Hava ısındıkça derse gitmek, ders dinlemek, proje yapmak hepten zulüm haline gelmeye başladı, çimlerde yayılmak daha cazip geliyordu, biz de öyle yaptık. Dersin bitiş saatinin hemen ardından Ankuva’ya birkaç bira almaya gittik Muhterem ile. Kuru’yla konuştuk yolda, dersi bitmiş, Hacettepe’ye çağırdı. Derya, Nergis ve Hacer de Beycafe de oturuyorlarmış, dersleri bitince batağa sarmışlar. Muhterem’in abisinden dolayı arabasında Hacettepe mezun çıkartması var, böylelikle bolca birayı bagaja atıp Beytepe’nin yolu tuttuk.

Tanışmalarının ardından bizim kızlarla Kuru aynı okulda olunca iyice samimi olmuşlar, öğle araları City’de dürüm yemeler, ders sonrası Beycafe takılmaları derken samimiyet artmış. Aradık hepsini, Yeşil Vadi’de buluşmak üzere sözleştik. Dut ders çalışmak zorunda olduğu için gelemedi, vizeler kapıdaydı çünkü ve eksiği epey fazlaydı. Buruk bir “iyi eğlenceler”in ardından onunla da telefon trafiğini bitirdikten kısa bir süre sonra Beytepe’nin arka girişinden kabul edildik okula. Piknik masalarına vardığımızda kızlar çoktan gelmişlerdi, hepsini ayrı ayrı selamladıktan sonra yanımızda getirdiğimiz bira ve çerezleri masaya çıkardık.

Hava kararana kadar geyik ve bol gülüşmeyle geçen sohbetin ardından biraların etkisiyle hafif çakırkeyftik, dilimiz hepten çözülmüştü. Bu duruma en çok sevinen de Muhterem idi sanırım. Bilkentli ortamından sıkılmış olsa gerek, çok eğlendi.

Saat ilerlemeye başlayınca geçe kalmak istemeyen sorumlu öğrenciler olarak olaysız dağılmayı oylayıp, salt çoğunlukla evet kararı aldık. Muhterem, hepimizi Beytepe Köprü’de bıraktıktan sonra evinin yolunu tuttu. Eve kadar bırakayım diye ısrar etse de her birimiz alakasız yerlerde oturduğumuz için – Kuru ve ben komşu sayılırız, biz hariç – kabul etmedik bu nazik teklifi.

***

Eve geldiğimde Bahadır’ı karanlıkta, cılız bir gece lambası ışığında, elinde şarapla otururken buldum;

“Hayırdır Bahadır?”
“Hiç, öyle ya.”
“Ne öyle oğlum, ne bu hal?”
“Kız meselesi ya.”
“Neymiş, anlat bakalım. Açıldın mı sonunda?”
“Açılmak demeyelim de tüm niyetimi belli ettim, farkına vardı ama hiç olacak gibi değil.”
“Olur belki, niye taktın bu kadar? Bak geçen aylarda bir kız daha vardı, neydi adı? Hah Ece, ona da ölüp bitiyordun, yataklara düşecektin aşkından.”
“Ya ben yanlış tanımışım onu.”
“Nasıl yani?”
“Aklı havadaymış baya.”
“Olsun varsın, indirirdin aklını. Neyse bu da geçer, kahretme kendini bu kadar.”
“Yok ya bu başka.”
“Tamam yine de kahretme kendini bu kadar” dedikten sonra elinden şarabı kapıp büyük bir yudum aldım “ne kötü şarapmış lan! Düzgün bir şey alsana oğlum.”
“Para mı yetiyor iyisine!”
“Haklısın. Neyse ben yatıyorum, yarın yine ders var, sen de aksatma dersini, yat hadi.”
“Tamam yatacağım birazdan.”
“Hadi iyi geceler.”
“Sana da.”

Yatağa girer girmez uyumuşum, biralar işe yaradı sanırım. Sabah kalktığımda ders programına bakmak için bilgisayarkapağını kaldırdığımda derse gitmek için hala yeterli vaktim olduğunu görüp ayılmak için Vivaldi açtım, bir taraftan da çıkmak için hazırlanıyordum. Elimi yüzümü yıkayıp gelince de refleks olarak elim sık kullanılanlardaki Facebook sekmesine gitti. Beklediğim bir şey yoktu, öylesine açtım ancak bir mesaj vardı. Gönderim zamanı sabah erken bir saatti, cep telefonuyla gönderilmiş, gönderen Pelin; “canım bugün öğlen yemeğini beraber yiyelim mi? Hem seninle konuşmak istiyorum.” Şaşırdım. Tamam okulda denk geldikçe ayaküstü sohbet ediyorduk ama böyle ciddi bir randevu isteği ilk kez gelmişti. İyi ki Dut kendi evindeydi, sabah uyanıp bu mesajı o da görese küplere binerdi.

Kafamda soru işaretleri ile çantamı kapıp çıktım evden. Saat 10’daki derse kıl payı yetiştim. Ders bitimine yakın Pelin geldi aklıma, neden Facebook’tan attı ki acaba mesajı? Görmeme ihtimalim yüksekti, şans eseri açtım sayfayı. Öyle süper sonik bir telefonum da yok yolda sokakta internete girmek için. “Neyse” deyip ders bitiminde aradım Pelin’i;

“Emre!”
“Efendim Pelin.”
“Bitti mi dersin?”
“Evet, senin?”
“Bizim ders 10’da bitti, öğleden sonrayı bekliyorum. Mesajımı aldın mı?”
“Aldım da niye cepten yazmadın?”
“Ne bileyim. Neyse yemek yer miyiz beraber?”
“Tamam, Kıraç’a gel.”
“Oradayım zaten.”
“Tamam o zaman, bekle geliyorum.”

Yavaş adımlarla, milletle sohbet ederek Kıraç’ın kapısına geldim. Kafamda hala aynı soru “derdi ne bu kızın?” “Nasılsa öğreniriz” deyip girdim içeriye, korkunun ecele faydası yoktu zira.

Girdiğimde içeriye göz gezdirdim, Pelin köşeden el salladı. Çantamı boş sandalyelerden birine bırakıp Pelin’i öptükten sonra yemek almak için sıraya girdik. Bilkent’te vejetaryen yemek bulmak çok sıkıntı, anca Speed’de salata tabağı var kilo ile ama sıcak yemek zor. Aralarından seçebildiğim yemeklerden alıp oturduk yine masaya.”
“Ee Pelin, ne var ne yok?”
“Ne olsun, derslerle uğraşıyorum, vizeler kapıda.”
“O sıkıntı hepimizde” dedim kayıtsızca, sadede gelmesini bekliyordum.
“Biliyor musun? Pınar’la aramız düzeldi, hani geçen bahsetmiştim partide atıştık diye.”
“İyi olmuş.”
“Bir de Portekizce kursuna başladım, bu ara çok yoğunum, kursa zor vakit ayırıyorum.”
“Doğrudur” dedim ilgisizce, sıkılmaya başlamıştım, tüm bunları anlatmak için çağırmış olamaz.

Pelin’in dert ve yaşamıyla ilgili ufak konuşmalarla geçti vaktimiz, hala sadede gelmedi, onun yerine onun arkadaşı, benim de sadece tanıdığım Pelin’in bölümden bir kız geldi, muhabbet hepten dağıldı. Biraz daha onların dersleriyle ilgili geyikleri dinledikten sonra daha fazla dayanamayıp ayrıldım ortamdan. Biraz sağda solda bölümdekilerle takıldıktan sonra öğleden sonraki derse gittim.

Dersten çıktığımda üç cevapsız arama vardı telefonda, hepsi de Pelin’den. Kafasına dank etti sanırım konuşmadığı;

“Alo!”
“Hah Emre, ya konuşamadık öğlen.”
“Neydi konu, şimdi konuşalım, dersten çıktım.”
“Ya ben de eve gidecektim şimdi, çok yoruldum, sonra konuşsak?”
“Konuşmayalım Pelin!”
“Neden, ne oldu?”
“Ağaç gibi diktin beni öğlen, sizin saçma sapan muhabbetinizi çekmek zorunda kaldım. Bir daha bir şey konuşmak için çağırma beni bir yere, varsa söylemek istediğin de kalsın içinde, söyleme! Söylenecek bir şey vardı ise aylar önce söylenmeliydi, şu anda ne söylesen yersiz ve gereksiz, bunun için rahatsız etme bir daha beni” tepem atmıştı, ben de saf gibi inanıp bir şey anlatacak herhalde diye bekledim.
“Peki Emre, özür dilerim.”
“Dileme, dileyecek bir şey yok. Hadi git sen evine dinlen.”
“...”

Arkadaş kalmaya yönelik son iyi niyetimi de suistimal edince pamuk ipliğine bağlı olan ilişkimizi tamamen koparma kararı aldım, o gerginlikle havanın güzelliğine aldırmadan evin yolunu tuttum. Biraz müzik, birkaç sayfa kitap kendime getirirdi beni.

***

Eve tamamen sessizlik hakimdi, yemek hazırlarken taktım kulaklığımı annemi aradım, epeydir hatır sormuyordum, bir hafta kadar oluyor;

“Ben de seni arayacaktım bugün.”
“Hayırdır?”
“Dayı oldun!”
“Nasıl yani?”
“Bulut doğurdu!”
“Hadi ya? Ne zaman, nasıl?”
“Sabahtan beri doğuruyor, ilkini babanın kucağına doğurdu, nasıl miyavlıyordu bir görsen. Ben bildiğimden doğum sancısını, onu gördükçe ağladım.”
“Hadi ya? Kaç tane doğurdu?”
“Dört tane. Doğurmaz diyorduk, daha bir yaşında ama doğurdu. Görsen var ya, ilk başta yadırgadı yavrularını, korkuyordu, sonra leğene minder falan koyduk, oraya yatırdık Bulut’u, üzerini de örttük, yavruların gözleri açılmadığından karanlıkta doğurması daha iyiymiş, sonra ‘kızım bunlar senin yavruların, neyinden korkuyorsun’ diye diye alıştırdık yanına, demin baktım geldim yalıyordu yavruları, alıştılar.”
“Vay be! Çok sevindim, bir ara görsem küçük canavarları.”
“Gel gör, çok tatlılar, fare gibiler.”
“Bu ara zor anne ya, sınavlar başlayacak, anca yazın görürüm.”
“Okul nasıl gidiyor?”
“Kör topal.”
“Aman yavrum, aksatma derslerini. Şu dönemi de ders bırakmadan atlat, zaten seneye…”
“Yok anne aksatmıyorum.”
“Şimdi ne yapıyorsun, bitti mi dersin?”
“Evet, evdeyim, yemek yapıyordum.”
“Meşgul etmeyeyim o zaman, sen yemeğini yap.”
“Yok canım, kulaklıktan konuşuyorum zaten, ellerim müsait.”
“İyi öğrendin yalnız yaşamayı.”
“Mecbur.”
“Okulunu bitir de artık, işine gücüne bak.”
“İnşallah anne.”
“Neyse ben kapatayım da Bulut Hanım’a bir bakayım ne yapıyor, konuşuruz sonra.”
“Tamam selam söyle evdekilere.”
“Aleyküm selam.”

Yemekle uğraşırken aklıma Dut geldi, “yemek yedi mi acaba?” Öğrenmenin tek yolu vardı, tekrar tuşladım telefonu;

“Canım!”
“Nasıl gidiyor inek yarim?”
“Sensin inek! Kafam patlıyor ya! Ben hiçbir şey bilmiyormuşum meğerse.”
“Ee öğrenmenin yaşı yok. Çalışabildiniz mi doğru dürüst?”
“Evet, sabah da derse gidince beyin kalmadı, şimdi de kantinde tavla atıyoruz, sen ne yapıyorsun?”
“Yemek. Aç msın diye sorayım dedim.”
“Hamarat sevgilim benim. Yok ya atıştırdık biz bir şeyler, zaten şu el de bitsin tekrar gömüleceğiz derse.”
“Oo size kolay gelsin o zaman, ben ev işlerime döneyim.”
“Hadi bakalım, yarın gelirim sınavdan sonra.”
“7/24 açığız, her zaman bekleriz.”
“Zevzek!”

Kaçarı yok, yemeği yalnız yiyecektim, uzun zaman sonra ilk kez bu kadar özenerek sofra hazırladım kendime, salata bile yaptım. En azından içerde kendi nefes alıp verme ve çatal sesi dışında ses olsun diye müzik açtım, alttan alttan çalıyordu.

Yemek bittikten sonra bulaşıkları sudan geçirip sonra yıkamak için koydum kenara, o sıra müzik listesinden rasgele müzikler arasından Jethro Tull denk geldi, aklıma da Damla. O da yan fülüt çalardı. Sanırım zihnimdeki Damla çağrışımı oradan geldi. Ben nasıl hiç üşenmeden yıllarca sevmiştim onu? Dile kolay 6 yıl boyunca olanca saflığımla sevmiştim internette, telefonda. Üç boyutlu olarak bir kez görmüştüm altı yıl boyunca...


*Arkası yarından sonra*

BONUS: Böyle parça parça okumanın sıkıcı olduğunun yorumunu alıyorum sürekli. O zaman bu gönderinin altına mail adresini yazana bu vakte kadar yazılmış DUT.pdf bedava! Sosyal medyasında, blogunda paylaşıp da burada linkini paylaşana ise bir gülücük ve bir de öpücük!


3 Comments

Atakan Yener dedi ki...

yahu ne sabırsız varlıklarız arkadaş :D
neyse madem öyle bir iyilik yapacaksın bi pdfnizi alırım efendim.. üstüne de azcık pudra şekeri serpmeyi unutmayın lütfen :)

yufkayureklikelgobekli dedi ki...

Hemen geliyor, yanına da limonata falan vereyim mi abime?

Atakan Yener dedi ki...

teşekkür edeniniz bol olsun :D
az kalmış zaten biraz okudum otuz sayfa kaldı :)

Blogger tarafından desteklenmektedir.