Son msn konuşmamız bir word dosyasında kayıtlı halde duruyor, başucu kitabı gibi. Üzerine neredeyse hiç kafa yormadım. Konuştuk ve mevzu öylece kapandı. 6 yılın aşkını zaten o konuşmadan yaklaşık 1 yıl önce bitirmiştim ama yine de haklıydın, kırıntıları kalmıştı, konuşmamız o kırıntıları süpürdü, bitti.
     Hatırlıyorum da çok üzülmüştüm ben o satırları okurken, içim parçalanmıştı resmen. Sonra o keder öfkeye ve nefrete dönüşüyordu ki durumu tekrar gözden geçirdim. Hiçbir şey anlamadım tabii ki yine. Taa ki aynı hatayı tekrarlamaya başlayana kadar. Gönlümü tekrar amaçsızca birisine kaptırana kadar. Aynı hataları tekrar tekrar yapmaya başlamıştım. Yine göz yumdum, yine fazla değer verdim, yine kendimi önemsemeyi/düşünmeyi unuttum. Sonra şu sözlerin aklıma geldi;
   "seni kovalamak istemedim çünkü çıkarım vardı
nedir çıkarım
arada sırada canım sıkıldığında sohbet etmek
sana verebileceğim hiçbişey olmamasına rağmen
sırf bu böyle kalsın diye seni tutuyorum hayatımda
ama bu çok uzun sürdü"
     Aynı yoldan gidiyordum yine, farkına bile varmadan. Karşımdaki de seninle aynı düşünceyle sürdürdü benimle ilişkisini. Ancak bu sefer kaynama noktam 6 yıl değildi. Olayın cereyan etmesinin üçüncü ayında seninle olan süreç aklıma geldi, işte o zaman anladım neler demek istediğini, neden öyle konuştuğunu. Sonra onu, seni incelermiş gibi incelemeye başladım. Son konuşmada bahsettiğin;

   " etraftaki insanlarla benden daha çok vakit geçirdin
o insanlar da o an için ihtiyacımı karşıladıkları için ordalardı
hiç birine gerçekten değer verdiğim için değil
ben böyleyim
yani
bu çoğu zaman böyle
gerçekten ruhuma hitab etmeyen her insan
benim için sadece lazım olduğu sürece var"

     İşte bu huyunu da onda gördüm. Biz lazım olduğumuz sürece oradaydık. Bunun da farkına varmam vakit aldı ancak vardıktan sonra da ona göre davranmaya başladım.
     Son bir şey daha vardı;

"ama şunu da ekleyeyim
ben bu çıkışı hiç yapmayabilirdim
sen gözyumduğun sürece devam ederdim
ama sen ne zaman  bana çıkıştın, sadece lazım olduğunda siklemen yanlış bişey diye
ben belki de uzun zaman sonra ilk defa sana saygı duymaya başladım
bunun sebebi de budur
hatta belki de bütün bu zaman içindeki davrranışımda bundan olabilir
saygı duymadığımdan
haketmediğinden demiyorum buna ben karar veremem
ama hissettiğim şey bu yani
sen bana çıkıştıkça ben sana saygı duyarım" 

     Bunu da daha sık yapıyorum artık. Haksız olmanı dilerdim bu konuda ama evet haklısın. İnsanlara değer verdikçe kendini nimetten sayıyorlar, hatalarını görmezden geldikçe onları tekrarlıyorlar ve hoşgörünü kötüye kullanıyorlar. Kaldı ki sen onlara çıkıştıkça, tersledikçe, bokmuş gibi davrandıkça sana duydukları saygı katlanıyor. Sebebini hiç anlamış değilim. Her ne kadar insanları ezmenin hala yanlış olduğunu düşünsem de hoşgörü dozunu düşürmekte fayda var. En azından hakettiğin saygıyı görene kadar.
     Sana öfkelendim sanıyordum ama ben sana hiç öfkelenmemişim Şebnem. Ben oldum olası kendime kızmışım, affetmemişim. Artık affettim kendimi. Varlığın da yokluğun da bir şeyler katıyor. Arkadaş mıyız hala?

dahası...


Sanırım ilk kez ilkokul 1'e giderken aşık olmuştum. Aşkın ne demek olduğunu bilmiyoruz tabii ki. Sınıftan sana en yakın gelen kıza kendince aşık olup, yakın arkadaşlara söylemekti aşık olmak. Deftere ismini yazmak. Kalp vs çizmek. Okula erken de başlamam vesilesi ile çok erken yaşlarda bulaştım aşka. Aşık olduğum karşı cinsti. Güzel uzun boylu bir kızdı. Alımlı mı, çok güzel mi şu an kestiremiyorum ama çocuk aklıyla sevmiştim işte.

Çok uzun sürmedi zaten o sevgim de. Sonrasında hem mahhaleden hem de okuldan arkadaşım olan kıza tutulmuştum. Onu epeyce sevdim sanırım. Yılmadan 3-4 yıl sevdim. Ben sevmeye hiç üşenmiyorum. Sonrasında da ilkokul bitince o da bitti sanırım.

Ardından bünyemde yer eden ve divane eden mahalleden biri olmuştu yine. Çocuk aklıyla onu da yıllarca sevdim. Onun da bana gönlü vardı. Tavşanlı küçük yer. Öyle kafeye falan gidip sevilmez sevgili. Telefon mesajıyla, chat odasında da sevilmezdi o vakitler. Mektup vardı. Ciddiyim! Yıllarca sakladım o mektupları. 10-11 yaşlarımdaydım. Sevdim, o da beni sevdi. kağıt yettiğince, kalem yazdığınca sevdik birbirimizi. Sanırım en sevdiğim sevgimdi. Çok saftı, çocukçaydı. Bazen mahhaledeki oyunlar yüzünden kavga eder, ayrılık mektupları yazardık, sonra tekrar barışmak için şiirler dizerdik. Çok şiir yazdım o dönemlerimde. Hala saklıyorum. Hemen hepsi çok saçma ama yaşanmışlıkları var. İnşaatlardan arakladığım kireçlerle geceleri mahallenin sokaklarına yazılar yazardım, sevdiğime dair. Hemen herkes farkındaydı sevgimizin. Filmlerde olan mahalledeki çocukluk aşkı olur ya, öyleydi. Top oynamaya bile çıksan fiyakalı giyinirsin, gözüne girmek için en iyi sen oynarsın, oyunlarda hep onunla eşleşirsin. Sanırım en derin sevgim ona olmuştu. Hala gülümseyerek anımsıyorum.

Ankara'ya taşındık. İnsanları gibi sevgileri de yabancıydı bana. Önce mahalledeki bakkalın kızı beğenmiş beni. Babamın sekreterine söylemiş. Cesaret edemedim gidip tanışmaya bile. Sadece selamlaşma cümleleri sarfetmiştim kıza, aslına bakarsan güzeldi de...

Lise başladı, lise bitti elde avuçta sevgiye dair hiç birşey yoktu. Arkadaşlığa dostluğa aşık oldum o dönem. Öyle bir aşktı ki hala kavurur beni.

Sanırım sonrasında da aile aşkı baş gösterdi. Ailemi oldum olası severdim ancak hiç bu denli aşık olmamıştım.

O aralarda bir yerde Şebnem var işte. Onu artık iyice öğrenmiş olmanız gerek, bolca değindim. Benim hayali platoniğim. Neredeyse baştan sona hayal ürünüydü. Onu bile yılmadan 5-6 sene sevdim. Çok sevdim. Sonra farkettim ki ben gayet hayalimi sevmişim. Onu sevmeyi sevmişim. Başka bir açıklama bulamıyorum.

Aa o aralarda bir yerde iki yıllık bir ilişkim daha vardı. O kanlı canlıydı ancak o kadar da derin bir iz bırakmadı bende sanırım.

Son zamanlarda ise ilahi aşka tutulmayı yeğlerken ve tasavvufla ilgili araştırmaya başlamışken ve herhangi birisine tutulmak, sevmek komik gelmeye başlamışken -ki cidden birine aşık olmak ya da sevmek komik geliyordu, taşak geçesim geliyordu "ben aşığım" diyenlerle- Nele çıkıvermişti karşıma. Burada bir paragraf daha açıp Nele'ye sonra dönmek istiyorum.

 Sevgimi bir sıfata oturtamıyorum. Evet cümle bu sanırım, ben genelde sevgimin odağı neresi biemiyorum. Herhangi bir sıfatla sevmiyorum, herhangi bir tarifle de sevmiyorum. Apayrı bir şey oluyor ben sevince. İşte sanırım bu yüzden "abi ben aşık oldum" diyenleri ciddiye alamıyorum.Yani aşk kuramını çok basite indirgemek aşka saygısızlıkmış gibi geliyor. Ne oldu bir karşı cins (hemcinste olabilir tabi) görüp dış görünüşünü beğeniyorsun, birkaç mimiği hoşuna gidiyor, sonra sohbetinden haz alıyorsun hoop neymiş efendim aşık oldummuş. Yok öyle. Böyleleri yüzünden "aşk"ın içi boşaldı be. Bu kadar basit olmamalı. Etkilendim de, beğendim de, hoşuma gitti de, bilemedin sevdim de ama aşık oldum deme. Kurma o cümleyi, düşürme aşkın düzeyini. Neyse ahkâmımızı da kestiğimize göre Nele'ye geri dönebiliriz.

 Bir sene boyunca da Nele'yi sevdim. Onu da çok sevdim, farklı sevdim, arkadaş gibi sevdim, yâr gibi sevdim, abla gibi sevdim, öğretmen gibi sevdim. Sonra sevgime bir isim, bir hudut, bir belirti koymak istediğimde elde avuçta olan da gitmişti. O beni sadece arkadaş olarak sevmiş. Ben de seni öyle sevdim, sevgilim ol da istedim, hocam ol, kankam ol, rehberim ol herşeyim ol vs. Olmadı.

Sonrasında ise tekrar nadas dönemi. O kadar verimli ki artık sevgim onca nadastan sonra, yeşillenip serpilecek yürekler arar oldu. Tam da bu sıralarda karşıma çıkmıştı işte. Yoo aşık oldum demem, diyemem, zaten o kadar tanımıyorum. Etkilendim ama. Muhtelif yerlerde karşıma çıkmasıyla başladı herşey. Adım adım yaklaşmak istiyordum, içimden koşmak gelse de. Bazen çok uzaklaşmak istiyorum, görmeyeyim diyorum, sonra küçük bir detayla tekrar kapılıyorum. Bazen kaptırıp gitsem kendimi diyorum, salsam dizginleri, olduğu kadar. Toplumda yaşayan bir insanoğlu içgüdüm buna da müsade etmiyor. Yitirmekten korkuyor, üzülmekten korkuyor benlik. Tamam diyorum, istediğin gibi olsun. Üstelemeden "ben buralardayım ha!" diyorum sadece. Farkındayım, farkımda ol. O ise herşeyin (kendimden bahsetmiyorum) farkında, hiç birşeyi umursamaz vaziyette -ya da umursuyordur, emin değilim- hayatına anlık kararlarla (spontene yazmak istemedim) devam ediyor. "An"ın tadını çıkarıyor, olması gerektiği gibi. Gülüyor, konuşuyor, anlatıyor, az dinliyor, okuyor, araştırıyor, deneyimliyor, merak ediyor.

Peki ben ne istiyorum? Hayatında yer almak, hayatımda yer alması. Öyle başka bir yerde dursun hayatımda. Sürekli karşılaştığım biri olmasın, arada bir birşeyler içtiğim biri olmasın, sadece uzaktan beğendiğim biri olmasın. Bana anlatsın, dinlesin, yazsın, okusun, bağırsın, ağlasın, gülümsesin, danışsın, akıl versin, elimi tutsun, sarılsın, benimle birlikte yürüsün, koşsun, otursun, uyusun, yemek yesin, kahvaltı hazırlasın, ders çalışsın, sarhoş olsun, temizlik yapsın, yorulsun, üzülsün, sevinsin, araştırsın, merak etsin. Yine kendisi olsun ama yanımda o olsun, ben yanında olayım. Hayatınad yer edineyim, hayatımda yer edinsin. Ruhumda kütleye sahip olsun. O olsun, ben olayım. Olsun...



Durum bu kadar karamsar değil, hala çocuk düşlerimi taze tutmaya çalışıyorum.
dahası...


Yine bi afallama durumu. Her geldiğimde bunu yaşamak zorundaym sanırım. Bu sefer daha kolay geçti ama o afallamam. Telefonsuzluğun azizliğine uğramam ilk başta sıkıntı verse de sonradan alıştım, güzel bile geliyor telefonsuzluk. Sürekli birilerine cevap vermek zorunda değilsin. Sen konuşmak istediğinde görüşüyorsun. Biraz bencilce ama güzel geldi bu bikaç gün. Telefonsuzluğumdan dolayı Sümer ile buluşmada sıkıntı yaşadık. Yok yere birbirimizi yaklaşık bir saat bekledik 200 metre mesafe için.

Havaalanından çıkışta epeydir karşılaşmadığım bir arkadaşa rasladım. Onla bavul beklerken ayaküstü muhabbetin ardından herzaman ki Kadıköy otobüsüme binip İstanbul’daki en sevdiğim yere geldim. Bir kaç arkadaş ve evdekilerle telefon görüşmesinin ardından gidip İzmir bileti aldım, bavulu da oraya emanet olarak bıraktıktan sonra Sümer’le buluşup “Turkey Orientation 101” dersini hızlandırılmış bir şekilde kaptım. Barların yoğun olduğu sokakta biraz turlayıp onların müdavimi olduğu bir barda bira için soluklandık. Ortamı da müdavimleri de birası da iyiydi. Epeyce gülüşme ve muhabbetin ardından saat otobüs saatini vurunca hızlı adımlarla servisin kalkacağı noktaya vardık. Sümer ile vedalaşıp Dudullu’ya doğru servis ile hareket ettim. Yorgunluk ve biranın etkisiyle otobüste hep yarı uyuklar vaziyetteydim, ne uyudum ne de uyanıktım. Teşekkürler panpa ;)

Planlanandan yüz dakika geç geldi otobüs Bornova’ya. Kençal’la bir şekilde bulup eve geçtik, eşyaları bırakıp Üniversite 2’ye poğaça yemeye gittik, özlemişim çemenli poğaçasını. Zaten İzmir’e dair tek iyi anım o heralde (Keçal hariç). Kençal işe gitmek zorunda olduğundan dolayı Konak’ta ayrıldık, o dakikadan sonra ise resmi olarak Forest Gump’ın görevini üstlenmiş oldum. Yaklaşık iki saatlik yarı amaçlı, yarı amaçsız yürüyüşümün ardından Şebnem ile bulaşabldik. Evet Şebnem’le buluştuk. Sanırım saat 15:00 suları idi.

Ne söylememi bekliyorsun? Bir tavukçuda oturup ilk muhabbetleri etmeye başladık, sonrasında arkadaşları restival diye bir festival düzenliyorlarmış onun için asetatlara şekiller yapıp kestik, duvarlara sprey sıkmak için yapılan kalıplardan yaptık yani. İşimiz bitince bikaç arkadaşıyla birlikte kumpir yedik, şarap alıp Kordon’a gittik, çimlerde şarap içtik, muhabbet ettik!? Akşamına ise Arkadaşlarından bir tanesi Rock’n Beer’da çalıyorlarmış onları dinlemeye gittik. Evet alkol çenemizi açtı, yalan yok. Elemanların çaldığı bir country şarkıda çıkıp ağız arpı çaldım, eğlenceliydi. O şarkıdan sonra Şebnem’in başı ağrıdığı için dışarı hava almaya çıktık, yürüdük. Kençal da aramıza katıldıktan sonra birer fincan kahve içip Kençal’lara geçtik. Havadan sudan muhabbet ettik!? Ev arkadaşları geldikten sonra ise yatış pozisyonlarını aldık. Bir süre sonra uyku orduları göreve çağırdı, direnmedim. Uyuduk...

Sabah 10 gibi uyanıp hazırlandıktan sonra yine Üniversite 2’de olağan kahvaltımızı yapmaya gittik. Plan ise Kençal işteyken biz de Şebnem’in projesini yapacaktık okulda. Şehir merkezine epey uzak olan İzmir Ekonomi’ye vardığımızda sevmediğim ama aşina olduğum tablolarla karşılaştım. Özel okuldu sonuçta, ne bekliyordun? Ancak stüdyoları muhteşem. Bildiğin Bauhaus izlenimi veriyor. Güzel sanatlar fakültesi ise tam bir modern mimari örneği, heryer sade beton, ne bir kaplama ne bir boyama. Kahn’ın işlerine benziyor. Mimarını takdir ettim. Her ne kadar güzel sanatlar bu kadar güzel görünümlü de olsa ben okumazdım heralde. Tikilerin yoğun olacağı bir yerde okumak zorunda olsaydım yine Bilkent’i seçerdim. Yiğidi öldür hakkını ver, adamların eğitimi, yapısı falan on numara. Neyse dağıtmayalım. Saat yedi gibi Şebnem’in işi çıktığı için ben de tıpış tıpış yol aldım okuldan. Evet Şebnem’le görüşmemiz buraya kadardı. Başka ne yazmamı bekliyordun?

Best Buy İzmir Ekonomi’ye yakın. Yokuştan aşağı kaptırarak Kençal’ın dükkana geldim, dolanıpta Kençal’ı göremeyince Çıktım marketten abur cubur aldım. Tamamen aynı marka olan bazı ürünlerin burada fahiş fiyat olduğunu görünce bir süre reyonun önünden ayrılamadım. Mesela bizim sürekli aldığımız bisküvili çikolata Viyana’da 1-1.5€ iken, burada 8 lira! İnsafsızlar. Alkollere hiç değinmiyorum bile. Biz Martini’yi 7.5€’ya alıyoruz, burada 40 lira! Cips, kola, çikolatayı ödedikten sonra alış veriş merkezinin önünde dikilip, yaklaşık yarım saat bir yere odaklanıp, hiç bir şey düşünmeden cips yedim, bunu da yanıma gelen 2 metalci çocuğuktan birinin annesiyle çorum şivesiyle konuşup, “albümlerinin yakında çıkacağından, akşam prova yapıp yarın da konser vereceklerinden, yok yok akşam sıkı giyinip üşümem nidalarının” hemen ardından farkettim. Farkında olmadan harbi öylece kalakalmışım. Neden, nasıl hiç bilmiyorum. Çok alkol alırsın da beynin uyuşur, düşünmen gereken şeyleri bile toparlayıp düşünemezsin ya, öyley(d)im.

Şu anda ise Best Buy’da Kençal’la biraz takıldıktan sonra üst katlarındaki yeme içme bölümüne kurulmuş bunları yazmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çünkü ellerim gitmiyor klavyeye, yazamıyorum. Hatırlamıyorum hiç bir şeyi doğru düzgün. Hani böyle beynin dolmuş taşmış gibi olur, bir sürü düşünce, fikir vs. varmış gibi olur, dalar gidersin sanki böyle bir hesap yapıyor ya da bir şey düşünüyor gibi. Hah işte öyleyim ama tek fark beynim bir şey üretmiyor. Mavi ekrana bakıyorum şu an. Yani sorulan sorulara cevap veremeyecek gibiyim. Yorgunluktan!? heralde. Anne sözü dinleseydim diye düşündüm bir an. Bir an sadece, sonra geçti. Bizimkiler de ağzıma sıçacaklar, bekliyorum.

Söyleyecek çok şey var, söylenecek hiç bir şey yok.


dahası...


Memlekete resmen tatil değil yorulmaya gidiyorum. Daha şimdiden ebem sikildi. Arkadaş seyehatlerden soğudum yemin ederim. Her taraftan ayrı azar ve trip yemekten doydum billa. Tamam anne ben de seni özledim de niye çemkiriyosun "Ne İstanbul'u İzmir'i? Direkt Buraya geliyorsun! Oralara sonra gidersin!!". Eline geçirsen bir daha salmayacağını sen de biliyorsun ben de. Birbirimizi kandırmayalım şimdi. İzmir ayağının bu seyehat maratonunda ne kadar mühim olduğunu bilse belki hak verirdi ama diyemem ki.

Şimdi sizden hayal gücünüzü kullanmanızı rica ediyorum devam eden satırları okurken.

Ergen yıllarında bir genç, bıyıkları yeni terlemeye başlamasa da hala genç yani 16-17'lerinde bir genç üniversiteyi kazanıyor ve daha okulu tanımaya yeni başladığı günlerde keşfettiği beleş internetlerden mailini kontrol ediyor ve bir bakıyor ki birisinden mail gelmiş, çok olağan değil sene 2004 iken, pek kimse maille haberleşmiyor daha. Mailin tanımadığı birisinden yanlışlıkla gönderildiğini farkedince cevabı bu yönde yazıyor ve muhabbet sonrasında ilerlemeye başlıyor. Nasıl ve niye oluyor anlaşılmayan bir şekilde uzaktan uzağa bir arkadaşlık bağı kuruyor. Bu arkadaşlık çok geçmeden aşka dönüşüp artık smsler, msnler derken bu iki ergen hepten birbirine tutulmaya başlarlar. Erkek olan karakter bir şekilde parasız pulsuz zamanında canını dişine takarak kızın bulunduğu memlekete gezi düzenler, ailesinin yaşadığı yere o kadar da uzak değildir aslında.

Otobüs biletini kapar ve çocuklar gibi şen bir şekilde hareket saatinin gelişini bekler, yolda ise içinde bir sürü garip hisler kaplar. Telefonda bile çok az görüşmüştür, genelde matrix misali yazılardan öğrenmiştir herşeyini dişi karakterin. Giderken de neye inanıp, neye güvenip gittiyse sadece tek yönlük bilet almıştır. Ve gider.. Evet ulaşır sanal yarine. Ne kadar sanal olsa da sahici sevgililerinden daha gerçektir. Dokunmasa da sesini duymasa da hisleri ve heyecanı gerçeklerine nazaran daha gerçektir.

Sokağın başındaki telefon kulübesinden arar;

- Alo, geldim ben. Neredesin?
- Neredesin tam olarak?
- Söylediğin durakta indim.
- Ha tamam, arkana bak!

İşte ilk kez üç boyutlu olarak orada görmüştür. yaklaşık bir senenin sonunda ya da daha az. sene 2005 civarı. Birbirini bilgisayar ve cep telefonu üzerinden tanımış ve sevmiş iki insanın buluşması heyecanlı ve gözlerde parlama ile hayal etmek mümkün olsa da tam olarak öyle bir şey gerçekleşmedi. Sade bir törenle kutlandı ilk buluşma, sonrasında ise sıradan bir günmüşçesine tişört bakmaya, çay içmeye, babasının radyosunu görmeye ve kumpir yemeye gidildi. Erkek karakter ne yapması gerektiğini bilmediği için sadece kafası önde muhabbet etmekle yetindi, sevgili olduklarını belli edebilecek tek şey ise kumpircide kızın oğlanın göğsüne yaslanarak bir süre sessizce birbirinin kalp atışlarını dinlemesiyle geçen dakikalar oldu. Oğlan her ne kadar geceyi terminalde ya da orada burada sürterek geçirip, sabah sevdiceğini tekrar görme hayali kursa da kızın babası onu gece postalamıştır ve gençlerin ilk ve son görüşmesi bu olmuştur.

Sonrasında ise oğlan uzaktan ilişkiden korktuğu için bir mazeret bularak köpekler gibi aşık olduğu kızı ardında bırakır. Sonrasında ise platonik dönemi başlar. Yaptığının yanlış olduğunun farkına biraz geç varır ancak kapadığı kapı diğer taraftan kapatılmış ve bu tarafında kapı kolu yok. Mcburen kapının diğer taraftan açılmasını umutsuzca beklemeye başlar bizim çocuk. Nafile. Bir süre sonra o kapının önünde beklemek işkenceden ziyade acı veren bir zevke dönüşür çocukta. Hayatına başka başka insanlar girse de o kapının önünden bir dakika ayrılmaz. Her alkol alımında kapının önünde kıpırdanmalar olur ve kapı tıklatılır, her seferinde içeriden tek bir ses gelmez.

Bu çocuk bu kapının önünden 2010 senesine kadar ayrılmaz, taa ki son bir çabayla kapıya tekrar dayanıp, diğer taraftan alayla karışık bir karşılık alana kadar. Gerçekten gücünün son damlasını kullanarak kapıya son kez dayanmıştı çocuk. Bu da hüsranla sonuçlanınca artık bekleyecek birşey kalmamıştır. Başka hiç bir kapısı olmadığından dolayı sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başlar, yer kapıyı yoklamaya, kafasını sokacak bir yer aramaya başlar. Lakin ya kapıların ardını beğenmediğinden ya da kabul edilmediğinden dolayı boş sokaklarda dolaşmaya devam etti, halen de ediyor. Gerçi son zamanlar o alışık olduğu kapı sanki azıcık aralıkmış gibi geldiğinden dolayı yavaş yavaş o tarafa yürümeye başladı ama temkinli.

İşte İzmir ayağında bu çocuk kapının önüne tekrar gidecek. İçeri girmek için değil, kapının önünde yıllardır sadece yazılarda tanıdığı kızı tekrar üç boyutlu görmek için. Yedi yıldır tanıyıpta yüzünü sadece fotoğraflarda görmüş, sesini hiç duymamış, kalp atışını hissetmemiş bir insan için şizofren olmadığını, o kızı hayalinde yaratmadığını kanıtlamak için yegane bir fırsat. Ayrıca çocuğun üzerinde yedi yıllık bir merak var ve en uygun zamanlardan bir tanesibu merakı gidermek için. Fakat hala bu çocuk ne yapması gerektiğini, nasıl davranması gerektiğini, nasıl konuşması gerektiğini bilmiyor, gereksiz bir heyecan var. Boru mu lan gençliğimin altı yılını bu kızı sevmek için harcadım ben! Pişman değilim, yine olsa yine severdim.

Platonik aşık olmayın. Ya da olun lan, hiç bir pişmanlığım yok.
dahası...


Blogta ağlama duvarına döndü ama napiim.

Zamanında msn sıpeysime yazdığım şu iki yazı dikkatimi çekti.

"Zamanında demiştim ilerde başkasıyla evlensemde çocuklarıma anlatacağım birisin die, düşünüyorumda değişen bişey yok hala başka birisi olsa bile anlatıcam seni kızıma dicem böle böle biri vardı, uzaktaydı korktum cesur biri değildim şu an onun genlerini taşımıosan benim korkaklıım dicem. Bilsin. Bende hıyarlıımı biliim. Var içimde hala bişeler ufak ufak yel estiinde alevlenecek gibi oluo tutuorum kendimi, kor halinde duruo. Hatta düşünüorum bile bazen, tanıyanlar bilir düşündüüm nadirdir, ama kafamı kurcalayan bi maddi sebepler bide Şebnem öle işte anlatıcam seni çocuklarıma kim bilir belki beraber annatırız ben cesaret edebilirsem zaten canım sıkkın dertlerimden birini paylaşmak zorundaydım buda öle bişe..."

"Seviom lam seni! Hayatımda bi kere üç boyutlu görmüş olsamda, bi kere dokunmuş olsamda, hayatıma başka insanlar girip çıkmış olsada, sana kavuşmak hayal olsada, sesini bile çok az duysamda seviyom seni (oh be!). Ama hala korkağım, sadece şunu bil, ruhumun derinliklerinde bi yerlerde bi kütleye sahipsin! Hepsi bu..." (bu yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan itaf ettiğim kişiye göndermiştim sms olarak. Cevap mı? "Ben senle aynı duyguları paylaşmıyorum!")

Bu bahsi geçen yazıları çok iyi hatırlıyorum. İlki 18 Eylül diğeri 7 Ekimde yazılmış ama senesi meçhul. 2007 de olabilir 2006 da. Feci bişey aşık olmak, hakkaten.

Şebnem'le tanışmamız 5 yıl öncesine dayanıyo, çok iyi hatırlıyorum okula yeni başladım baktık beleş internet falan dadandık internete. Bi mail gelmiş tanımadığım bi adres. Bi arkadaşıyla dedikodu eder gibi bi maildi ama yanlış geldiği ortada. "Yanlış adrese yollamışsın" dedim, özür maili geldi falan neyse muhabbet koyulaştı falan derken ne olduğunu anlamadan uzaktan uzağa bi beraberlik yaşıyo gibiydik. Bi kere Bursa'ya gittim, gezdik, oturduk, muhabbet ettik. Sonra korktum. Yapamazdım ben uzaktan. Ayrıldım. Bi mazeret buldum ayrıldım işte. Sonra o Şebnem ateşi hiç sönmedi.

O olaydan epeyce bi sonra 2 yıllık bi ilişkim oldu. Ama yastığa ne zaman kafamı koysam Şebnem'i düşündüm. Bi türlü başka kimselere aşık olamadım. Çok kişiyle beraber oldum ama hep Şebnem'i düşündüm, şimdi napıyodur acaba, başka birileri oldu mu acaba hayatında, başkasına aşık oldu mu?

Hala aynı. Bi rakı sofrası olsun, Orhan Baba alttan çalsın yada Zeki Müren aklımda ilk canlanan resim Şebnem oluyo. demlendikçe daha bi belirginleşiyo. Atmadım Şebnem aşkımı içimden, atamadım. Sanırım istemedim de atmayı.

Neyse öyle işte ilerde kızım olunca adı Şebnem olcak eğer annesi Şebnem olursa bi isim düşünürüz :D
dahası...


Blogger tarafından desteklenmektedir.