Yemek merasiminden sonra sigaraları da içip sofrayı topladık, evden çıkıyoruz diyene kadar saat 8’e geldi. Yolda Dut’tan arta kalan koluma da Kuru girdi, “bunların muhitte adet sanırım” diye düşündüm yol boyu. 10 dakikalık yürüyüşün ardından Bestekar Sokak’a vardık, köşedeki tekelden lezzette ağır, pahada hafif şaraplardan üç tane kapıp, mantarlarını açtırarak başka bir tekelin bahçe duvarına oturduk, birkaç kişi daha toplandı o anda. Ben mekana gideceğimizi düşünürken onların planı meğerse sokakta takılmakmış. Şaraplar tükenmeye başladıkça insan sayısı da artıyordu ya da ben çift görmeye başlıyordum da kalabalık geliyordu insanlar. Bir ara kafa sayımına gireyim dedim 12’de bıraktım. Etrafıma çok yabancıydım. Köpek balıkları tarafından sarılmış gibi hissettim o kadar mohawkın arasında. Hemen hemen hiç birinin kendi adı yoktu, Kuru ve Dut gibi bir çoğunun da kendi lakapları vardı. Bir kısmı ergen çocuklar olsa da aklı başında insan sayısı daha fazlaydı. En çok şükrettiğim ise Dut’un bir an bile yanımdan ayrılmamasıydı. Tamam diğerlerinin muhabbeti de iyiydi ve rahat insanlardı ama Dut da kalabalığa karışsa hepten gerilirdim o ortamda. Bir kaç kez kızların muhabbet girişimlerinde Dut araya girip baltaladı, ne olduğunu anlamak için Dut’a döndüm ama sadece kaşlarını çatarak bakmakla yetindi. Şişeler boşaldıkça tekelden tazeliyorduk. Muhabbetin akışına kendimi kaptırdığım ve ikinci şişenin de yarılarına geldiğim sıralarda telefonum çaldı, kafasına bir kere vuararak kulağıma götürdüm;

“Efendim Muhterem.”
“N’aber Emre?”
“İyidir, senden n’aber?
“İyi ya, canım sıkıldı, bugün de cumartesi, bir şey yapalım diyecektim.”
“Ben zaten yapıyorum abi, bize katıl istersen.”
“Neredesiniz?”
“Bestekar Sokak’ta, öyle sokakta şarap içiyoruz.”
“Hava soğuk değil mi ya?”
“Yok ya, içtikçe ısınıyor zaten insan, gel, eğlenceli burası.”
“Tamam, yirmi dakikaya falan orada olurum, bir şey lazım mı?”
“Kendine şarap al gelirken.”
“Tam olarak neredesiniz?”
“Benzinlikten kebapçıya doğru yürü Bestekar’da, görürsün zaten kalabalık gurubu.”
“Tamam görüşürüz.” Dedikten sonra Muhterem, telefonu kapayıp cebime koydum, o sırada Dut’la göz göze geldik.
“Hayırdır?”
“Bir arkadaş” dedim “canı sıkılmış ben de çağırdım.”
“İyi yapmışsın, ne zamana kadar gelirmiş?”
“Yarım saate kadar gelir, neden?”
“Sıkılmaya başladım da.”
“E sürekli takıldığın insanlar değil mi?”
“Vakit dolduruyorum ben bunlarla” dedi kulağıma eğilerek “isimlerini bile hatırlamıyorum neredeyse. Bir kaç yıl önce eğlenceliydi ama artık sıkıyorlar.”
“Olmazsa Muhterem gelsin bir çaresine bakarız.”

Saat 10’u geçerken Muhterem geldi, o saate kadar da sadece Dut, ben ve Kuru muhabbet ediyorduk, ortamdan biraz soyutlanmıştık. Muhterem gelince kısa bir tanışma merasiminin ardından yüzümüzü güldüren bir teklif geldi: Bu gece Queen Tribute grubu geliyormuş bilinen bir yere, oraya gitmeyi teklif etti Muhterem, bizim kızlar tam balıklama atlayacaklardı ki girişin biriz tuzlu olduğunu duyunca geri adım attılar. Birkaç telefon görüşmesinin ardından o da halledildi, bir arkadaş daha bizimle gelecekti ve gelecek olan kızın erkek arkadaşı o barda baş barmendi. Giriş ücretleri ve içeride içeceğimiz biralar bedavaya gelmişti. Sevinç nidalarıyla karşıladık bu haberi. Konsere daha bir saat kadar olduğu için önce şarapları bitirmek için bu güzel haberin şerefine kaldırdık şişeleri, Muhterem yanında iki tane bira getirmişti, şarap pek sevmediğinden ve araba kullanacağından.

Herkesin şişleri bitince millete usulca veda edip Muhterem’in arabaya doğru yol aldık. İçeri giriş biletimiz olan arkadaşı da yoldan alarak arabayı Esat Dörtyol’da uygun bir yere park ettik, Kuru’ların evine de yakındı burası, çıkışta Kuru’ya gidebilirdik. Kız önden girip “bunlar benim arkadaşlar, Çağlar haber vermiştir, içeride bekliyor” demesiyle elimizi kolumuzu sallayarak girdik içeriye. İlk şarkıları ayakta dinledik fakat sonrasında şarabın ve içeride bedavadan gelen votkaların da etkisiyle iyice bitkin düşüp Dut’la ikimiz koltuğa bıraktık kendimizi, o kadar rahattı ki neredeyse uyuyacaktım. Dut omzuma yaslanınca kolumu omzuna attım, o da göğsüme doğru indirdi başını sonra birden bire ayılmış gibi kafayı kaldırdı, göz göze geldik;

“Şu anki yapacağım şey için bana kızar mısın?” dedi gözlerini gözlerime dikerek.
“Şu anki yapacağın şey?” dediğimde gülümsedi, ben de elimi omzundan çekip önüme döndüm.
“Ne oldu?” dedi biraz telaşlı ve üzgün bir halde.”
“Bir şey yok” dedim biraz bozulmuş bir ruh haliyle.
“Ya özür dilerim, kırdım mı seni?”
“Hayır ama o yapacağın şeyi şu anda yapma!” dedim kararlı bir tonda.
“Neden?”
“Şu anda kafan güzel, yarın bunu hatırlamayacaksın belki de, hatta kendini kötü bile hissedebilirsin.”
“Hayır hissetmem kötü falan.”
“Ben hissederim ama!” dedim “gerçekten istediğin için mi yoksa kafan güzel olduğu için mi öptüğünü anlayamam! Kaldı ki kafa karışıklığım tam çözülmüş değil.”
Önüne döndü, biraz mahcup bir şekilde “haklı olabilirsin ama benden hala emin olmadın mı? Daha bu sabah konuştuk durumumuzu, ne olduğumuzu netleştirmeyelim mi artık?” dedi yarı üzgün bir şekilde.
“Sen benden oldun mu? Ayrıca bu kafayla hiç bir şeyimizi netleştiremeyiz.”
“...”
“Ayıldığında tekrar yatıralım bu konuyu masaya.”
“Yasa tasarısı gibi bahsetme durumumuzdan!” dedi biraz bozularak.
“Tamam neyse, germeyelim ortamı. Hadi kalkıp tepinelim biraz, kendimize geliriz” dedim gülümseyerek.

Ayağa kalktım, Dut’un da elinden tutup kaldırdım. Dut’un neşesini yerine getirmek kolaydı, öyle çabuk canı sıkılmıyordu zaten. Sahnenin önünde Muhterem ve Kuru’ya katıldık, bol bol dans ettik, kurtlarımızı döktük, arada bir hala içki geliyordu. Grup sahneden indi, dj müzikleriyle hala dans ediyorduk. Saat 3’e gelirken mekandan ayrıldık, hepimiz dans etmekten bitkin düşmüştük zira. Kuru’lara gideriz diye düşünürken Kuru, cep telefonuna gelen mesajı okudu. Bahar eve arkadaşlarını toplamış, dolayısıyla bize yer kalmamıştı. “Gelin yatacak yer ayarlarız” diye ısrar etse de Kuru, hazır altımızda araba varken eve gitmek daha mantıklı geldi. Muhterem de bizim tarafta oturunca, yolu tekrar tekrar değiştirmeyelim diye Dut’la bizde kalmaya karar verdik. Ertesi günkü kahvaltı vaadim de etkili olmuştu bizde kalma fikrinin kabulünde.

Dut’un ısrarı, Muhterem’in hoşgörüsüyle şoför mahallini boş bırakıp ikimiz de arkaya bindik. Dut gidene kadar kucağımda uyudu herhalde, biz de Muhterem’le sohbet ettik, bir taraftan da Dut’un saçlarını okşuyordum. Muhterem kapının önüne kadar bırakmakta ısrar etse de biraz ayılmak için yürümenin iyi olacağından otobüs durağında indik. Muhterem Çayyolu’nda kalıyordu, yolunu değiştirmiş olmadı bizim için.
Dut tekrar koluma girdi yürürken, hava serin olunca ikimizin de kafadan eser kalmadı. Sitenin bahçe duvarını atlamadan önce birer sigara daha içelim diye oradaki banklardan birine oturduk, çıkardık sigaraları sessizce tüttürmeye başladık. Dut’un üşüdüğünü farkedince açtım kollarımı, hemen arasına girdi, o da sarıldı. İnanılmaz bir huzurdu Dut’a sarılmak. Sigaralar bitince kafasını kaldırdı;

“Girelim mi? Ben biraz üşüdüm de.”
Sırtını sıvazladım biraz ısınsın diye “Ayıldın mı?”
“Evet” demesinin ardından başka hiç bir söze mahal vermeden öptüm Dut’u. Önce afallasa da sonradan o da karşılık verdi. Yarım saatten fazla bir vakit bankta dudak dudağa kaldık, kafamı geri çektiğimde biraz çekingen bir şekilde kafasını öne eğerek “barda ne demek istediğini şimdi anladım” dedi muzip bir gülüşle.
“Hadi girelim artık” dedim gülümseyerek.
“Tamam” deyip kafamı ellerinin arasına alıp son bir kez uzunca ve içtenlikle öptü “oh! Hadi girelim.”

Dut’un eteği dar olduğu için bu seferlik duvardan atlamadık, sitenin etrafından dolaşarak vardık apartmanımıza, hoş, o yolun bitmesini istemiyorduk zaten. Yürüdüğümüz kısa mesafe boyunca bu sefer Dut koluma girmek yerine elimi tutmayı tercih etti, ağzı kulaklarında, benim de.
Yukarı çıktığımızda Ali ve Samet pişirdikleri makarnayı yiyorlardı. Uyku düzenleri olmadığı için yeme düzenleri de hiç yoktu ama işimize gelmişti bu durum, biz de birer tabak kaptık hemen, yanında kola da vardı. Afiyetle yiyip tabaklarımızı da suya tutup tezgaha bıraktıktan sonra Ali ve Samet’e iyi geceler dileyip benim odaya geçtik.

“Öyle yatar mısın yoksa üstüne bir ş...” derken tekrar yapıştı Dut.
“Giyinik mi yatmayı planlıyordun?” dedi kafasını nefes almak için çektiğinde.
“Ne bileyim” dedim ne bileceğimi bilmez bir şekilde.

Gereksiz cümleleri bir tarafa bırakarak ışığı kapatıp abajurun düğmesine bastım, kapıyı da kitleyip fona da müzik koydum ki gelebilecek taciz ateşlerinden korunalım. Şimdiye kadar evdekilerin böyle bir şeyde densizliklerini görmedim ama bu geceyi mahvetmelerini istemiyordum. Telaşsız bir şekilde bir taraftan öpüşürken, bir taraftan da üstümüzdeki ağırlıkları tene ulaşana kadar atıyorduk. Saatlerce sadece seviştik, hiç beraber olmadık. Tanıyorduk birbirimizi, sözlerle, kelimelerle değil, dudaklarla, ellerle. Soluk alış verişimizin haricinde odada sadece bilgisayardan gelen cool caz radyosunun rasgele şarkıları yankılanıyordu.

Tanışma faslı bittikten sonra yatakta sırt üstü yatıyorduk, Dut kolumun üstündeydi, bir sigarayı paylaşıyorduk yattığımız yerden. Gözlerimizi önce tavana ardından birbirimize diktik, çevik bir hareketle Dut sigarayı da söndürünce tekrar kenetlendik birbirimize, her zamanki yatış pozisyonumuzu aldık: Dut göğsüme sırtını dayadı, ben de onu kollarımın arasına aldım. “Çıplak iki tenin birbirine sarılması cinsellikten çok daha fazlası olmalı” diye geçirdim aklımdan. Kollarımda bana güvenen, güvendiğim ve tüm çıplaklığıyla yanımda uzanan birisi var, mutlu, huzurlu, keyifli... Aynı duyguları ben de hissediyordum, eğilip kulağına, bana daha önce teklif ettiği şeyi bu sefer ben teklif ettim: “Her zaman birlikte uyuyalım.” Gülümsedi, dönüp bir kez daha öptü, sonra alt dudağını ısırarak gülümsedi: “Tamam.” Sonrasında ise 24 yıllık ömrümün en huzurlu uykularından birinin kollarına bıraktım kendimi.

Dut’un öpüşüyle uyandım. Gözlerimi açtığımda tüm olan bitenin rüya olmadığını idrak edince gülümsemem yüzüme yayıldı. Beni uyandırdıktan sonra Dut giyinmeye başladı, bir taraftan da saate bakarak “hadi kalk!” dedi. Ben de uzanıp saate bakınca henüz 09:27 olduğunu görüp “daha çok erken, acelen ne!” diye sitem ettim “bir yere mi yetişeceksin?” Sitemime kolumdan çekiştirerek karşılık verdi “evet!” Aynı şiddette kolundan çekip tekrar yanıma yatırdım, bir taraftan öpüp, bir taraftan da ellerimi vücudunda gezdirirken kafasını kurtarıp “ya yaramazlığa çok vaktimiz var, hadi kalk” dedi ağlarmış gibi rol yaparak. Kıyafetlerini giymeye devam ediyordu, ben ise okula gitmeyi reddeden ilkokul öğrencisi gibi yılgın bir şekilde kalkıp giyinmeye başladım;

“Bari kahvaltı yapsaydık, nereye gidiyoruz?” dedim sitemkar bir şekilde.
“Salona” diye yanıtladı gülümseyerek.
“Hangi salon?” dedim. Henüz kendime gelemediğim için anlamamıştım ne demeye çalıştığını.
“Sizin salona! Bugün Pazar ve saat 10’a gelmek üzre.”
“Ee?”
“Trt’de Western kuşağı var!”
“Aa sen de mi takip ediyorsun?”
“İmkanım oldukça kaçırmıyorum, sen?”
“Babamla çok izlerdik, kim erken kalkarsa diğerini uyandırırdı.”
“Yaa?” dedi hafif hüzünlenerek.
“Hatta biliyor musun babamların Gavur Ali dedikleri, kan bağı olmayan bir akrabaları, yiyecek yemeği, yatacak yatağı olmamasına rağmen koli koli kovboy filmleri alır gelir ‘hey gidi be! Şunlara bak, nasıl koşuyorlar ! Deehh dıgıdık dıgıdık!’ diye büyük bir keyifle izlermiş. O zamandan beri babam ne zaman bir Western filmi görse Ali Amca aklına gelir, bize de her seferinde anlatır. Sanırım kovboy filmleri tutkusu o zamanlar başlamış babamda. ‘O adam kadar fukara ve mutlu insan tanımadım ben’ der izlerken.”
“Sizde de deli çokmuş desene” dedi gülümseyerek.
“Daha neler var, bir ara anlatırım hepsini” dedim gülümsemesine karşılık vererek.
“Neyse, bunu kaçırmayalım, giy şu şortunu da.”
“Tamam tamam, sen geç, ben de kahve suyu koyayım.”
“Anlaştık” diyerek odadan çıktı.

Ardından ben de çıkıp banyoya gçetim, Dut yüzünü yıkıyordu, belinden sarılarak boynundan bir öpücük aldım, Parfüm kullanmayan birisine göre çok güzel kokuyordu. “Benim kokum değil parfüm, yapay geliyor, o yüzden kullanmıyorum” demişti bir konuşmamızda ama ona rağmen şimdiye kadar kokladığım tüm parfümlerden güzel kokuyordu. Yüzümü yıkayıp ısıtıcıya su koyduktan sonra kaynayana kadar Dut’un yanına gittim. Trt’yi açıp filmin başlamasını beklerken ben de kahveleri doldurdum. Geri geldiğimde Dut doğrulup bana yer açtı, televizyona doğru dönerek oturduğumda Dut da göğsüme yaslandıp yerini aldı. Sigara, kahve ve kovboy filmi! Dut, daha önce yaşamadığım deneyimleri yaşattı son bir haftada. “Aha! İyi, Kötü, Çirkin çıktı!” dedi Dut heyecanla “çok zaman oldu izlemeyeli!”

Dut kendinden geçerek izledi tüm filmi, ben de çok keyif aldım. Film bittikten sonra kahvaltı faslına geçmek için mutfağa yöneldik. Elde neler var diye bakınca krep yapmak için uygun malzeme olduğunu gördüm, Dut da yapabileceğime inanmaz bir halde baktı suratıma;
“Krep de yapıyorum deme bana!”
“Hala iyi bir aşçı olduğuma ikna olmadın mı?”
“Ya şimdiye kadar yaptıklarına bile inanamıyorum.”
“O zaman yürü markete gidiyoruz, sana kreplerin kralını yedireceğim” dedim üstüne basa basa.
Ardından marketten krebe meze olarak böğürtlen reçeli, nutella, krem peynir, bir kaç tane muz ve biraz çilek aldık. Bu mevsimde alınan çilek ne kadar sağlıklı olurdu tartışılır ama lezzet için bir müddet sağlıktan ödün verilebilirdi. Eve döndüğümüzde Dut masayı hazırlarken ben de çırptığım yumurta, süt ve unu tavaya vermekle meşguldüm. Krebi havaya atıp çevirmemi sirk gösterisi gibi izledi Dut. Sofraya oturduğumuzda ise ne yiyeceğini şaşırdı. Krebin üstüne ve içine konulacak o kadar fazla malzeme vardı ki; tereyağ, bal, iki çeşit reçel, krem peynir, beyaz peynir, nutella, meyveler... Üzerine tereyağ ve bal sürdüğü bir parçayı ağzıma tıkmaya çalışırken durdurdum;

“Ben bal sevmem.”
“Nasıl ya?” dedi Dut hayretler içerisinde.
“Çok uğraştım, hep istedim sevmek ama sevemedim.”
“Yapma ya! Et de yemiyorsun, neyle besleniyorsun Allah aşkına?”
“Geri kalan her şeyle” diyerek gülümsedim.

Kahvaltı bittikten sonra Dut bulaşıklara girişti, ısrar etsem de durmadı. Çok biriken bulaşık da yoktu iyi ki. Dut köpürtüyor ben duruluyordum, bir ara köpük savaşına dönmek üzereydi ki işbirliğimiz, o sırada Ali uyandı. Sanırım biraz fazla gürültü yapmışız. Kafasıyla selam verip banyoya geçti, biz de bir birimize bakıp tekrar bastık kahkahayı. Dut ile ev işi yapmak bile güzeldi.

*Arkası yarından sonra*


4 Comments

Atakan Yener dedi ki...

9 nerde 10 nerede 11 ve 12 ve 13 ve 14... :))

yufkayureklikelgobekli dedi ki...

Teknik aksaklık oldu, bu akşam devam :D

Aysin dedi ki...

Manic Pixie Dream Girl diye bir tabir varmış yeni öğrendim, bu Dut da tam öyle bir kadın galiba.

yufkayureklikelgobekli dedi ki...

Açıp okudum o ne demek diye :D Ama bir fark var, bu kitapta Dut Emre'yi değiştirdiği kadar Emre de Dut'u değiştiriyor.

Blogger tarafından desteklenmektedir.