Yarım saat kırk dakika kadar sonra Dut aradı.

“Emre Ümitköy Köprü’yü geçiyoruz şu an.”
“Tamamdır Dut, 3. Durakta ineceksin, ben de evden çıkıyorum.”
“Tamam, ben AVMnin önünde beklerim.”
“Aç mısın?”
“Aslında açım ya, kek o yüzden cezbetti biraz da.”
“Tamam, yemek de var.”
“Ev hanımı olmuşsun iyice.”
“İş başa düşünce mecbur. Hadi kapatıyorum, görüşürüz.”
“Görüşürüz.”

Hırkamı ve ayakkabılarımı giyerek çıktım dışarıya, Süheyla Teyze görevinin başındaydı, selamlaşmanın ardından yine duvardan atlayarak ve komşu sitenin binaları arasından Dut’un indiği durağa geldim. Ben vardığımda otobüs ayrılıyordu, Dut’u gördüm, rengarenk bir beresi vardı, diz altı şile bezinden etek, turuncu uzun bir hırka, turuncu converseler ve sırt çantası. Bereninn önünden perçemlerini çıkarmış, beni görünce gülümsedi, el salladı. İçten bir öpüşmenin ardından eve doğru yürümeye başladık.

“Çok uzak mı ev?”
“Yok, değil.”
“Sana ne oldu? Niye keyfin yoktu?”
“Kız meselesi ya, anlatırım bir ara.”
“Ohoo beyimiz aşık mı olmuş?”
“Gibi. Gel şu duvardan atlayacağız.”
“Bu ne ya? Ciddi olamazsın. Nasıl gidiliyor sizin eve? Bir daha gelmeye kalksam bulamam evi.”
“Ben de o yüzden seni bu şekilde getiriyorum zaten.”

Ben anahtarı ararken omzuma bir tane vurdu. Bu kızın neşesi hiç eksilmiyor her halde. Çantasını bulduğu bir köşeye attı ve hemen koltuğa kuruldu.

“Ee evin hanımı, donat bakalım masayı!”
“Sizi balkona alalım o zaman hanımefendi.”
“Tamam. Elleri nerede yıkıyoruz?”
“Hemen orada, banyoda.”
“Ben daha şaşalı ev beklemiştim, bildiğin öğrenci eviymiş burası.” bir taraftan konuşuyor, bir taraftan da odaları geziyordu, “Hop pardon, bu oda doluymuş.”
“Samet o. Uyanmış mı?” dedim kafamı Dut’un olduğu tarafa uzatarak.
“Yok uyuyor hala. Bilgisayar niye kucağında? O nasıl uyumak?”
“Aldırış etme” deyip ocaktaki yemekle ilgilenmeye devam ettim.
“Hangisi senin odan?”
“En sondaki.”
“İki kişi mi kalıyorsunuz burada?”
“Yok üç. O gün yanımda gördüğün uzun eleman da burada kalıyor, Ali.”
“Anladım. Odan güzelmiş. Benimkinden geniş hiç yoktan.”
“Yetiyor ya işte. Gel yemek ısındı.”
“Geldim. Ne kadar buranın kirası?”
“Maliyeden mi geldin sen? 500.”
“İyi fena değilmiş. Oo yemek de güzel görünüyor. İçecek bir şeyin var mı?”
“Dur, kola soğumuştur” dememin ardından bardakları da masaya koyup kuruldum sandalyeye. “Ee nasıl olmuş yemek?”
“Muhtöşöm!”
“Ağzındakileri bitir önce! Kıtlıktan çıkmış gibisin.”
“Ne yapalım, bizim evde yemek yapan yok.”
“Siz kaç kişi kalıyorsunuz evde?”
“İki ama bu ara Aylin’in sevgilisi de bizde. Bir bardak daha kola versene.”
“İyice doyurma karnını, kek var daha.”
“Sen cidden kek mi yaptın şimdi? Bunu da mı sen pişirdin?”
“Evet, neden şaşırdın ki?”
“Ne bileyim, maşallah.” dedi lokmasını yuttuktan sonra “Ellerine sağlık, çok güzel olmuş.”
“Kek?”
“Dur biraz nefes alayım! Off amma yedim, çatlayacağım!”

Yemek bitince içerideki koltuğa uzandı, yemeği fazla kaçırdı sanırım ya da birden yüklendiği için böyle oldu. Ben de fırından keki çıkarıp tabaklara servis yaptım. Salondaki orta sehpasına koyup diğer çekyata uzandım. Kolayı, bardakları ve Dut’un yeme alışkanlığından dolayı peçeteyi de ihmal etmeden sehpaya bıraktım. Bir süre televizyondaki saçmalıklarla dalga geçerek uzandığımız yerden geyik
yaptık. Sonra galiba Dut’un midesinde kek için yer açılmış olacak ki tekrar doğrulup keke yöneldi.

“Emre bunu kendin yaptığına emin misin?”
“Evet, neden?”
“Bunlar inanılmaz! Türk kahvesi mi bunun içindeki?”
“Evet ve ceviz.”
“Çok iyi ya!”
“Afiyet olsun ama şu yanaklarını sil, peçete getirdim bak.”
“Ya karışmasana! Böyle tadı çıkıyor bunun” derken yanağındaki kek kırıntıları tabağa düşüyordu, her yerinin sosa bulandığını söylemeye gerek bile yok.
“Peki sen bilirsin.”

Kapı açıldı, gelen Ali’ydi: “Ekildim amına koyayım ya!”

“Hayırdır?” dedim, bir taraftan da kaş göz yapıyordum yalnız olmadığımı göstermek için.
“Yok işi varmış, yok zaten gün boyu berabermişiz. Kafeden sonra şutladı beni, eve gitmedik. Ah çok pardon ya, misafirim var deseydin ya kanka, gelmezdim ben.”
“Yok sorun değil, merhaba Dut ben.”
“Dut mu? Ben de Ali.”
“Memnun oldum.”
“Ben de.”
“Neyse kanka ben odama gidiyorum, siz takılın.”
“Yok ya farketmez, biz geçeriz benim odaya, geç sen bilgisayarına. Kek var fırında.”
“Eyvallah kanka.”
“Geçelim mi odaya?”
“Olur.”

Dut çantasını kaptı ve odaya benden önce girdi. Kapıyı kapatıp üzerini değiştirmek için müsade istedi. Ben de o sırada mutfak dolabındaki zulama baktım ama şarabın yerinde yeller esiyordu!

“Ali! Burada şarap vardı, gördün mü?”
“Nerede kanka?”
“Burada, dolapta.”
“Kanka onu içtim ben ya, kusura bakma, yerine koyacağım ama.”
“Aferin Ali, aferin.” dedim sinirlerime hakim olarak. Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecektim ki Dut içeriden seslendi, giyinmesi bitmişti. Bu sefer gecelik değil bir pijama altı ve eski soluk bir tişörtü vardı üstünde.
Biraz çekingen gibiydi odaya girdiğimde, öylece ayakta dikiliyordu. Çoraplarını da çıkarmış, ayak baş parmaklarını birbirinin üzerinde gezdiriyordu. Misafirliğe gelmiş çocuk gibi mahcup, elini ayağını koyacak yer bulamıyordu. Dut’tan beklenmeyecek bir tutum.
“Otursana, ne dikiliyorsun?”
“Nereye oturayım?”
“Geç yatağa otur işte.”
“Ne bileyim, belki sevmezsin yatakta oturulmasını, yerdeki minderlere de oturabiliriz diye düşünmüştüm” dedi yerdeki minderleri göstererek.
“Yok canım, keyfine bak. Dur ben kül tablası getireyim, Ali hepsini yıkamış. Kola falan getireyim mi? Aslında şarabım vardı ama bitmiş, kusura bakma. Tek ikram edebileceğim kola” dedim biraz mahcup bir şekilde.
Çantasını açtı, iki şişe kırmızı şarap çıkardı: “Ben hazırlıklıyım” dedi yine muzip bir gülümsemeyle.
“Süpersin! Kadeh getireyim ben.”
“Gerek yok ya! Şişeden içerdik, içersin değil mi?”
“Olur, dur ben tirbişonla kül tablası getireyim” diyerek odadan çıktım, döndüğümde yatağa kurulmuştu.
“Biraz yerleştim ama...”
“Yok canım yerleş ama bana da yer aç” yatağın baş tarafına geçtim, yastığı ve yorganı uygun şekillerde katlayarak ikimiz için de rahat bir şekle soktum yatağı, “rahat mı böyle?”
“Rahat rahat. Ne izleyelim?”
“Anime sever misin?” dedim. Bir taraftan da bilgisayarı açıyordum.
“Çok fazla izlemedim. Sadece Death Note izledim, o da iyiydi. Sonra istedim izlemek ama ne bileyim, hiç fırsatım olmadı.”
“İster misin izlemek?”
“Olabilir ama kaç bölüm? Uzun sürmez mi?”
“Yok sinema şeklinde, uzun metraj. Hayao Miyazaki filmi.”
“Aa duymuştum o adamı, hatta izledim bir tane filmini. Neydi adı? Hah, Ruhların Kaçışı!”
“En meşhur filmi o zaten. O zaman Ponyo’yu izleyelim mi?”
“Hadi başlat!” deyip iyice kuruldu yatağa.

Komidini ikimizin de rahat görebileceği bir yere çekip bilgisayarı da üzerine koydum. Şarabı açtım, kül tablasını ve şarabı aramıza aldım. Çakmak, sigara ve battaniyeyi de Dut’a verdim, ışığı kapatıp büyük abajuru fişe taktım. Her şey tamamdı, ihtiyaç molası haricinde yataktan kalkmaya gerek yoktu. Filmi başlatıp
yerime mevzilendim. Alt yazı başlarda sıkıntı yaratsa da biraz çabanın ardından düzeltmeyi başardım.
Kıkır kıkır gülüyordu: “Saçlara bak! Benimkilere benziyor, ne tatlıymış Ponyo.”

“Aynen.”
“Valla yenir bu.”
“Ee saat daha erken, bir film daha?”
“Olur” dedi. Sanırım şarap mayıştırmıştı, iyice yayıldı yatağa.
“Toparlan biraz ya! Miyazaki’den devam ediyoruz o zaman. Sıradaki film Komşum Totoro.”
“Gönder gelsin.”

İkinci filmi de bitirdiğimizde ikinci şarabı da yarılamıştık. Yatağın rahatlığı ve battaniyenin verdiği sıcaklık şarapla birleşince hepten mayıştı. Normal şartlar altında bu kadar erken uykum gelmezdi ama erken kalkınca benim bile uykum geldi. Uykuyu dağıtmak ve sigara dumanını bir nebze olsun odadan arıtmak için kalkıp pencereyi araladım, başım hafiften dönüyordu, ayağa kalkınca farkına vardım. Yatağa geri döndüğümde Dut tüm battaniyeyi üstüne çekti, dizime yattı. Kolumu omzuna koydum, gözleri kapalı bir şekilde konuşmaya devam etti:

“Anlat bakalım aşık, derdin ne senin?” dedi gözlerini açmadan.
“Derdim falan yok.”
“Sabah canın sıkkınmış, öyle dedin.”
“Ha onu diyorsun.”
“Evet, onu diyorum.”
“O zaman sana bir masal anlatayım” diyerek şaraptan bir yudum daha çektim. İlgisini çekmiş olacak ki gözlerini açıp yüzünü bana doğru döndü.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Kaf Dağı'nın ardında bir krallık varmış. Bu krallıkta herkes sevgi, barış, kardeşlik içinde yaşamasa da hayatlarından memnun bir şekilde yaşayıp gidiyorlarmış. Günün birinde yolu krallıktan geçen bir ozan, hem para kazanmak hem de uzun yolun yorgunluğunu atmak için bir süre orada konaklamaya karar vermiş. Önce hana gitmiş, kalacak yer ayarlamak için. Hancı ile yemek ve kalacak yer karşılığı geceleri orada çalmak için anlaşmış.
Kısa bir sürenin ardından aklına gitmek düştüğü zamanlarda, pazarda kimsenin dilinden düşürmediği beyaz tenli, turuncu bukle bukle saçlı, minyon, güleç yüzlü Prenses’e rastlamış. Kızıl Prenses derlermiş ona, herkes çok severmiş, o da herkesi. Beğenisini gizleyememiş Ozan. Hayranlıkla seyretmiş Prenses’i. Kısa bir süreliğine göz göze gelmişler, gülümsemiş Prenses herkese gülümsediği gibi. Gidememiş Ozan. Hancıyla olan anlaşmasını bir süre daha uzatmış. Tekrar görebileceğinden emin olmasa da öyle bir olasılığın varlığı bile Ozan’ı krallıkta tutmaya yetmiş. Birkaç kez daha pazarda rastlamış Ozan Prenses’e. Prenses’in de dikkatini çekmiş Ozan.

“Aaa evet, Pelin de kızıl saçlıydı, şu bardaki kız.”
“Evet ama seninkinden koyu.” dedim elimi saçlarında gezindirerek.
“Vay be! Bu arada sen bunu şu anda mı uyduruyorsun yoksa yazdın mı bir kenara?” dedi gözlerini kocaman açarak. Uykusu açılmıştı sanırım.
“Yazdım. Aslında ben böyle ufak tefek hikayeler, masallar yazıyorum arada bir.”
“Süper! Beni de yaz!” dedi gülümseyerek ve gözlerini kısarak.
“Neden olmasın? Devam edeyim mi?”
“Et et!” dedi çocuksu bir telaşla.

“Merhaba!” demiş narin bir ses ile.
O kadar diyar gezmiş, o kadar farklı dillerde şarkılar işitmiş Ozan için Prenses’in sesi şimdiye kadar söylenmiş tüm şarkıların melodisinden çok daha güzelmiş. Aklını başına toparladıktan sonra cevap verebilmiş Ozan “m.. merhaba!” heyecandan sesi titriyormuş.
“Krallığımıza yeni geldin herhalde, daha önce sana rastlamamıştım.”
“Evet leydim, birkaç haftadır buradayım, yolculuğuma devam etmeden önce biraz para kazanmak, biraz da dinlenmek için krallığınızda konaklamaya başladım.”
“Anladım, ne iş tutarsın?”
“Ozanım leydim, diyardan diyara şarkılarımı gezdiririm.”
“Ne mutlu bize ki senin gibi bir ozan krallığımıza şeref vermiş. En son dört yıl önce gezici bir tiyatro ile gelmişti bir gurup müzisyen. O günden beri yeni müzik dinleyememiştim. Saraydaki müzisyenler hep aynı şarkıları çalıyorlar. Bir gün benim için çalmak ister misin?”
“Büyük bir zevkle leydim!” yüreğinin atışını tüm vücudunda hissediyormuş Ozan.
Hemen parşömenlerini çıkarıp daha önce yazdığı, diğer diyarlarda dinlediği şarkıları tekrar etmeye başlamış. Günlerce çalışmış. Gece handa çaldığı sıralarda ise bu tekrar ettiği şarkıları çalıyormuş. Hancı bu değişimi fark edince gösterisinin ardından kenara çekip;
“Hayırdır genç, şarkıların değişmeye başladı? Yanlış anlama, bu şarkıların ilklerinden çok daha güzel ancak kulak aşina olmayınca merak ettim." diye babacan bir tavırla Ozan’ın omzuna elini koyarak sormuş.
“Prenses için şarkı listesi oluşturuyorum, yarın akşam onun için çalacağım” demiş ağzı kulaklarında.
“Çok güzel!”
“Hancı da bizim Halil Amca mı?” dedi gülümseyerek.
“Hiç öyle düşünmemiştim ama olabilir.”
“Baksana babacan, tatlı bir adammış! Kesin bizim Halil Amca o.”
“Hadi öyle olsun.”

Prenses daha önce hiç duymadığı şarkılar karşısında hayranlığını gizleme gereksinimi duymadan kendinden geçmiş. Daha önce hiç duymadığı diller ve tınılarda şarkılar varmış Ozan’ın listesinde. Bu yüzden Prenses daha sık çağırır olmuş Ozan’ı. Sadece şarkılarını dinlemiyor aynı zamanda daha fazla vakit geçiriyormuş. Derdini, sevincini, öfkesini paylaşıyormuş. Babasını da ikna ettikten sonra Ozan’ın saraya taşınması için gerekli olan her şey yerine getirilmiş.

Ozan çok neşeliymiş. Prenses’le sürekli görüşebiliyor, içten içe yaşadığı aşkı da gitgide alevleniyormuş. Tanımak istemiş Ozan Prenses’i. İzlemiş, gözlemlemiş, ne anlattıysa dinlemiş, ezber etmiş. En ufak detayına kadar ağzından çıkan her kelimeye dikkat etmiş. Duyarlı olmuş, iyi insan olmuş, güvenilir olmuş Prenses’e karşı. Ancak Prenses’e dokunmak istiyormuş Ozan. Daha yakından sevmek. Sarılmak, koklamak. Dayanamamış, beraber çıktıkları bir gezintiden dönerken açmış ağzını yummuş gözünü. İlan-ı aşk yapmış. Haykırmış hatta aşkını. Onu düşünmeden edemediğini, aklını yitirecek gibi olduğunu bazen. Prenses ise teşekkür etmekle yetinmiş. Akşam yemeğine geç kalmamak için acele etmesi gerekiyormuş;

“Oha! Harbiden ilan-ı aşk mı yaptın?”
“Evet. Ben biraz fazla açık sözlüyüm de böyle durumlarda. Garip garip oyunlara gelemiyorum, ne hissediyorsam, ne demem gerekiyorsa söylüyorum.”
“Helal olsun!” dedi coşkulu bir sesle.
“Dalge geçme be!”
“Ne dalgası, senin yaptığın olması gereken işte. Herkes bu kadar açık olsa ya!”
“Neyse devam ediyorum.” deyip şaraptan bir yudum daha alıp anlatmaya devam ettim.
“Bunu neden gezimizin başında söylemedin?”
“Söyleyemedim, şu an bile dile getirmesi çok zor inan.”
“Bunu bir ara uzun uzun konuşalım.”
“Hadi konuşalım.”
“Yemeğe katılmam gerekiyor, sen odana git, sonra konuşuruz.”

Boynu bükük kabul etmiş Ozan. Elinden daha iyisi gelmiyormuş. Ondan sonraki her gün için çalgısının üzerine bir çentik atmış Ozan, konuşacakları günü bekleyerek. Bu arada da Prenses Ozan’a olan yakınlığı ve ilgisinden hiç bir şey kaybetmemiş, daha önceden nasılsa hala aynı, bilakis çok daha yakın davranıyormuş. Çimlerde uzandığında Prenses de yanına uzanıyormuş, sevgi dolu bir biçimde. Bu ve benzeri durumlardan ötürü Ozan sürekli aklından olumlu düşünceler geçirmiş. 18. çentiğin olduğu gün Ozan çekine çekine Prenses’i hana çağırmış. Ne de olsa bir prenses için çok farklı ve soyluların olmadığı bir ortammış. Ozan, 18 gündür duyguları hakkında tek bir kelime etmemesinden dolayı Prenses’ten bir kelime alabilirim umuduyla gözünün içine bakıyormuş.

Sonunda “seninle bir ara konuşmak istiyorum.” demiş Prenses, kararlı bir ses tonuyla.
“Ne hakkında?”
“O günkü söylediğin şeyler hakkında” demiş Prenses.
“Peki, konuşuruz” demiş Ozan. Kırgınmış çünkü bu zamana kadar beklediği için. Kırgın bir vaziyette oturmuş tabureye.
“Yani o gün söylediklerinle alakalı, daha önce kimse bana bu kadar değer vermedi.”
“...”
“Ben de seni çok seviyorum ama abimmiş gibi, en yakın arkadaşımmış gibi, babammışsın gibi. Sürekli yanımda ol istiyorum, sürekli sana dokunmak istiyorum, her şeyimi seninle paylaşmak istiyorum. Çok iyi bir insansın.”

“Bunu dedi mi cidden?”
“Dedi.”
“Cık cık cık. O ne demekmiş ya?”

“Zaten iyi bir insan olduğum için yıllardır yalnızım ben” demiş Ozan, biraz sitemli, biraz kırgın bir ses tonuyla.
“Seni cinsiyetsiz olarak görüyorum ben. Eğer seni erkek olarak görsem ve ilişkimizi bunu üzerine kursam bir gün gidersin. Adını koyunca bir şeylerin, ölüyorlar.”
“Adını koymayız biz de. Böyle severiz birbirimizi.”
“Ben seni, senin beni sevdiğin gibi sevmiyorum ama.” demiş Prenses.
“Sevme!” demiş Ozan. “Ben daha önce birisini tam 6 yıl hiç bir karşılık beklemeden ve yılmadan sevdim. Ben bıkmam sevmekten.”

“Yok artık!”
“Nasıl yok artık?”
“6 yıl platonik mi takıldın?”
“Evet.”
“Hadi ya? Gerçekten ilginçmişsin. Dur bakalım daha neler öğreneceğiz.”

“Öyle olmaz!” demiş Prenses. “Ben o sevginin altında ezilirim.”
“Elimden daha iyisi gelmez” demiş Ozan, “tek yapabileceğim seni kendi kendime sevmek.

Sonrasında arkadaşlarıyla birlikte gitmiş Prenses. Ozan da orada öylece kalakalmış. Kafası allak bullak, düşünemez vaziyetteymiş Ozan. Prenses gittikten sonra kendini hanın barındaki tabureye bırakıp bir testi daha şarap istemiş hancıdan. Onun da yarısını tükettikten sonra Ozan, testinin sonunu getiremeden çıkmış mekandan. O kadar sarhoşmuş ki ayakta duramıyormuş. Basamaklardan yuvarlanmış, tam orada sızacakken onu uzaktan izleyen ve o handa kalan bir kız onu kendi odasına kadar götürmüş. Ozan, şarabın da etkisiyle nerede olduğunu bile farketmeden uyumuş kalmış.

“Aa ben!” dedi gülümseyerek, yalnız artık gözleri kapanmak üzereydi.
“Evet, sen” dedim gülümsemesine karşılık vererek.

Sonraki gün Ozan Prenses’i görmek için krallıkta dolaşmaya başlamış, sormuş soruşturmuş ancak Prenses’ten ses soluk yokmuş. Her gün buluştukları vakitte, her zamanki yerlerine gitmiş ancak orada da yokmuş. Tam artık saraydaki odasına gidecekmiş ki yolda bir arkadaşına denk gelmiş. Arkadaşı, Prenses’in odasında olmadığını, dışarıda olduğunu belirtmiş. Ozan çaresiz hanın yolunu tutarken uzaktan Prenses’i görmüş. Saraydan çıkıyormuş, yanında daha önce hiç görmediği soylu birisiyle. Demek ki beni görmek istemiyor diye düşünmüş Ozan. Madem öyle ben de bundan sonra rahatsız etmem, kendime rağmen, sevgime rağmen terkederim krallığı demiş. Günün birinde belki canı yandığında, ona değer birinin varlığını aradığında peşime düşer, haber salar, “gel” der demiş.

“Hala medet mi umuyorsun ondan?” dedi mayışık bir şekilde, ağzından kelimeler zor dökülüyordu.
“Evet. Bilmiyorum. Çok kaptırdım kendimi, hala sağlıklı düşünemiyorum.”
“Boşver ya, sürüklenip durma kızın peşinde.”
“Sen de haklısın da uzun zaman sonra ilk kez böyle bir his oluşunca, istemsiz bu hale geliyorsun.”
“Zaten salak karı kıymetini bilmemiş baksana.”
Güldüm “kıymetini bilmemiş derken?”
“Dünya üzerinde bir çok kadın öküz erkeklerden şikayetçi, bir de sana bak! Masal bile yazmışsın be! Bana bir şiir bile okuyan olamadı, bırak yazmayı.”
“Olmuştur illaki.” dedim teskin edercesine.
“Yok, olmadı. Bana aşık olsana sen” diyerek sırıttı “ben kıymetini bilirim bak, valla! Bana yaz masalları.”
Sadece gülümsemekle yetindim. Son cümlesinin sonu işitilmeyecek yükseklikteydi, sanırım uykuya yenik düştü...

*Arkası yarından sonra*


3 Comments

kafa'm bihoş dedi ki...

devamını yaz işte bugün bi ara. heyecan dorukta anasını satim.

kafa'm bihoş dedi ki...

bu arada mokoko ben, yeni blog açtık şimdi

Atakan Yener dedi ki...

sevdim ben, çok güzel :)

Blogger tarafından desteklenmektedir.