Her geçen gün bir kelime daha susuyorum,
Bir mum daha sönüyor içimde.
Bir yangın daha başlıyor.

Her geçen gün biraz daha susuyorum,
Yangın kavurdukça beni.
Bir damla aşka,
Bir damla dostluğa,
Bir damla boşluğa.

Her geçen gün bir cümle daha kuruyorum,
Yaşanmışlıklara,
Yaşanamamışlıklara.

Her geçen gün biraz daha kuruyorum,
Sararıp dökülüyor insanlarım eteklerimden,
Bir kişi daha azalıyorum,
Büyüyor boşluğum,
Tenhalaşıyorum.

Her geçen gün tekrar tekrar kuruyorum.
"Tik tak, tik tak" mütemadiyen,
Akrep yelkovanı kovalıyor,
Ben ikisine de yetişemiyorum.


dahası...


Hasan vardı bir aralar Ankara'da, bağlamasında tek teli, çatallı sesi, poşette yarım karpuzu. Daraldığımızda giderdik yanına iki şişe köpek öldüren ile. O çalardı tek telli bağlamasıyla, biz de eşlik ederdik türküye. Söverdi gelenin geçenin gelmişine, geçmişine. 

Samimiydi Hasan, sevdiğini de, sevmediğini de olduğu gibi dile getirirdim, tepesi atarsa söverdi, canı isterse parasını, sigarasını, şa
rabını paylaşırdı. Muhabbetini hiç esirgemezdi. Herkesin yoldaşıydı. Kendi halinde Yüksel'de okulun önünde otururdu. Söylenirdi kendi kendine kimse olmayınca yanında. Birileri varsa da ona anlatırdı derdini.

Birkaç yıl önce Kumrular'da soğuktan donmuş buldular bir kış günü, inanın dedem öldüğünde o kadar üzülmemiştim. Okulun önü Hasan'sızdı artık, benim kadar üzülen özleyen olmuştur mutlaka Hasan'ı. Hasan'ın sağlığında Ankara'da olanların da mutlaka en az bir tane Hasan ile ilgili anısı olmuştur.

Nur içinde yatsın...

*Flört'ün ilk albümünden Onun Adı Hasan şarkısını bulup açın Hasan'ın hatrına, hep bizim Hasan gelir aklıma o şarkıda.
dahası...


"Kendini değersiz hissettiğinde, kendini değil, çevreni değiştir" diye bir cümle okudum bir zamanlar, akla yatkındı. Hemen herkesin aklına yatar ama uygulamaya koyan çok az kişi olur. Aynı çevreyle lanet ede ede, onlara söve söve devam eder yaşamına insanlar. Yüzüne gülüp arkasından konuşarak, yüzünü görmeye, muhabbetini çekmeye tahammül edemeden sürdürür ilişkisini. Belki çıkarı vardır, belki kendine yediremez, belki de o hayatından çıkaramadığı insan için üzülür vs. ama çıkarmaz hayatından. Bir çoğunun kan bağı da yoktur, yine de sanki mecburmuş gibi katlanır, kendini değiştirmeye çalışır.

Çevre değiştirmekten neden korkar insanlar? Yeni birisine alışmak, tanımak o kadar zor mudur? Ya da değiştirmeyi düşündüğü çevreyi bırakmak ihanet midir? Şu üç günlük hayatta, ona buna söverek, huzurlu olmadan yaşamaya çalışmak, "insanlar ne der?" diye kaygılanmak nasıl bir yaşam biçimidir? Misal; sürekli görüştü çevreyi artık sevmiyor insanlar ama yeni bir çevre edinip o çevreyi geride bırakmıyorlar, sadece söylenerek devam ediyor o sevmediği çevrede yaşamını sürdürmeye. Bir süre sonra olmadığı bir insan olmaya başlayınca, bunun ayırdına varabiliyorsa "ne yapıyorum ben?" demeye başlıyor insanlar.

Ne yapıyorsunuz siz? Çevrenize kendinizi kabul ettirmek için kendinizden ödün vermeniz doğru mu sizce insanlar? Olmadığın bir insana dönüşmek, kendini değiştirmek çevre değiştirmekten daha mı ahlâklı bir davranış? Daha mı kolay yoksa? Neyden korkuyorsunuz insanlar? Görüşmek istemediğiniz insanlara "lütfen siktir git!" diyemeyecek kadar aciz misiniz? Ne sevdiğinizi ne sevmediğinizi birbirinize söylüyorsunuz, bu kadar zor mu insanlar? İnsan olmanın gerektirdiklerinden olmalı hisleri rahatça dile getirmek.

"Sen yine neyin ahkâmını kesiyorsun?" diyen çatlak sesler çıkacaktır arada, diyorum ki ben artık çevremi sevmiyorum, aranızdan bir çoğuna artık katlanamıyorum, sevmiyorum sizi insanlar. Size göre kendimi yontmaya çalışmaktan, olmadığım bir insana dönüşmeye çalışmaktan yıldım. Beni ben olduğum için kabul etmediğiniz sürece de sizinle görüşmeyi reddedeceğim. Artık kendimi değil, çevremi değiştiriyorum.

Bazen de farkıma varılsın diye gidiyorum, kıymetim anlaşılsın diye. Daha önce birkaç kez yaptım, çevremi tamamen değiştirdiğimde ya da çevremi terk eylediğimde kıymetimin farkına varılıyor, o yüzden de gidiyorum bazı bazı. Kıymetimin farkına varılmıyorsa zaten o çevre için kıymetli olmadığım anlaşılır, gitmek için geç bile kalınmıştır o vakit.

"Kıymetimin farkına varılsın diye gidiyorum" cümlesini kibrimden söylediğimi düşünmeyin. Bu sadece benim için geçerli değil, herkes değerlidir, değersiz tek bir canlı yok. Sadece her insanın değer kıstası farklıdır o yüzden değerli ya da değersiz olarak değerlendirir insanlar birbirini.Ben değerliyim, bunun farkındayım, bu farkındalığım azaldığı için gidiyorum, farkına varın diye gidiyorum. Sizin değerinizin de farkına varılmıyorsa gidin, öylece dağınık bırakıp gidin.

İnsanlar azizim, ne kadar ilginçler değil mi? Ben mi? Yok canım, ben kendimi anormal sanırdım, bildiğin düz, sıradan, normal bir adammışım.

dahası...


Köklerinden uzaklaşmak ne kadar zor bir şeymiş. Bedenen uzaklaşsan da ruhunun bir kısmını köklerine sıkı sıkı bağlayıp devam ediyormuşsun yaşamına. Oradaki parçana ise uzaktan bakmaya başlıyormuşsun.

Uzaktan köklerime baktığım zamanlardan biri yine. Buradan ne kadar da net görünüyor her şey, kabak gibi ortada. Köklerine dair, köklerine ait ne varsa görünüyor uzaktan. Riya yok, yalan yok, mış gibi görünmek yok. Her şey ortada, apaçık ortada. Ailen orada, dostların orada, eski sevgililerin, platonik aşkların, tanıdıkların, sadece selamlaştıkların, kızdıkların, sövdüklerin, ağladıkların...

O bıraktığın parçana insanların tavrı, ilgisi, sevgisi, yaklaşımı nasıl ise oradaki parçan şekilleniyor. Oradaki parçan hatırlandıkça daha fazla parça bırakmaya başlıyorsun köklerine, unutuldukça da oradaki parçanın değersizliğine üzülüp onu da alıyorsun yanına, bir süre sonra da toz zerresi kadar kalan o parça hiç bir şey hissetmeyen, sadece gözlemci gibi, zorunluluk gibi kalıyor orada. Mesafe uzadıkça daha iyi görünür oluyor oradaki parçadan köklerin. Çürük olan kökler hangileri, hangi kökler sağlam bir şekilde hala ilk günki tazeliği ile duruyor, hangileri daha da güçlenmiş seçebiliyorsun. Geriye tek kalan çürükleri ayıklayıp yola devam etmek oluyor.

Sorgulatıyor köklerden ayrı kalmak. Madde olarak köklerle beraberken yaptıklarını, verdiklerini, aldıklarını, fedakarlıklarını, yardımlarını.Köklerin seni nereye ve nasıl taşıdıklarını irdeliyorsun sonrasında. Kendini irdeliyorsun aslen. "Ben bu köke mi aitim?" sorusu geliyor akabinde. "Bu kökler mi benim köklerim?"

Saygıyı sorguluyorsun, hoşgörüyü sorguluyorsun, sevgiyi, samimiyeti. Orada olan parçandan da burayı sorguluyorsun. Oradan buraya bakıyorsun bu sefer. Dallar ne alemde? Yanlış tarafa uzayanlar var mı? Yanlış aşılar ile uyumsuz dallar gerçek dallara kenetlendi mi? Yeterince saygı, sevgi, samimiyet var mı dallara? İyi bakılmış mı? Kıymeti bilinmiş mi?

Bir çoğunun da cevabını gözle görebiliyorsun, işte o zaman yaralanmalar başlıyor. Kökteki bozukluklar, dalları, daldaki yanlışlar tüm ağacı etkiliyor. Kök, dallara yapılan müdehale karşısında sükunetini korurken bir medet umuyorsun, ufacık bir yardım eli. Uzanmıyor. Kök kendi halinde takılmaya, bazen de çürümeye devam ediyor. Umudunu en sağlam köklere yüklüyorsun, hayallerini de dallara. Köklerin azlığından mütevellit o umutlar çürüyerek bayrağı bir diğer köke devrediyor, hayaller ise sürekli büyüyüp şekil değiştiriyor. Solan hayaller, kuruyan umutlar kadar incitmiyor ağacı, bir diğer daldan devam ediliyor ne de olsa.

Ruhumdan, olabilecek en büyük parçayı köklerime bıraktığımda o kökler sayılamayacak kadar çoktu. Şu anda her gün bir tanesi soluyor, umutlar ile beraber. En güvendiğin, en sağlam kökler bile bir süre sonra ağacı beğenmeyip ya da yadırgayıp kayıp gidiyor ağaçtan. Ancak daha tohumken, filizken oluşan kökler, o sağlam sandığın sonradan çıkan köklerden daha fazla umut verip, daha fazla besliyor ağacı, dalların daha da ileriye, kurumadan uzanabilmesi için var gücüyle çalışıyor o ilk kökler.

Bazen bir bahçıvan gelip buduyor o dalları, bazen de diğer dal engel oluyor gelişmesine bazı dalların. Buna rağmen o asıl kökler ağacı gece gündüz beslemeye devam ediyor. Bir yerden sonra da tek dayanağın o ilk kökler oluyor. Dallarda da yanlış budama neticesinde ortaya çıkan yanlış dala besin aktarımı, gün geliyor ağacı bile kurumakla tehdit ediyor. Bazen de diğer dalın kibri, bir diğerinin gelişmesini önlüyor.

Bazen düşünüyorum da uzaktan hiç bakmasak kendimize. Hep o zavallı, her şeye inanan, hiç bir şey bilmeyen ağaçlardan olsak diyorum. Köklere bağlamış olduğumuz ruhlarımızın parçalarının, bazı kökler için paçavradan daha değerli olmadıklarını fark etmesek. Kendinden ödün vererek, kendini yarım bırakmak pahasına o köklere bıraktığımız parçanın değerinin bilinmediğini görmesek.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine olsa Nazım'ın da dediği gibi. Hayat ağacını güzel beslesek. Gelişmek için gübremiz organik olsa ama insan mahsulü olmasa, sıçmasalar köklerimize.
dahası...


Ergen zamanlarımda en değerli varlığım arkadaşlarımdı. Hala çok değerliler ama her şeyin üstünde bir değerleri vardı. Her şeyden herkesten önce onlar gelirdi. Yere göğe sığmazlardı. Ailemi bile 2. plana atmıştım. Olmazsa olmazlarım arkadaşlarımdı. En büyük aşkım arkadaşlarıma idi. Tüm sevgimi onlara adamıştım.

Akıl biraz ermeye başladıkça ana gibi yar, baba ocağı gibi diyar, kardeş gibi dost olmaz demeye başladım. Arkadaşlarım değerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdi ancak ailenin değerinin farkına varmaya başlamıştım. Olmazsa olmazlarım ailem olmuştu artık. Ailemi 1. plana taşıyabildim nihayetinde. Aşkım ailem olmuştu.

Günler geçtikçe, okudukça, araştırdıkça öğrendikçe insanoğlunun yalnızlığını gördükçe aslında tek başıma olduğumu anlamaya başlıyorum. Yalnızlığın ise tek çözümünün Hakk'a sığınmak olduğunu idrak etmeye başladım. Her ne kadar layığıyla görevlerini yerine getiremesem de asıl yârin, asıl aşkın Yaradan olduğuna ikna ettim kendimi. Ailem, arkadaşlarım değerlerinden hiç bir şey eksilmeden hala hayatımda yer ediyorlar ancak yaşamımda kendime en yakın olarak Allah'ı seçtim. Aşkım Rahman'ımdır.

Huzuru, güveni, mutluluğu, sevinci, neşeyi, tebessümü, aşkı, yarenliği hep metalarda, karşı cinste, ailede, arkadaşta aramamdan mütevellit bir yere geldiğinde tıkandı. Şu anki enerji düşüklüğüm, huzursuzluğum, neşesizliğim hala Hakk'a değil de dünyalık metalara sığınmamdandır, dünyalıklardan medet ummamdandır. İnşallah O'na layık bir kul olurum da aşkına karşılık verebilirim. Zaten karşılığını misli misli alabileceğiniz yegâne aşk O'na duyulan aşktır.

dahası...


Bir parti düzenleyin. Tüm sevdiklerinizi çağırın, çevrenizde kim varsa. Birbirinden alakasız arkadaşlarınız toplansın bir araya. Daha önce birbirini görmeyenler görsün. Birbirleri ile gıyabında tanışanlar bizzat tanışsınlar, sizin anlattığınızdan daha farklı şekilde tanısınlar birbirlerini, kaynaşsınlar. Zaten ortak payda sizsiniz, arkadaşlarınız da aralarında mutlaka ortak payda bulurlar...

Sürekli gittiğiniz bir ortama alakasız birkaç arkadaşınızı davet edin. O ortamdaki insanları onlar da tanısınlar. Muhabbet edip aralarında bağ oluştursunlar. Periyodik olarak gittiğiniz o ortama o alakasız arkadaşlarınızı tekrar çağırın. Ortamınızdaki arkadaş/tanıdıklarınızla onlar da arkadaş olsun...

Sevdiğiniz, vakit geçirmekten keyif aldığınız arkadaşınızı diğer sevdiğiniz arkadaşlarınızla tanıştırmak maksatlı arkadaşlarınızın yanına getirin. Bir şeyler içmeye ya da yemeye davet edin. Laf lafı açsın. Sohbetler koyulaşsın. O sevdiğiniz arkadaşınız diğer sevdiklerinizle de arkadaş olsun...

Hah bunları yaptınız mı? Güzel. Şimdi evinizde oturup sanaldan o tanıştırdığınız arkadaşlarınızın beraber ne kadar güzel vakit geçirdiklerini, ne kadar çok eğlendiklerini, size edilmeyen davetleri, sizden habersiz buluşmalarını, yiyip içtiklerini, ettikleri dansları, yapılan muhabbetleri izleyin. Feysbuktan gittikleri gece kulübünde ettikleri dansın vidyo ve fotoğraflarına bakın. "Falanca etkinliğe katılıyor" bildirimindeki etkinliği düzenleyen arkadaşınızın size davet göndermediğini farkedin. Tivitırda "nasıl da eğlendik hacııı :))))" diye birbirlerini menşınladıklarına tanık olun.

Oldunuz mu? Canınız acıdı mı? Benim acıdı.
dahası...


     Son msn konuşmamız bir word dosyasında kayıtlı halde duruyor, başucu kitabı gibi. Üzerine neredeyse hiç kafa yormadım. Konuştuk ve mevzu öylece kapandı. 6 yılın aşkını zaten o konuşmadan yaklaşık 1 yıl önce bitirmiştim ama yine de haklıydın, kırıntıları kalmıştı, konuşmamız o kırıntıları süpürdü, bitti.
     Hatırlıyorum da çok üzülmüştüm ben o satırları okurken, içim parçalanmıştı resmen. Sonra o keder öfkeye ve nefrete dönüşüyordu ki durumu tekrar gözden geçirdim. Hiçbir şey anlamadım tabii ki yine. Taa ki aynı hatayı tekrarlamaya başlayana kadar. Gönlümü tekrar amaçsızca birisine kaptırana kadar. Aynı hataları tekrar tekrar yapmaya başlamıştım. Yine göz yumdum, yine fazla değer verdim, yine kendimi önemsemeyi/düşünmeyi unuttum. Sonra şu sözlerin aklıma geldi;
   "seni kovalamak istemedim çünkü çıkarım vardı
nedir çıkarım
arada sırada canım sıkıldığında sohbet etmek
sana verebileceğim hiçbişey olmamasına rağmen
sırf bu böyle kalsın diye seni tutuyorum hayatımda
ama bu çok uzun sürdü"
     Aynı yoldan gidiyordum yine, farkına bile varmadan. Karşımdaki de seninle aynı düşünceyle sürdürdü benimle ilişkisini. Ancak bu sefer kaynama noktam 6 yıl değildi. Olayın cereyan etmesinin üçüncü ayında seninle olan süreç aklıma geldi, işte o zaman anladım neler demek istediğini, neden öyle konuştuğunu. Sonra onu, seni incelermiş gibi incelemeye başladım. Son konuşmada bahsettiğin;

   " etraftaki insanlarla benden daha çok vakit geçirdin
o insanlar da o an için ihtiyacımı karşıladıkları için ordalardı
hiç birine gerçekten değer verdiğim için değil
ben böyleyim
yani
bu çoğu zaman böyle
gerçekten ruhuma hitab etmeyen her insan
benim için sadece lazım olduğu sürece var"

     İşte bu huyunu da onda gördüm. Biz lazım olduğumuz sürece oradaydık. Bunun da farkına varmam vakit aldı ancak vardıktan sonra da ona göre davranmaya başladım.
     Son bir şey daha vardı;

"ama şunu da ekleyeyim
ben bu çıkışı hiç yapmayabilirdim
sen gözyumduğun sürece devam ederdim
ama sen ne zaman  bana çıkıştın, sadece lazım olduğunda siklemen yanlış bişey diye
ben belki de uzun zaman sonra ilk defa sana saygı duymaya başladım
bunun sebebi de budur
hatta belki de bütün bu zaman içindeki davrranışımda bundan olabilir
saygı duymadığımdan
haketmediğinden demiyorum buna ben karar veremem
ama hissettiğim şey bu yani
sen bana çıkıştıkça ben sana saygı duyarım" 

     Bunu da daha sık yapıyorum artık. Haksız olmanı dilerdim bu konuda ama evet haklısın. İnsanlara değer verdikçe kendini nimetten sayıyorlar, hatalarını görmezden geldikçe onları tekrarlıyorlar ve hoşgörünü kötüye kullanıyorlar. Kaldı ki sen onlara çıkıştıkça, tersledikçe, bokmuş gibi davrandıkça sana duydukları saygı katlanıyor. Sebebini hiç anlamış değilim. Her ne kadar insanları ezmenin hala yanlış olduğunu düşünsem de hoşgörü dozunu düşürmekte fayda var. En azından hakettiğin saygıyı görene kadar.
     Sana öfkelendim sanıyordum ama ben sana hiç öfkelenmemişim Şebnem. Ben oldum olası kendime kızmışım, affetmemişim. Artık affettim kendimi. Varlığın da yokluğun da bir şeyler katıyor. Arkadaş mıyız hala?

dahası...



     Siz de hiç şans bilekliği almış mıydınız? Ben alalı nereden baksan 4-5 sene olmuştur. Severim ben gökkuşağı renklerini o yüzden de çok hoşuma gitmişti bu ipler. Herkes aç gibi aşk, para falan gibi meta ve olguların işlendiği bilekliklere saldırmıştı, çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bilekliğin ucundaki renklere göre sağlık, para, aşk, arkadaşlık, özgürlük, başarı falan gibi uğurları varmış. Hal böyle olunca da artık koca/karı bulmak için türbe yolu aşındırmaktan bıkmış, falcılardan usanmış ve alternatif bir arayan insanevlatları bu bilekliklere aç gibi saldırmıştı. Ben de sırf rengini beğendiğim için kaptım iki tane, ucuzdu da 1 lira falan.
     İlk gözüme çarpanlar şimdiye kadar en değer verdiğim iki şey idi; özgürlük ve arkadaşlık! Tereddüt bile etmeden onları kaptım, sonra da deli bağlar gibi bağladım ki düşmesin. Sonra okula gittiğimde Gülce diye bir arkadaş görüp çok beğenmişti ve;
     "Off çok sıkı bağlamışsın!"
     "E yoksa düşer."
     "Özelliği o zaten, kopması, düşmesi lazım ki tutsun."
     "Olur mu canım öyle, düşmesin, kalsın o dostluk ve özgürlük her zaman yanımda."
     "İşte düşerse o istediklerin oluyor. Yani bu bilekliklerin mantığı o."
     Öyle mantık mı olur? Aklıma yatmamıştı hiç. Ben de hiç gevşetmedim. Yıllardır öyle takılıyorum ama artık baya inceldi ip, eli kulağındadır, bugün yarın kopar. Ayrıca sanırım Gülce haklıymış, arkadaşlık ve özgürlük edinmek için bu bilekliklerin kopması gerek! Bunca yıl işlerin biraz da ters gitmesinin sebebi bu güzelim bileklikler olabilir diye düşünmeden de edemedim. Aslında batıl inançlarım yoktur, sadece sağ avcum kaşınırsa para geleceğine inanırım o kadar, o da sırf para gelmesini istediğimden dolayı.
     Bakalım, şu bileklikler kopsun da bir de o zaman görelim ne olup biteceğini. Belki cidden de kopmadan hiç bir işe yaramıyordur bunlar. Senin kopmuş muydu?

*O diğer plastik bileklikle "Unite Against Hate" yazıyor. Ağırladığımız Irlanda'lı couchsurfer vermişti. Bak burada bahsetmişim.
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.