut, kızlarla kaynaşmak için mutfakta kendine görev buldu, ben de masa hazırlamayı kendime görev edindim.

İçeceğimiz yer, evin bodrum katı gibi olan, doğru düzgün ışık almayan bölümüydü. Her ne kadar köhne gibi dursa da bir gencin ya da öğrencinin isteyebileceği en uygun yaşam alanıydı. Evden bağımsız bir kat gibi durmasından mütevellit bu muhitte en alt kat her zaman evin çocuğuna ayrılır. Çekyatları karşılıklı çekerek başladık işe. Ortaya da büyük orta sehpayı alıp yaklaşık 8-10 kişinin rahatlıkla her yere ulaşmasına imkan sağlayan iç tasarımımızı tamamladık Mustafa ve Laz ile beraber, Rıza diğer gelecekleri arıyordu. Bana da Ali’yi soracak oldular ama bu ara aramızın limoni olduğunu bildiklerinden çağırmamamı olağan karşıladılar. Rıza’dan öğrendiğimiz kadarıyla Kençal işteymiş, yarın da gideceği için teklifi geri çevirdi, geriye tek Rıza’nın bir arkadaşı kaldı beklediğimiz.

“Balık mı yapsaydık ya!” dedi Mustafa iç geçirerek.
“Oğlum tavada yapsak tüm ev kokar, annem ağzıma sıçar. Mangal falan desen hava akşamları buz kesiyor bir de uğraşması var” diye karşılık verdi Rıza.
“Sahi annenler nerede?” diye sordum Rıza’ya. Ailesiyle yaşıyordu ve böyle organizasyonlara hiç ev sahipliği yapmıyordu.
“Düğüne gittiler Bursa’ya, biri evleniyormuş akrabalardan.”
“Haa. Ne zaman dönecekler?”
“Yarından sonra falan, neden?”
“Yarın falan döneceklerse apar topar buraları toparlamamız gerekir de ondan dedim.”
“Yok yahu, yarın hallederiz.”
“İyi o zaman. Ne zaman başlarız?”
“Saat daha erken, Bahadır da gelsin on buçuk gibi başlarız herhalde.”
“E biz acıkırız o zamana kadar.”
“Makarna yapalım mı?”
“Ya o da tıkar şimdi. Neyse bekleyelim de mezelerle doyururuz karnımızı, bir sürü meze aldık.”
“İki tane 100’lük yetecek mi bize?” diye girdi araya Laz.
“Kaç kişiyiz?” diye sordu Mustafa.
“Şimdilik 8, Bahadır da gelince 9 oluyoruz ama Bahadır pek sevmez rakı, gelirken kendine bira getirir herhalde” diye yanıtladı Rıza “yetmezse bira alır geliriz, aşağıdaki büfe sabaha kadar açık.”
“İyi o zaman” dedi Laz ikna olmamış yüz ifadesiyle. Aramızda en fazla içen odur, sünger gibi emer alkolü.

Mezeler hazırlanıp, kızların da yanımıza inmesinin üzerinden ne kadar vakit geçti hatırlamıyorum ama çok fazla olmadan Bahadır kapıyı çaldı. Birkaç kez daha Rıza vasıtasıyla görüşmüştük. Biraz sessiz biri. Yaşının bizden küçük olmasının da etkisi olabilir diye düşünüyordum. Rıza ve ailesi Bursa’da yaşadığı sıralarda mahalleden arkadaşıymış, sonra Rızalar iş icabı Ankara’ya gelince kitle iletişim araçları sayesinde ilişkilerini koparmamışlar. Sonra Bahadır Gazi’de işletme kazanınca arkadaşlıkları tekrar pekişmiş, göüştüğümüz zamanlarda Bahadır da olur yanımızda.

Bahadır’la birlikte mezeler de geldi masaya. Herkesin her mezeye ulaşabileceği şekilde dizmeye özen gösterdik mezeleri. Haydari baş köşedeydi, rus salatası, turşu, beyaz peynir, közlenmiş biber ve patlıcan salatası, yarısına kadar limon suyu doldurulmuş bardaklar içine uzun ince doğranmış havuçlar ve şu anda unuttuğum birkaç başka meze daha nizami bir şekilde mideye inmeyi bekliyorlardı. Mustafa’nın isteği üzerine acılı şalgam da almıştık bir litre. Herkes ve her şey sofrada hazır bulunduğuna göre başlayabilirdik. Bir taraftan içip bir taraftan da Dut’a kişileri tek tek tanıtıyordum. Bir çoğunu zaten mutfaktayken öğrenmiş, bana pek bir şey kalmamıştı.

Bardaklar bir bir yenilendikçe odayı anason kokusu ve gülüşmeler doldurmaya başladı. Herkes kendine daha rahat edebilecekleri oturma alanları oluşturuyordu bir bir, ikili koltuğu da Dut’la ben kaptık. İkinci rakıyı da yarılamaya başladığımız sırada Rıza aşka gelip abisinden yadigâr bağlamayı kılıfından çıkardı. En çok sevinenlerden biri de bendim herhalde. Rakı içerken müzik seçimi, her kafadan bir ses çıkınca hiç hoş olmuyor. Arabeskten fasıla, oradan TSM’ye geçiş sıkıcı oluyor zira. Rıza telleri titrettikçe bizim de içimiz titremeye, rakı kafaya daha çok girmeye başladı. Türkülerden sıra Tanrıdan Diledim’e gelince hep bir ağızdan mest olmuş bir şekilde eşlik ettik, “bana kısmet değil, dizinde yatmak aman aman, dizinde yatmak, dizinde yatıp da yüzüne bakmak...” dendiğinde Dut dizime yatıp yüzüme bakarak gülümsedi, saçlarında parmaklarımı gezdirirken “gerçekten dünya malına değersin” diye fısıldadım. Gülümseyerek gözlerini yumdu, mayışır gibi bir hali vardı, gece ilerlemişti ve Rıza da çalmayı kesip Laz ile birlikte rakının son damlalarını paylaşıyorlardı;

“Rıza, bize yatacak yer var mı?”
“Yok! Gidin bankta falan uyuyun! Tabi var oğlum yoksa çağırmazdım zaten.”
“Biz sızmak üzereyiz de” dedim gözlerimi ovuşturarak.
“Herkes perişan, baksana milletin gözlere” dedi gülerek “şimdi ayarlarız bir şeyler.”
“Benim bir şeyim yok oğlum! Getir bir yüzlük daha, onu da deviririm” diye çıkıştı Laz ama gözleri öyle demiyordu.
“Hadi yardım et de yer bulalım insanlara o zaman” dedi Rıza Laz’a dönerek. Derya çoktan sızmıştı, Mustafa ve Nergis de aynı durumdaydı, tek sesi çıkmayan Bahadır idi. Köşede sessiz sedasız birasını yudumluyordu. O da 4. Birasına gelmiş, kafası yeterince olmuştu.
“Bahadır konuşmadın tüm gece” diye muhabbete katmaya çalıştım Bahadır’ı.
“Keyfim yok da biraz.”
“Hayırdır?”
“Ya KYK’da kalmaktan bıktım, ev bulup çıkmak istiyorum ama ev arkadaşı bulamadım.”
“Nerede düşünüyorsun?”
“Neresi olursa ya, fiyatı uygun olsun da.”
“Yarın ayık kafayla konuşalım mı bunu? Buradasın değil mi?”
“Buradayım ya, bu saatte zaten gidemem, evci yazdırdım kendimi haftasonu için, Rızalardayım tüm haftasonu.”
“Güzel, yarın bir konuşalım, ben de ev değiştirmeyi düşünüyorum bu günlerde.”
“Aa ciddi misin? Hiç bahsetmedin” diye araya girdi Dut.
“Evet, bıktım Ali’den de Samet’ten de” dedim öfkeli bir biçimde.
“E gel bize, bizde yer var.”
“Düzeninizi bozmayayım ya hiç.”
“Saçmalama be! Benimle mi kalmak istemiyorsun yoksa?”
“Ya o da var, hergün içiçe olursak sıkılırsın belki.”
“Öyle bir halim mi var?”
“Yok canım.”
“Başka ne sebebin var o zaman?”
“Yarın konuşsak?”
“Şimdi konuşacağız!”
“Canım kafam nal gibi, cümleleri toparlayamıyorum bile.”
“Aklıma yalan gelmiyor desene!” dedi biraz sesini yükselterek.
“Yok canım ne yalanı.”
“Aman neyse, bildiğini yap!” deyip arkasını döndü.
“Neyse Bahadır, yatalım da yarın etraflıca konuşuruz.”
“Tamamdır” dedi gözleri parlayarak.

Herkes bulduğu yere kıvrıldı. Mustafa ve Nergis, Rıza’nın yatağına, Bahadır, Rıza’nın abisinin yatağına, çekyatın tekine Hacer ve Derya kıvrıldı, diğerine de Dut’la ben. Sanırım Rıza da anne ve babasının yatağında yatmış olmalı.

*Arkası yarından sonra*
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.